Elias “Canetti’nin Kitle ve İktidar”ı Bugüne Neden Uygun?

Elias Canneti’nin eseri Kitle ve İktidar, 1960’da yayınlamdığında ne Die Blendung (1935) romanı, ne Die Hochzeit (1932), Die Komödie der Eitelkeit (1950) ve Die Befriesteten (1964) dramları ne de daha sonraki çok ciltli aforizmalarının ve üç ciltlik otobiyografisi (1977, 1980, 1985) kadar beğeni almıştı. Kitle ve İktidar’ın soğuk karşılanmasının en muhtemel nedeni de stilistik, maddi ve metodolojik benzersizliğiydi- belki de bunlar Canetti’nin onu “hayatının eseri” olarak görmesiyle aynı nedenler [Lebenswerk]. Böylesi nadir bir edebi stil, dil yeniliği, çok yönlü angajman kombinasyonu Canetti’nin “yirminci yüzyılı kıskaca alma” [2] ve totaliter güçler ve kitleler arasındaki sapkın suç ortaklığını vurgulama girişiminin öneminin ve özgünlüğünün takdir edilmesine izin vermedi. Bu nedenlerle “Kitle ve İktidar“ın önemi çok az kabul gördü.

Donald Trump’ın siyasi zaferi bizleri Canetti’nin bu başyapıtını görmezden gelme eğilimini yeniden düşünmeye sevk etmeli. Trump’ın zaferi azınlık bir seçmen grubu tarafından sağlanmış olsa dahi siyasi başarısı saklanamaz ya da en nihayetinde ilerleyen bir tarihin devamı içinde geçici bir aralık olarak hafife alınamaz. Gözlemcilerin birçoğuna göre 9 Kasım 2016 sabahı bir hayal kırıklığıydı. Yüzeysel bilgisi olan Michael Moore gibi “felaket tellalları” dışında az sayıda entelektüel Trump’ın seçim başarısını bekliyordu. Bunun gibi beklenmedik haberler, pek çok teorik ve medyatik öngörülerin zayıflığını net bir şekilde ortaya koymanın yanında bazı önemli konuları kamuya açık tartışmaların merkezine geri getirdi. Trump zaferi halkın dikkatini tekrar mütecaviz kitleler ve iktidar arasındaki tarihi ilişkilere odaklamalıdır. Canetti’nin tanımladığı üzere mütecaviz kitle “çabuk ulaşabilecek bir hedefe dayanır” [3] . Bu hedef, cinayetle ya da belirli bir siyasi alana giren bir kişinin ya da bir grubun sistematik olarak dışlanmasıyla insan avına şiddet uygulamaktır. Ayrıca insanları dışlama yoluyla avlamak için farklı yollar vardır. Mütecaviz kitleler insan avını avlayabilir ve belli bir toplumun sınırları dışına atabilir –reddederek ya da kovarak- ya da hapsederek, damgalayarak ve küçük düşürerek sınırlar içeride tutabilir. Avlanma stratejisi her ne olursa olsun

Hedefin beyanı, kimin helak olacağının yayılması kitle yapısını oluşturmak için yeterlidir. […] Herkes katılmak ister, herkes darbe vurur. […] Kendisine [kurban]vuramazsa, başkalarının ona vurduğunu görmek ister. Hepsi tek ve aynı yaratığa aitmişçesine her kol uzatılır. Ama aslında en fazla isabet ettiren kollar sayılır. Amaç aynı zamanda tüm katılımcıların eylemlerinin birleştiği yer… en önemli yoğunluk noktasıdır. Mütecaviz kitlenin hızla büyümesinin en önemli sebeplerinden birisi… kitlenin kendi tarafında muazzam bir üstünlüğü olduğundan, orada ya da burada hiç risk olmamasıdır. Kurban hiçbir şey yapamaz. […] Müsaade edilen cinayeti, insanların işledikleri için ceza korkusundan kendilerini inkâr etmek zorunda olduğu tüm cinayetleri temsil eder. Birçok kişiyle paylaşılan, yalnızca güvensiz ya da izinsiz ama gerçekten önerilen cinayet çoğunluk için dayanılmazdır. [4]

Günümüzde mütecaviz kitle üyelerini gittikçe artan bir mesafe kurbanlarından ayırsa bile, Canetti’nin sözleri Trump zaferine ışık tutuyor ve bunu iç ya da dış düşmanlar olarak etiketlenen ötekiliği dışlamayı hedefleyen psikolojik birleştirme –daha çok fiziksel- yoluyla bireyleri özgürleştiren kolektif, şiddetli bir katarsisin başarısı olarak anlamamızı sağlıyor.  Bununla birlikte bu otoriter eğilim ne neoliberalizmin siyasi bir kesintiye veya hatta daha da eğilim değişikliğine işaret eder; ne de faşizmin beklenmedik bir dönüşüne basitçe indirgenebilir. Trump popülizmi başka bir neoliberal rasyonalite gelişimini sunar. Trump, tipik ve daha şiddetli bireyciliğini şiddetli kollektivitelerle birleştiriyor gibi görünüyor. Şöyle ki; seçilmeden önce kendini megalomanyak vaatleri sayesinde patolojik bir sisteme karşı olası tek alternatif olarak gösterdi. Bununla birlikte paranoyak eğilimleri örtme yanında onun megalomanında gerçek bir toplumsal dönüşüm projesi yok.

Kitleler aracılığıyla bireylerden iktidara

ABD seçiminin ekonomik analizi, özel çıkarlar odaklı bireysel talepler ve siyasi arz arasındaki etkileşimin dar bir şekilde çerçevelediği zaferi açıklarken, kitle psikolojisi, Trump’ın zaferi gibi tarihsel değişimleri çok farklı insanın – ekonomik, kültürel, etnik, cinsel ve siyasi mensubiyetlerinden ötürü – nasıl hayli homojen bir kitleye dönüşebildiğini açıklayarak anlamamızı sağlar.

Bu teorik gelenek içinde kitleler ve iktidar arasındaki ilişkiyi incelemek için farklı yollar vardır.  19. Yüzyılın kolektif psikologları tarafından suç teşkil eden bir fenomen olarak görüldükten sonra, [5] kitleler Gustave Le Bon tarafından bir nevi çılgınlığın zaferi olarak görülmeye başlandı. [6] Son olarak 20. Yüzyılda Sigmund Freud, kitleleri “kolektif bir ruhun” sonucu olarak yorumlamış kolektif psikoloji alanındaki önceki araştırmaların geleneğine şöyle diyerek bir son verdi:

Bireysel psikolojinin bireye ilişkin olduğu ve bireyin içgüdüsel dürtülerini tatmin etmek için bulmak istediği yolları araştırdığı doğrudur. Ancak bireysel psikoloji, sadece nadiren ve belirli istisnai koşullar altında bu bireyin başkalarıyla olan ilişkilerini dikkate alır pozisyondadır. Bireyin zihinsel yaşantısında bir başkası; ilk bireysel psikolojiden itibaren bu geniş ama tamamen haklı sözler babında aynı zamanda da sosyal psikolojide model olarak, nesne olarak, yardımcı olarak, rakip olarak yer alır. […] Dolayısıyla, sosyal ve narsistik […] zihinsel hareketler arasındaki zıtlık, tamamen bireysel psikoloji alanına girer. [7]

Grup Psikolojisi ve Ego Analizi’nde Freud, kitle oluşumlarını üyeleri arasında yatay tanım – bundan bile önce- ve lider ile dikey idealleştirme ve coşkuya dayanan gerileyen fenomen olarak düşündü. Bir kitlenin üyelerinin liderle paylaştıklarının sonucu olarak karşılıklı tanımlamasını düşünerek Freud, lideri bu sosyal oluşumun ortaya çıkışı ve devamlılığı için gerekli bir öncül olarak konumlandırdı. Freud’un “kitleler” terimini, tanımlanmış bir güç yapısından yoksun Le Bon tarafından araştırılmış kısa vadeli yığınlar yerine kilise veya ordu gibi net bir hiyerarşisi olan uzun vadeli yığınları tanımlamak için kullanılması tesadüf değildir. Freudyen kitle kavramı bu fenomeni liderin varlığından bağımsız olarak anlayamayacağımızı düşündürür.  Aynı şekilde Freudyen panik manası doğrudan kitleler ve iktidar arasındaki ilişkinin anlaşılmasına bağlıdır. Şöyle ki; lider ortadan kalktığında kitlenin birliği sekteye uğrar ve üyeleri paniğe kapılır. Bu otoriter kitle manasıyla bireysel paniklerin yaygınlaşması bir kitle içindeki bireyleri bir arada tutabilecek bir otoritenin yok oluşunun sonucu olabilirdi.

Ancak Canetti için paniğin yayılması liderin ortadan kaybolmasına bağlı değildir. Onun yerine panik dayanışma bağlarının kaybolmasıyla ilgilidir. Canetti paniği “kitle içindeki kitlenin parçalanması” olarak tanımlamaktadır [8]  ve üyeler ortak bir tehlikeyle –muhtemelen ölümlü- karşılaştığında ama kendilerini bir sürü olarak kurtaramadıklarında başlar. Öte yandan başkalarının varlığı bireysel sağkalımı daha zorlaştırır gibi görünüyor. Kitle bireylere tehlikeden kurtulmalarına yardım etmekten de öte güvenlik için bir engel teşkil ve böylece bireysel paniği tetikler.

Bu farklı panik anlayışı birbirinden farklı kitle anlayışını ortaya çıkarmaktadır. Canetti’ye göre birçok farklı kitle türü vardır. Daha dikkat çekici olan ise bazıları özgün özerkliğini herhangi bir güçten koruyabiliyor olmasıdır. Bunlar arasından karşıtına dönme ve yasak kitlelerinden bahsetmek gerekir. Karşıtına dönme  kitleleri “ustalarına karşı kölelerin, memurlarına karşı askerlerin, aralarına yerleşen beyazlara karşı siyahîlerin isyan etmesinden” oluşabilir. Fakat her durumda bir grup diğer grubun komutanlığına uzun süre tabi olacaktır. İsyancılar her zaman içlerindeki sızılarca harekete itilir ve bunu yapabilmelerinden önce hep uzun zaman geçer.” [9] Toplumsal hiyerarşiler kaynaklı ruhsal yaralardan bireysel kurtuluş şekillerinden farklı olarak karşıtına dönme  kitleleri tek başlarına kurtulmayı umut edemeyecekleri, uzun süredir devam eden “emirlerin sıkıntılarından” birçok kişinin birlikte kurtulmasını sağlar. Yasak kitleleri toplumsal hiyerarşilerden başka bir kolektif kurtuluş biçimini temsil etse de etkin değildir. Bu kitleler, grevde olduğu gibi üstlerine itaat etmeme cesaretini kendinde bulan üyelerin kendi dayatılmış reddi ile yaratılmıştır.  Bireylerin fiziksel, sosyal ve psikolojik hareketliliğini sınırlayan “dönüşüm yasakları”na karşı yasak kitleleri ortak kritik “hayır” deme ve dolayısıyla da mevcut güç asimetrilerine meydan okuma faaliyetini üyelerine verir.

Karşıtına dönme  ve yasak kitleleri Kitle ve İktidar’ın özgünlüğüne net bir örnektir. Canetti kitleyi –herhangi bir kitle olabilir- pasif bir nesneye ve iktidarın aracına indirgemek için klasik sosyoloji ve psikoloji tutumundan ayrılır.  Aslında Canetti, egemen güçlerin kitleye ev sahipliği yapmaktaki tarihi girişimlerinin karmaşıklığının, herhangi bir kalabalık içinde var olan özerklik potansiyelinden kaynaklandığını savunuyor. Toplu bir devrim veya direniş riskini (ki bu karşıtına dönme  ve yasak kitlelerinin patlamasıyla olur) ortadan kaldırmak için yöneticiler, kitleleri medenileştirmek ve hep beraber patlamalarını önlemek zorunda kalır. Bu da dolaylı veya doğrudan yapılabilir.

İlk seçenek “Dönüşüm Yasağı” adı verilen sözde yasalarla bireylerin izole edilmesidir. [Verwandlungsverbote] ve bu onların bir kitleyle birleşmesini engeller. “Gizli emir disiplini”nin sağladığı tipik bir örnek: Emirlerin “açık disiplini” fiili itaatte kendini gösterirken, gizli disiplin Canetti’nin “karaya bağlanan emir dikişleri” olarak ifade ettiği şeyi kullanarak çalışır. [10] Bir ast terfi ettiğinde şöyle olur: Böyle bir durumda, “başkalarından daha önce talep edilen şeyleri talep etmek zorundadır. Bu durum değişmeden tamamıyla aynı sürer. Değişen tek şey içinde bulunduğu yerdir. Sızıları emirler olarak açığa gelir. Bir zamanlar üstünün ona verdiği emirleri şimdi o başkalarına vermektedir.”

Sızılarından nasıl kurtulacağını seçmek ona bırakılmaz. Ama kaçınılmaz olan tek pozisyona konur: emir vermek zorundadır.” Burada içselleştirilen baskının kişisel acılarını başkalarını ezerek toplumsal sağkalıma zevkine dönüştüğünü ve böylece gücün sadece kendini eskiden boyun eğme suretiyle ait olduğu başkalarının üzerine taşımaktan ibaret olduğunu görüyoruz. Karşıtına dönme kitlesi içinde sosyalleşilmesine rağmen karşıtına dönme özelleştirilmiştir. Tabi birey sosyal hiyerarşi içindeki konumunu değiştirebilir. Ama terfisi güç asimetrisini değiştiremez. [12]

İkinci seçenek kitlelerin direkt olarak medenileştirilmesidir. Bu doğrudan medenileştirme stratejisi iki yoldan işleyebilir. Birincisi –ve daha ilkel olanı- kitlenin nihai amaçlarını uzaklaştırarak hareketlerinin yavaşlığıyla (yavaş kalabalıklar), tekrarlamayla (durgun ve ritmik kalabalıklar [13]) ve kalıcılıkla yer değiştiren (kapalı kitle) büyümeye olan doğal eğilimini (açık kitle) sınırlandırır. Yani kitlenin en önemli olayı tahliye anı –“kitledeki herkes farklılıklardan kurtulup eşit hissettiğinde”- [14] tamamen engellenmemişse ertelenir. Bu, Canetti’nin yavaş din kitlelerine (Yahudiler, Katolik Kilisesi ve İslam) bakarak açıkladığı medenileştirmenin en eski stratejisidir.

Kalabalıkların doğrudan medenileştirilmesinin bir başka yolu da; onları bireyler (mütecaviz kitleler) ya da kolektif düşmanlara (çifte savaş kitleleri) yönelterek yıkıcılıklarını güç hiyerarşilerinden uzaklaştırmak [15]. İktidardaki güç karşıtına dönme  kitlesinde olduğu gibi isyanda bir araya gelen avı tarafından devrilme riskini öznelerini mütecaviz ve çifte savaş kitlelerine dönüştürerek önleyebilir. Her iki kalabalık oluşumunda bireyler, tek veya toplu mağdurları öldürerek veya küçük düşürerek kendilerini biriktirdikleri sıkıntılardan kurtarabilir. Bu Nazizm’in dini, etnik, politik ve cinsel azınlıklara yönelik içten zulümlerle ve dış politikada saldırgan ve güç politikasıyla yaptığı şeyin ta kendisidir.

Başlangıçta Nazizm’i anlamaya yönelik olsa da Kitle ve İktidar, ABD başkanlık seçimlerinde son zamanlarda yaşanan durum ve mütecaviz kitle ile yeni cumhurbaşkanı arasındaki karmaşık ilişkiyi yakalamak için yararlı kavramsal araçlar sağlar. Şimdiki yönetimin özellikle Müslümanlara ve Meksikalılara yönelik saldırılarını ve seçim kitlelerinin aktif onamı hakkında düşünelim. Yakından baktığımızda bulduğumuz şey; göçmenlere karşı Trump’ın yükselişinden büyük ölçüde sorumlu olan mütecaviz kitle Trump’ın kendisi olmadan da var olurdu. Aynı zamanda Trump’ın siyasi bir yabancı olarak kendini temsil etmesi sayesinde bireysel sıkıntıları diğer siyasi adaylardan daha iyi yakalayabilmekte ve Amerikan vatandaşlarına kaybettikleri büyüklüklerini geri verebilmektedir.  Bu bağlamda megalomanyak vaatleri, insanların iktidarsızlık duygularını sapkın bir bütünlük duygusuna dönüştürmeyi başardı. Paranoyak bir süreç sayesinde, finansal ve sosyal krizlerin sorumluluklarını aşağıda ayrıntılarıyla anlatacağım Ötekiler üzerinde öngörmüştü.

İktidar patolojileri

Kitle ve İktidar, sadece kitlelerin çoğul fenomenolojisini sunmak konusunda değil; iktidar ilişkileri içindeki yırtıcı jestleri kök salmaya yönelik ilk sistematik girişim olmak konusunda da özgün bir eserdir. İktidar insanları sadece gözetim, sırlar, söylemsel simülasyonlar, tehditler ve bireylerin örgütsel katılımı (kapitalist toplumlarda üretken yapı hakkında düşünelim) yollarıyla insanları avlamaz. Aynı şeyi hayatta kalmanın kolektif biçimlerine mütecaviz ve çift savaş kitleleri durumunda olduğu gibi olanak vererek de yapabilir. Aşağıda göreceğiniz üzere; kolektif psikoloji ve politik düşüncenin önemli isimlerine Canetti’nin meydan okuması yöneticiler ve kitleler arasında – en sonunda – ve bireylerin üstleri, bireyler ve kitleler ve bireyler arasındaki ilişkilerden kaynaklanan zihinsel patolojilere ilişkin yorumunda da mevcuttur.

Kaçınılmaz olarak dâhil oldukları asimetrik iktidar ilişkilerinden kaçamayan kimseler olan insan avı psikolojik reaksiyonları olarak histeri ve melankoli yarattıktan sonra Canetti, şizofreninin emrin sıkıntılarının üstesinden gelmek için kitlenin bir parçası olmak kaynaklı memnuniyetsizlikten doğduğunu belirtir. Şöyle ki: “Hiç kimsenin kitleye sıkıntılara sıkışmış ve onlarla boğulduğunu hisseden şizofrenikten daha fazla ihtiyacı yoktur. Dışarıda kitleyi bulamaz ve böylece içindeki kişiye teslim olur.”  [16]

Öte yandan, mani, megalomani ve paranoya bozuklukları yöneticileri ilgilendirir. Herhangi bir kitle üyesinin manisi bir “(tek) av için arzunun paroksizmi” olarak tanımlanır. Öte yandan, kitleler asla megalomanik bir hükümdara karşı çıkmazlar. Planları için aklına gelen her arzusunu fark ederek gönüllü malzeme sağlarlar. […] Kitlenin büyüme kapasitesi, kendininki kadar sınırsız olduğu için asla fazla arzu duyamaz. Hiçbir yöneticinin bu kadar sadık ve bu şekilde uyumlu konuları yoktur.” [17]

Megolomanik yönetici kitlelerini sever, onlara güvenir. Paranoyak zihniyet bu sempatik ilişkinin sona ereceği yerde başlar. “Paranoyaklarıyla […] kitle oldukça farklıdır ve kesinlikle düşmancadır. Onların [yöneticiler] hayal ettikleri büyüklük her zaman tehlikededir ve düşünceleri daha sert olmaya meyillidir. Düşman kalabalık üstün geldiğinde, bunlar zulüm sanrılarına dönüşür.” [18] Zararlı niyetlerini bilinçli olarak iyi huylu maskeler arkasında belli etmediklerinden yöneticiler, çevredeki herkesin de aynısını yaptığını düşünmeden edemezler. “Bir despot daima kendi içtenliğinin farkındadır ve bu nedenle de belli etmemeliler. Fakat herkesi bu şekilde kandıramazlar. İktidarı da isteyen, iddialarını kabul etmeyen, ancak kendilerini rakip olarak gören başkaları daima vardır. Ona için potansiyel bir tehlike oluşturduğundan bunlara karşı daima ihtiyatlı durur. “Maskeyi yüzlerinden yırtmak” için doğru anı beklerler. Arkasında kendinde iyi tanıdığı kötü niyeti bulur.” [19] Canetti’nin konusu oldukça basittir. Bir liderin kendi yanlışlığından ve kötü niyetinden kaynaklanan paranoya sızıları ve benzer kötü niyet besleyen diğerlerinin şüphesi, onu kendisini güvende hissetmeyeceği için tekrar başkalarının canını sıkmaya yönlendirir. Avın bir karşıtına dönme  kitlesine dönüşmesini önlemek için paranoyak yönetici maskelenmiş olsun ya da olmasınlar maskesizleştirmeye çalışacaktır. Avın ters bir kitleye paranoyak yönetici maskelenmiş olsun olmasın onları maskesizleştirmeye çalışacaktır.

Daha açıkça Trump’a dönecek olursak, bu ilk tanımlar faydacı bir megalomanyanın paranormal vasatlığını çözmeye başlamamızı sağlar.  ABD seçimlerinde kritik bir teşhis tam vaka öyküsü sağlayabilen bazı söylem ve davranış belirtileriyle başlayabilir.  Trumpizmin Kitle Psikolojisi’nde Chiara Bottici’yi takiben Donald Trump’ın kullandığı sloganla (“Amerika’yı Tekrar Büyük Yapın”) ile başlayacak ve analizi destekçi ve muhalif kitlelerinin davranışına genişleteceğim. [20]

Paranoya iktidarı

Canetti, şiddetin ve egemenliğin insan dili tarafından engellenmediğini veya önlenmediğini; aksine ikisinin de dil tarafından çoğaltıldığını ve elbette dil dağılma işleminde temel bir araç olduğunu fark etti. Bu görüşe ilişkin kanıtlar özellikle siyasi dilde bulunabilir. Şöyle ki; iktidar tarafından kullanılan dilde tarafsız hiçbir şey yoktur.

Rahel Jaeggy tarafından belirtildiği gibi ideolojilerin en önemli özelliklerinden biri;  “ihtilafsızlaştırma” ya da “problemsizleştirme” denilen, sosyal hiyerarşilerde somutlaşan belirli çıkarları genelmiş gibi temsil ederek herhangi bir eleştiriden korumayı mümkün kılan süreçtir. [21] Donald Trump’ın “Amerika” sı bütün ABD nüfusunun hepsini ifade etmez. Ama 2007 mali krizinin ana kurbanını ifade eder ki o da orta sınıftır. Bu siyasi konunun tanımlanması Trump’ın dilbilimsel maskelerinin yalnızca yüzeyidir. Orta sınıfa bu hitabı inandırıcı kılmak için de bu multiyoner kendini sanki onun bir parçası gibi göstermek zorundaydı. Yani, Trump’ın her zaman vergi beyannamesini kamuya açıklamayı reddetmesi tesadüf değil.

Bu siyasi konunun ideolojik olarak tanımlanmasıyla birlikte Trump’ın dilbilimsel maskelerinin diğer tarafını da belirtmek de fayda var. Yukarıda da belirttiğim gibi umut vaat eden maskeler giyerek kendini az çok kasıtlı olarak soyutlama işlemine her zaman spekülatif bir ortak düşmanların (bu durumda orta sınıfın düşmanları) belirlenmesi yoluyla başkalarının maskesini açma süreci eşlik eder. Düşman, eski büyüklüğünü elde etme hakkını talep eden Amerika’nın “ortak kökenleri”ni paylaşmayan herhangi bir sosyal grup olarak belirlenir. Bu kavramın gücü semantik tutarsızlığa bağlıdır. Mitolojik “ortak kökenler” kavramının yarattığı boşluk herhangi bir içeriğe tam olarak köprülenebilir; çünkü boştur. “Yapısallaştırılmış” olmasına rağmen böyle boş bir kavram bu ortak manevi kökenlerden geleceği düşünülmeyen tüm bu insanları hariç tutarak doldurulabilir.

Trump’ın sözleriyle öne sürülen ana hedef mütecaviz kitlenin işlemleriyle yürürlüğe girdi: Kendisine ait olmayan kişilerin sistematik olarak dışlanmasıyla ABD orta sınıfının kayıp, görkemli kökenlerine dönüş. Geçmişe yapılan bu çağrıda “küresel” olarak adlandırılan şu anki çağa bağlı ivme süreçlerinin ana yan ürünlerinden birini okuyabiliriz. Yani, geleceği geçmişin esiri olmak için kınamaktan uzak olarak bu ivme süreci mevcut duruma baskı yapar ve olası bir yönelim yerine geriye dönük bir bakış açısı kazanması için ütopyacı bir alternatif arayışını sınırlar.

Efsanevi anlatılara dayanan milliyetçiliklerin yakın tarihine bakarsak yapmacık geçmişe dönüş yeni değildir. Bununla birlikte küreselleşme, bu yeni “demokratik mücadele”nin hayali düşmanlarının çarpılmasının özel etkisine sahiptir – bu ifadeyle demek istediğim, tüm bu insan avı özgürlük, eşitlik ve demokrasi gibi demokratik değerler adına haklıdır.  Bu düşmanlar öncelikle dışsal olmakla beraber (örn. Çin, IŞİD) aynı zamanda içseldir. Bu demokrat ya da cumhuriyetçi olan Trump’ın profesyonel politikacılarına yönelik sık sık yapılan saldırılar ile gösterilir. Diğer düşmanlar “iç” ve “dış” (Meksika göçmenleri) arasındaki ayrıma ve hayali (Müslüman göçmenler) manevi bütünlüğe son verilmesine tehdit oluşturanlar olarak belirlenir.

Son pasajlardan açıkça görüleceği üzere bir kültürel mitopoeizm ekonomik anlamlarla doludur. Donald Trump izleyicisine işsizler, etnik, cinsel ve dini azınlıklar ya da ezilen kadınlar dâhil değildir. Donald Trump’ın Amerikası’na ait olmamalarının yanı sıra sistematik olarak ezilenlerin hepsi toplumsal kaderlerinin mimarlarına dönüştürülür. İşsizlik, yoksulluk, marjinal statüsü ve benzerinden sorumlular olarak rol aldıklarından ona hiçbir şey soramazlar.

Daha da önemlisi bu süreçler Trump’ın Amerikan orta sınıfa çağrıda bulunduğu sınırsız bireyciliğin yakınsak noktasını ve seçim kalabalığının kendine özgü toplulukçuluğunu göstermektedir [22]. Suçlu insanlardaki masum paranoyak dönüşümle Trump, mali krizden sorumlu olan kurumsal aktörlerden kurtulmayı başarmıştır. Üzülmesi mümkün olmayan Trump’ın destekçileri “Diğerleri” üzerindeki hayali kayıplarının sorumluluğunu üzerinden atar. Jacques Lacan’ın “paranoya”yı bir keder devrilmesi olarak tanımlaması tesadüf değildir.

Burada sorun ekonomik krizden sorumlu kurumsal aktörlerin bir çeşit çarpık öznelleştirmesidir. Mali piyasalardaki kuralsızlaştırma süreçleriyle, siyaset-finans arasındaki kayan kapak mekanizmaları ya da finansal kapitalizmin yapısal istikrarsızlığıyla tanımlanmak yerine krizin nedenleri kaldırılmıyor (ya da dağılmıyor). Onların suçu da böylece maskesiz kalan Diğerleri üzerine atılıyor. Dolayısıyla kitle onları reddederek, huzursuzluğun ve tersliği hafifleterek kendi kendine dönüyor. Suçlamanın masum insanlar üzerine paranoyak yansıması ve sorumlu kurumsal aktörlerin özbağışının yanı sıra sonrası kendilerini mağdur etmeye kadar gidiyor.  ABD orta sınıfının bir üyesi olarak kendisini gizleyen Trump hayali bir kurban uyduruyor:  Suçu masumlara – uluslar arası göçmenler ve Müslümanlar – yüklemek ekonomik krizden sorumlu olan kurumsal aktörlerin kurbanlar olmasını sağlar (Bazıları Trump tarafından yeni hükümet ekibinde işe bile alındı).  [23]

Bütün bu ideolojik süreçler –Suçlunun masumlara paranoyak yansıması, kurban-aşağılama, sorumlu aktörlerin kurbanları yapma- demokrasinin mevcut neoliberal evresindeki siyasi ikiyüzlülüğün ve sinizmin göz ardı edilen bir karışımının bir parçasıdır. Brexit ve Trump’ın seçim zaferinin temsil ettiği uygun yenilik neoliberalizmin ve sınıf milliyetçiliğinin ideolojik bileşimidir. Donald Trump’ın seçim zaferi, neoliberalizmin devrilmesine indirgenemez; daha ziyade şiddetli bir biçimi olarak anlaşılmalıdır. Finansal krizden sonra, Amerikan halkının büyük bir kısmı, daha önceleri Barack Obama’nın somutlaştırdığı ve inansal krizin nedenlerine radikal bir alternatif olması imkânsız Hillary Clinton’ın adaylığıyla pekiştirdiği eski neoliberalizm çeşidine bu yeni biçimi tercih etti. Trump popülizmi ve bunun mütecaviz kitlelerle olan ilişkisi bir anlamda neoliberal bireyciliğin bir yan ürünü ve aynı zamanda otoriter bir gelişimidir. Neoliberal popülizmi ayıran şey şudur: Bireysel kurtuluş, yalnızca sözde gizli komuta disiplinine dayanan toplumsal sağkalım ve terfi süreçlerine değil; aynı zamanda açıklamaya çalıştıklarım gibi yaşayan ve dışlanan kolektif deneyimlerime yaygın katılıma bağlıdır.

Bir megalomanın sıradanlığı

Sonuç olarak bütün bu süreçler Donald Trump’ın zaferini açıklamak için hala yeterli değil. Söz konusu siyasi paranoya daha görünür, geliştirici ve teşvik edici bir özellikle harmanlanırsa bu megalomani olur. Trump’ın büyüklük hayalleri sadece “büyük” sıfatını sık sık kullanırken değil de –hatta öncesinde- Trump Kulesi seçim kampanyası ve ekonomik gücünden de ortaya çıkmaktadır. Fallus merkezli retoriğinin bu üç boyutlu gösterimi neoliberal mimarinin bazı özelliklerini anlamamızı sağlar. Kentsel alanların genişliğini seven totaliter mimarinin aksine neoliberal mimari, megalomanyak emellerini dikey yönde geliştirir. [24] Gökdelen cepheleri görülmeden görmek isteyen herhangi bir iktidarın tipik paranoya eğilimini yansıtır. Yükseklik megalomanyakların asıl işiyse şeffaflık da paranoyakların takıntısıdır. New York’taki diğer gayrimenkul holdingleri şu modeli izliyor: Örneğin; Hudson Nehri kıyısında 10 blok boyunca uzanan yerleşim gökdelenler Trump Place’in özellikle yansıtıcı cepheleri var gibi duruyor ve 1991’de inşa edildiğinde Trump Palace, kasıtlı olarak Yukarı Doğu tarafının en yüksek binası yapıldı.

Gerçek bir büyüklük fikrini barındırmanın ötesinde Trump’ın megalomanisi sıradanlıkla doludur. Megalomani, toplumsal hareketsizlik yüzünden kendilerini güçsüz hisseden kişilerin temel hayalidir. (Canetti’nin şaheserinin bir paragrafını felçli insanların megalomanik hayallerine adamış olması tesadüf değildir.) Megalomanyak hırslar sosyal ve ekonomik eşitsizliklerden esinlenilmesinin yanı sıra geçmişteki ideolojiler tarafından medenileştirilemeyen karmaşık bir dünyada anlama ve toplu eylemde aracılık edebilecek bilişsel ve politik filtrelerin olmamasından daha fazla uyarılmıştır. Geçmiş ideolojilere gelince; küreselleşen dünyamızın ezici karmaşıklığını basitleştirmeye yönelik mevcut yabancı düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi ve sınıfçı girişimler “fikirsiz faydacılık” için bir örnektir. Böyle bir faydacılık karmaşık sorunları Meksika’dan yeni göçleri engellemek için duvar inşa etme gibi eşit derecede basit çözümlerle karşı karşıya olabilen tekil konulara böler. Böyle bir faydacılık “sağ” ve “sol” gibi eski siyasi tarafları gereksiz kılar. Böyle bir faydacılıkla dünya sorunlarını çözmek için siyasi irade yeterlidir.

Bu bağlamda, Trump politik dünyaya “yeni kapitalizm ruhu” denen ve benim “sihirli gönüllülük” [26] olarak adını değiştirdiğim şeye yaygın olan bir tutum getiriyor [25]. Bu tutum temel ilke olarak “var olan yerin bir yolu vardır” inancını taşıyor. Başka bir deyişle siyasi irade iktidarın kendisine denktir. Gazetecilerle göz önüne serildiğini gördüğümüz üzere; karmaşık problemlerle yüzleşmek için Trump tarafından ileri sürülen basit çözümleri kabul etmeyen herkes iç düşman olarak tanımlanabilir [27]. Öte yandan megalomanik büyüklük hayalleri statükoyu değiştirmek için gerekli siyasi iradeyi ortalama bir insana sunarak gerçekleştirilebilir [28]. Biz burada Trump’ı destekleyen kitlelerin üyeleri arasında megalomani, sıradanlık, iktidarsızlık ve her şeye kadirlik arasındaki kesişen noktayı buluyoruz. Genel olarak orta sınıftaki hedefi doğrultusunda Trump ortalama bir insanı birincil avı olarak seçer. Halkın kayboluşunun, özelleştirmenin ve siyasetin muhteşemleşmesinin eşzamanlı süreçlerinden ve halkın kayboluşundan sonra siyaset kurumsallaşmış gibi görünüyor. Canetti’nin söyledikleriyle bu demek oluyor ki; yeni kapitalizm ruhunun eşit özgürlük vaadini tersine çevirerek anlam demokrasisini boşaltıyor.

Kitle ve İktidar bu konuyla da bağlantılıdır. Her yırtıcı güç gibi Trump, kendisini yukarıda bahsedilen öz mağduriyetin söz konusu süreçler yoluyla çekerek avını birleştirir (kelimenin tam manasıyla). Onun yerli serbest ticaret rekabetini uluslar arası ticaret korumacılığı ile birleştirebilip birleştiremeyeceğini ve bunu nasıl yapacağını henüz bilmiyoruz. Her durumda bir kez daha demokratik sözlerin ihanetini beklemek zorunda değiliz. Bunun yerine, Trump’ın otoriter vaatlerini sürdürmemesini ummamalıyız. Bu arada bir başka umut politik ve teorik dikkati üzerine çekmeyi hak ediyor: Trump’ın üstünlüğü üyelerine birlikte “hayır” deme ve toplanma fırsatı veren yeni önemli kitle biçimlerinin ortaya çıkmasını sağladı. ABD siyasetinin geleceği, çoğunlukla yeni bir seferberlik vesayeti oluşturmaya ve devam ettirme kapasitesine ve – her şeyden önce- dirençli kolektif itirazı örgütleme kapasitesine bağlı olacaktır. Trumpizmin kolektif reddi sadece neoliberal popülizme bir tepki değildir. Eşit özgürlük demokratik vaadinin zorlamasına kadar siyasi bir dönüşümün potansiyel başlangıç noktasıdır.

Bu tartışma, İtalyanca olarak yayınlanan kitabım Olasılık Prensibi de toplanan bazı argümanları temsil etmektedir: Kitle, İktidar ve Dönüşüm [ Il principio possibilità. Masse, potere e metamorfosi nell’opera di Elias Canetti, Rosenber & Sellier, Torino 2017 ]. Mart 2017’de Floransa’da düzenlenen Trumpizmin Kitle Psikolojisi konusu tartışıldıktan sonra bana bu makaleyi yazma fırsatı veren Chiara Bottici’ye teşekkür etmek isterim. Metnin geliştirilmesine büyük katkıda bulunan özverili okuma ve önerileri için de özel olarak Ali Shames-Dawson’a teşekkürler.

Dipnotlar:
[2] Bkz. E. Canetti, The Human Province (New York: The Seabury Press, 1978), 185.
[3] E. Canetti, Crowds and Power (New York: Continuum, 1978), 49.
[4] A.g.e., 49.
[5] Bkz. S. Sighele, The Criminal Crowd, 1891 [S. Sighele, La folla delinquente. Studio di psicologia collettiva, Marsilio, Venezia 1985].
[6] Bkz. G. Le Bon, Psychology of Crowds, 1895 [ Psychologie des foules].
[7] S. Freud, Group Psychology and Analysis of the Ego, Norton & Company, New York-London 1921 [Massenpsychologie und Ich-Analyse], ss. 3-4.
[8] Canetti, 27.
[9] A.g.e., 59.
[10] A.g.e., 316.
[11] A.g.e., 316.
[12] Bu, bireysel kurtuluş ve özgürleşme farklı olgular olmasının ve  güç asimetrileri tarihsel olarak bunları kesiştirme eğiliminde olsa bile az ya da çok sistematik olarak farklı kavram olarak da ele alınması gerektiğinin başlıca nedenidir. Makalenin son bölümünde açıkça görüleceği üzere; neoliberalizmin başlıca ideolojik özelliklerinden biri özgürlükle bireysel kurtuluşun sistematik olarak karıştırılmasından oluşur.
[13] A.g.e., 30: “Durgun kitle tahliye için yaşar. Ama bundan bir şeyler hisseder ve çözer. Tahliye anı için kısmen uzun bir yoğunluk süreci ister. Yani deyim yerindeyse kendini yoğunluğunda ısıtır ve tahliye ile mümkün mertebe gecikir. Burada işlem eşitlikle değil, yoğunlukla başlar. Sonra da eşitlik kalabalığın başlıca hedefi haline gelir ve sonunda ulaşır. Her haykırış, ortak olan her ifade ortak bir eşitlik ifadesidir. Öte yandan ritmik kitle içinde (örneğin, dans kitlesi) yoğunluk ve eşitlik baştan itibaren çakışır. Burada her şey hareketine bağlıdır. Bütün fiziksel uyarılar önceden belirlenmiş bir şekilde işler ve bir dansçıdan diğerine geçirilir. Yoğunluk geri çekilme ve yaklaşımın resmi yinelemesinde somutlaşmıştır. Eşitlik ise hareketlerin kendisinde kendini gösterir.  Böylece yoğunluk ve eşitliğin ustalıkla yürürlüğe konmasıyla bir sürü duygusu ortaya çıkar. Bu ritmik oluşumlar çok hızlı bir şekilde ortaya çıkar ve sadece fiziksel bitkinlik bunları sona erdirir.”
[14] A.g.e., 17.
[15] Kitlelerin iktidar tarafından medenileştirilmesi tarihlerinde bilinen en eski sürüden başlayarak gösterilebilir. Hayvanlar âleminde olduğu gibi uçuş kitlesi ölüm tehdidinden uzaklaşır. Uçuş kitleleri insan sürüsü için en eski örneği temsil ediyorsa gücün her türlüsü yırtıcı ilişkilerden oluşur.
[16] A.g.e., 324.
[17] A.g.e., 407.
[18] A.g.e., 407.
[19] A.g.e., 377-378.
[20]  Bu yazıda yer alan fikirlerin birçoğu Chiara Bottici’nin işini geliştirmek içindir, The Mass Psychology of Trumpism: Old and New Myths .
[21] R. Jaeggi, Was ist Ideologiekritik?, R. Jaeggi, T. Wesche (Eds.), Was ist Kritik? (Frankfurt: Suhrkamp, 2009), 266-295.
[22] . E. Pulcini, Care of the World. Fear, Responsibility and Justice in the Global Age (Springer, 2013).
[23] Bu bağlamda, Canetti’nin “insan avı” açısından iktidar ilişkileri açıklaması çok uygundur. Hayvan avcılarından farklı olarak, hayatta kalmak isteyen insanlar her zaman avlarını doğrudan elde edebilecek kadar güçlü değildir. Gücün temel özelliklerinden birine başvurmuşlardır: zararlı niyetlerin telafi edilmesi ve hayırsever amaçların simülasyonu. Avın güvenini artırmak için yöneticilerce kullanılan temel stratejilerden biri öz mağduriyettir. Aslan gibi hayvan yırtıcılarının aksine üstün fiziksel güç ve hız kullanarak üstünlük sağlayan insan avcıları, avlarını yakalamak için kısmen kendini değiştirmelidir. Güç simülasyonu hayvanın dış imitasyon kapasitesi ile iç dönüşümünün düzgün insan gücü arasında bir tür orta yoldur.
[24] Totaliter mimari ile neoliberal alan arasındaki iyi bir karşılaştırma, Canetti’nin makalesi Hitler, according to Speer, The Conscience of Words, Seabury Press, London 1986, ss. 65-72 ve Marco D’Eramo kitabı The Pig and the Skyscraper. Chicago: a History of our Future , Verso, Londra-New York 2002.
[25] L. Boltanski, È. Chiapello, The New Spirit of Capitalism (Londra: Verso, 2007) [Le nouvel esprit du capitalisme, Gallimard, Paris 1999].
[26] Bkz. M. Fischer, Good for Nothing
[27] Seçimlerden sonra yeni bir düşman kategorisi oyuna girdi. Yeni cumhurbaşkanının vaatlerini ve erken hamlelerini eleştirmeye başlayan gazeteciler bu “cadı avı”nın yeni hedefi oldu.
[28] Bkz. A. Deneault, La médiocratie (Montréal: Lux Éditeur, 2015).

Yazar: Leonard Mazzone — Haziran 5, 2017
Çevirmen: Ebru Baştürk
Kaynak:  publicseminar

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.