Psikiyatrların el kitabının son baskısı bendeki kişilik bozukluğunun o kadar da kötü olmadığına karar verdi.

Önemli bir zihinsel hastalıktan yeni kurtuldum. Tedavi ucuz, etkili ve hızlıydı. Ve esas tanı hiçbir şekilde kanepede saatler sonra dönüm noktası niteliğinde bir deneyim, acılı ruhun yıllarca tedavi araması ya da karmaşık bilişsel davranışçı terapi içermiyordu. İlaç ya da ameliyat da yoktu NHS yetkilerinin notlarına göre. Gerçek bir çare buldum; klinik tedavi uzmanlarının sevmediği bir kelime “çare”. Onlar “tedavi”yi ya da daha iyisi bir zihinsel hastalığın “yönetimi”ni (kökten çözümün sağlanamadığı ancak etkili yönetimin olduğu diyabette olduğu gibi) tercih ediyorlar. Peki, sırrı ne? Basit: Hastalığı iptal et. Hastalığım sınıflandırma kapsamından çıkarıldığı için çare bulmuş oldum. Artık bir hastalık, dert ya da bozukluk değil ve [benim durumumda olmak]sorun değil.

Psikiyatrik tanılar her zaman zor ve güvenilmez olmuştur. Bu da hastalıkların değişmesinin başlıca sebeplerinden biridir. 1960’larda Amerika’da şizofrenleri tedavi etmenin en iyi yolunun onları sadece “tuhaf” olarak görülebilecekleri İngiltere’ye sürmek olduğu söylenmişti ve bugün de İngiltere’de Amerika’dan daha az sıklıkla şizofreni tanısı konuluyor. Amerika her zaman psikiyatri dünyasına egemen oldu.

Amerikalılar zihinsel hastalığın kültürel olarak belirlenebildiğini kabul etmeye istekli olmayabilirler ancak Amerikalıların ferdi kaza avukatları, komedi ve beslenmedeki zevklerini sahiplendiğimiz gibi hastalıklarını da İngiltere’ye ithal etmeye meyilliyiz. İngiltere’de bir kimseye asosyal, güvensiz ya da duygusal açıdan bastırılmış gözüyle bakılabilir, Japonya’da tamı tamına aynı davranışın sadece ağırbaşlılık ya da kibarlık olduğu düşünülebilir.

Psikiyatrların davranış kalıplarını sınıflandırma ve patolojikleştirme yönünde bir eğilimi var. Yeni belirtiler ortaya çıkıyor, teşhis kılavuzları her yeni baskıyla birlikte daha da büyüyor. Günümüzde yaramaz çocukların dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ya da ergen inatlaşma bozukluğu var. Önceden bencillik, ahlaksızlık hatta utanç verici olarak düşünülen her tür davranış, günümüzde kibarca mazeret olarak görülebilecek bir etiketle nazikçe tıbbileştiriliyor. Ve yakında bu yeni rahatsızlıkları uygun ilaçlarla tedavi etmek için uygun ilaçları sunan ilaç şirketleri olacak.

Psikiyatrlar, tanıları için sürekli kalınlaşan ve karmaşıklaşan bir kitaba bel bağlıyorlar. Beşinci baskısı Mayıs’ta çıkacak olan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (DSM) adlı kitap Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlandı. Bu baskı üzerinde çalışan uzman ekip on yıldır emek sarf ediyor. Ekipte çeşitli uzmanlık alanlarının en büyük isimleri var. Yine de tüm bu çaba hâlâ oldukça tartışmalı. Yeni baskının ölçütleri daha öncekilerden çok daha fazla kanıt temelli. Bu yüzden de destekleyecek güzel deneysel kanıtları olmayan savlar ortaya atılamıyor. El kitabı daha doğru ve güvenilir tanı koymaya -hâlâ bütün alanın canını sıkan bir mesele- çalışıyor.

Psikiyatrlar, cildin önceki baskılarındaki ön yargıların ve hataların ciddi bir şekilde farkına varmaları sağlandı artık. Örneğin 1968’de yayımlanan DSM-II homoseksüelliğin zihinsel bir hastalık olduğunu açıklamış ve bu yönelimdeki insanlara “çare bulmak” için değil ama kesinlikle tanı konulabilmesi ölçütler ortaya atmıştı. El kitabındaki bazı bölümler yıllar geçtikçe genişlemekten ziyade kırpıldı. Kilit alanlardan biri de kişilik bozukluğu alanı. Psikologlar ve sıradan insanlar kişilik özelliklerini ya da tiplerini konuşmaya benzer şekilde eğimliyken, psikiyatrlar bozuklukları tartışmayı tercih ederler. Yani biz “dışadönük biri.”, “kaprisli.” ve o grup “resmen çekilmez” diyebilirken psikiyatrların elinde kişilik bozuklukları -kimlik algısı oluşturma ve ilişki kurma eksiklikleri- var.

Bu bozuklukları içeren çeşitli listeler, kültürel normlar ve sapmalar gibi yıllar geçtikçe değişti. DSM’de olan güçler, günümüzde daha geniş popülasyonda çok yaygın olan pasif-agresif davranışın artık “anormal” sayılmadığını öne sürüyor. 2000 yılında yayımlanan ve teknik olarak DSM-IV-TR (dördüncü baskı, metin değişikliği) diye anılan el kitabının önceki baskısı böyle bir düzine bozukluğu üç gruba ayırmıştı ve çeşitli şekillerde adlandırmıştı. En hatırı sayılır ölçüt ise (hem duygusal olarak hem de aslında fiziksel olarak) insanlardan kaçma, insanlara karşı olma ya da yaklaşma yönünde “hareket ediyor” gibi görünmekti. Psikopat diğerlerine karşı gelir, bağımlı kişilik insanlardan uzaklaşır, sınırdaki kişilik ise diğerlerine doğru ilerler.

DSM-IV’te (1994) kabul edilen 10 tane kişilik bozukluğu vardı. Bunlar üç gruba yerleştirildi: Tuhaf ve ayrıksı; dramatik, duygusal ve değişken; endişeli ya da korkulu. Ancak en güncel el kitabı sadece beş bozukluk ele alıyor. Ayrıca tüm bozuklukların altında iki çok derli toplu ve yaygın özellik olduğunu vurguluyor. İlki ilişki kurma ve sürdürme yeteneği, yani, psikoloji dilinde “etkili kişiler arası işlevsellik oluşturma” yeteneği. Kısaca, işte arkadaşlar edinebiliyor ve arkadaşlığı sürdürebiliyor, kayda değer bir süre oynayabiliyor musunuz? İkincisi de kendini tanıma fikri. Yani kişiliğiniz, görünüşünüz, yetenekleriniz ve hünerlerinizi gerçekçi bir şekilde kavrayabiliyor musunuz? Jargonun dediğine göre eğer böyle değilseniz “öz kimlik algınız bozuk” oluyor.

Ancak zaman zaman hepimiz işte ya da özel hayatlarımızda ilişkilerimizi sürdürme konusunda zorluk çekeriz. Benzer şekilde kendimizi tanımak ve yeteneklerimiz hakkında gerçekçi olmak, sıklıkla hayatın birçok aşamasında boğuştuğumuz bir şeydir. Aslında psikiyatrlar belirli bir tanıda genelde kolay kolay anlaşamazlar. Bir doktor bir hastaya “şizofren” derken diğeri onu “soğuk nevale” olarak görmüş, bir üçüncüsü ise “sadece tipik bir sigorta uzmanı” olduğunu söylemiştir. Ama belki de bu tanı modelindeki sorunlardan biri çoklu hastalık, yani aynı anda birden çok hastalığın olması meselesidir. Örneğin klinik narsisizmi varken aynı zamanda psikopat olan insanlar ile ilgili yazılar görmek sıra dışı değildir (ya da değildi). Çoklu hastalık birçok açıdan kişilik kümelerini ya da belirli kişilik türlerini tanımlama düşüncesinin kendisini sorunlu hâle getirir. İnsanlar kalıplaşmış tanı tanımlarından daha karmaşık ve dinamiktir.

Ancak yıllar geçtikçe klinik tedavi uzmanları bu bozuklukların bir kısmında uzmanlaştılar. Bazı bozukluklarda çok fazla araştırma yapılırken (asosyal ya da sınır kişilik bozukluğu gibi) diğerlerinin yok sayılmış gibi oldu. Aslında böyle olması sürpriz değil zira bozukluklar rahatsızlıklar diğerlerinden daha çekicidir o kadar. Kim bir anhedonikle, sosyal olarak içine kapanmış, samimiyetten kaçınan şizofren biriyle ya da itaatkâr, kaybetme korkusu takıntısı olan, bağımlı bir hastayla “oynamak” ister ki?

Zihinsel sağlıkta, katı sınıflandırmalardan ziyade bir spektrum üzerinde dereceler vardır ve dolayısıyla da gelişen bozuklukları ölçmeye yarayan testler olur. Daha popüler kişilik bozukları için birden fazla test var. Daha da önemlisi bazı zeki psikometristler yaklaşık 11 ya da 12 davranış kategorisine dayanan “karanlık taraf” ölçüleri denen yöntemler geliştirdiler. Fikir basit: Çoğu insan (aksi takdirde “zihinsel sağlığı iyi” olabilecek insanlar) stres altında ya da kriz anlarında belirli kişilik bozuklukları olanların tipik davranışlarına çok benzer şekilde davranır. Bazıları bilinmeyen bir gelecekle yüzleştiğinde takıntılı hale gelir. Bazıları cinayet kurbanları olduktan sonra birazcık paranoyaklaşabilir. Bazıları da bir ölünün arkasından yas tutarken insanlardan kaçar.

Bu “karanlık taraf” ölçüleri liderlikten düşme ve başarısızlık gibi konulara odaklanan sayısız popüler psikoloji kitabı doğurmuştur. Tüm bu çaba, kişilik bozukluğu penceresinden patolojik davranışları anlamak içindir. Kendi potansiyel karanlık tarafınızın farkına varmak için testleri yaparsınız. Bu karanlık taraf testlerini kapsamlı olarak kullandım ve -bunu kibarca söylemek gerekirse- derinlerinde karanlık olmayıp da başarılı olan bir üst düzey yetkili ya da yöneticiye nadiren rastladım. Birçoğu, kriz anında tüm sosyal ilişkilerden aniden çekilmekten birinin sonunu getiren Machiavelli hilesine kadar birden çok “karanlık taraf” alışkanlığına işaret eden bir profile sahip.

Bana geri dönelim. Elbette ben de “karanlık taraf” testi yapmak zorunda kaldım. Sadece bir tane güçlü karanlık tarafım vardı. Görüyorsunuz doktor, bende sadece birazcık histiriyonik kişilik bozukluğu (HPD) var. Tuhaf gerçekten çünkü en sık tiyatro oyuncularında ve erkeklerden çok kadınlarda görülür. Geri bildirim raporum renkli, zeki ve sosyal becerilere sahip göründüğümü, kendimi gereğinden fazla adadığımı, başkalarını pek iyi dinlemediğimi ve detayları sevmediğimi söylüyor. Ve benim “kendimi ana kaptırma eğilimim nedeniyle küçük ya da büyük başarılar için alınan takdiri paylaşmayı ve kutlamayı unutabildiğimi” söylüyor. Dahası, “kendini tanıtabilen samimi bir insanım, ama [kendim]ya da personelim için kişisel gelişimi bir öncelik olarak görmeyebilirim.” Kabul etmek zorundayım ki bu gözlemler çok doğru.

HPD’yle ilişkilendirilen birçok tanı ölçütü var. Bozukluğun özü, ilgi çekmeye çalışmak ve kendini acındırmaktır. Bazı belirtileri -ama sadece bazılarını- kendimde görüyorum. Elbette çoğu klinik tedavi uzmanı, sadece bu makaleyi yazmakla bile tanıyı doğrulayan sağlam bir kanıt sunduğumu söyleyecektir. Ama HPD artık DSM-V’te olmadığına göre bu makale belki de ne kadar terk edilmiş hissettiğimi açıklar. Artık bir hasta, bir kurban ya da ilginç bir çalışma vakası bile olamayacağım. Çare buldum. İyiyim. Peki, bu değişikliğin sebebi ne?

Özünde üç bölümü var ama ben ilkini tercih ediyorum: Bu bozukluğun görüldüğü insanların hayat kalitesinde ya da sosyal işlevselliğinde hiçbir düşüş görülmemiş olması. Hatta tam tersi: histiriyonik kişilik bozukluğu sıklıkla statü ve servetle olumlu bir şekilde ilişkilendiriliyor. Sadece benim gibi bir psikoloji profesörünü değil, aktörleri, politikacıları, televizyon simalarını, gazetecileri, motivasyon konuşmacılarını ve avukatları düşünün. Kültürel değişimler günümüzde bizi bu gibi davranışların ödül ya da kullanılması gereken değerli bir şey olduğunu düşünmeye teşvik ediyor. Her şeyi duygularla “renklendirme” yeteneğini kutlamalıyız.

İkinci olarak HPD’yi nitelediği düşünülen çeşitli “kısımlar”, “görünüşler” ya da “davranışlar” bir küme gibi çok iyi şekilde bir arada tutunamadı. Tutarlı, gözlemlenebilir bir belirti oluşturmadı. Üçüncü olarak biyolojik ve genetik çalışmalar, herhangi bir puanlı faktör ortaya çıkarmadı. Bu bozukluk oldukça değişken görünüyor ve “belirtiler” birbiriyle olduğu kadar diğer bozukluklarla da ilişkili. Yani güle güle sana histeri.

Ve böylece çareyi buldum. Artık HPD yok. Karanlık taraf yok. Raydan çıkma ihtimalinden dolayı endişe yok. Ders verirken amatörce dramatikleşebilir, köşe yazarlığımın günah çıkarmak için kullanabilir ve partilerin “yıldızı” olmanın tadını çıkarabilirim. Uzun zaman önce mesleki rehberlik öğretmenim test sonuçlarına göre ya gazetecilik ya da hukukun benim için en iyisi olacağını söylemişti. Şimdi kabul ediyorum hemen hemen haklıydı. Eğer arkadaş edinebiliyorsanız ve kim olduğunuzla ilgili yeterince gerçekçiyseniz biraz HPD’nin hiç zararı olmaz.

Ama belki de DSM’yi ve DSM’nin zihinsel hastalıkların “periyodik tablo”sunu sunma çabasını küçümsemek çok kolay. Önceki baskılara geri bakarsanız, ilerleme kaydettiğimize hiç şüphe yok. Eğer daha önce başka bir yetişkini, örneğin iş başvurusunda bulunan birini, derinlemesine değerlendirmeye çalıştıysanız hem insanın karmaşıklığının hem de çelişkilerinin farkına anında varmışsınızdır. Taşlar kolayca yerine oturmuyor gibi görünür. Tutarlı bir hikâye, tam bir insan elde etmek için bazı bilgileri göz ardı edip diğer parçaları abartmak insanı baştan çıkarır. Psikiyatr ve psikologlardan bireylerin kötü davranışları hakkında yorum yapmaları istendiğinde bu çağrıya nasıl uyduklarını görebilirsiniz. Norveçli seri katil Andres Breivik ve onun “deli” olup olmadığına dair tartışmayı düşünün.

Bu tanı sistemlerinden gerçekten yararlanan bir başka grup da var. Bu grubu bir bozukluk gösterenlerle yaşayanlar, evli olanlar ya da onlar için çalışanlar oluşturuyor. Günümüzde “akıl sağlığı okuryazarlığı” denen, zihinsel bozuklukların fark edilmesine, idaresine ve önlenmesine yardımcı bilgi ve inançların yeterli olmadığını biliyoruz. Çoğu insan başkalarındaki depresyonu ya da obsesif-kompülsif bozukluğu fark edebiliyor ama anti-sosyal kişilik bozukluğu (psikopati) ve narsisistik kişilik bozukluğu gibi daha tehlikeli olan kişilik bozukluklarından şaşırtıcı bir şekilde bihaberler. Bu iki bozukluğu konu alan ve insanlara tanıdıkları kişileri neden bu kadar bencilce ve suçluluk duymadan davrandıklarını açıklamaya çalışan sayısız kitap var artık. Bir tanıyla birlikte “zorlu karakterlerle” nasıl baş edilmesi gerektiğiyle alakalı bir dizi öneri verilmesi gerçekten işe yarıyor. Bazı zorlayıcı iş arkadaşlarını anlamaya çalışan, şaşkına dönmüş ve kızgın yöneticilere yardım etmek üzere sunulan kitapları gördüğünüzde tüm bunlar daha açık oluyor.

Amazon’a göz attığınızda bazı harika başlıklar görebilirsiniz: Ken Llyod’un Jerks at Work: How to Deal with People Problems and Problem People (İş Yerindeki Pislikler: İnsan Sorunları ve Sorunlu İnsanlarla Nasıl Baş Edilir?, 1999) ; Jonathan Littman ve Marc Heershon’un I Hate People!: Kick Loose from the Overbearing and Underhand Jerks at Work and Get What You Want Out of Your Job (İnsanlardan Nefret Ediyorum! İş Yerinde Küstah ve Sinsi İnsanlardan Kurtulmak ve İşinden İstediklerini Elde Etmek, 2009); Sandra Crowe’un Since Strangling Isn’t an Option…: Dealing with Difficult People — Common Problems and Uncommon Solutions (Gırtlaklamak Bir Seçenek Değil…: Zor İnsanlarla Uğraşmak- Yaygın Problemler Yaygın Olmayan Çözümler, 2004). Bu kitaplardan herhangi birini okuduktan sonra insan, DSM sistemleri ve DSM sistemlerinin insanların birbirlerini daha iyi anlamasına yardımcı olmak için sürekli çabası karşında etkilenmeden edemez.

Yazan: Adrian Furnham
Çeviren: Esra Demirezen
Kaynak: Aeon

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.