Freud’un düşüncelerinin büyük draması gerçeği belirsizleştirip durdu: her psikoloji okulu bir bilinçdışı teorisine ihtiyaç duyuyor.

1892 yılının sonlarına doğru, Viyana’da yaşayan solgun tenli ve narin İngiliz mürebbiye “Bayan Lucy R”, iltihaplı rinit tedavisi için Berggasse 19 numaradaki genç bir nöroloğun muayenehanesine ilerledi. Bayan Lucy yorgundu, keyifsizdi ve kafasını kaldıramamaktan mustaripti. Koku duyusunu yitirmesine rağmen sürekli yanmış puding kokusu almaktan şikâyetçiydi.

Sigmund Freud, Bayan Lucy ile ilgilenmeye başladığında 36 yaşındaydı. Paris’teki Salpêtrière Hastanesinde ünlü nörolog Jean-Martin Charcot’dan eğitim almış olan Freud, hipnoz, epilepsi ve “canlılık ve çalışma kapasitesi” için kullanmaya devam ettiği kokain hakkındaki incelemelerini çoktan yayımlamıştı. Şimdi güçlü ve yaratıcı zihnini histerinin -ki bu rahatsızlığın hayret verici ve çeşitlilik gösteren semptomları halen kalıtsal bir kusur olarak kabul ediliyordu- gizemlerini çözmek için kullanıyordu. 30 yaşındaki mürebbiyeyi inceledikten sonra, burnunun dokunmaya karşı aşırı hassas olması dışında, kadının fiziksel olarak sağlıklı olduğunu gördü. Bu vakada en şaşırtıcı bulduğu şey tekrar tekrar hissedilen yanmış puding kokusuydu.

Buruk kokular veya yanık kokuları genellikle migren, epilepsi ve sinüs enfeksiyonlarıyla ilişkili olmasına rağmen, Freud organik bir açıklama olasılığını reddetti. Bunun yerine, Bayan Lucy’nin halüsinasyonunun muhtemelen cinsel baştan çıkarma veya istismar ile ilişkili olan, unutulmuş veya bastırılmış bir travmadan kalan psikolojik bir iz, bir “bellek simgesi” olduğu sonucuna vardı. “Şüphelendiğim şey,” diye açıkladı dobra dobra, “patronunuza, yöneticinize âşık olmanız ve muhtemelen bunun farkında değilsiniz; ayrıca içten içe annenin yerini alabileceğiniz umudunu besliyorsunuz.”

Doktor arkadaşı ve akıl hocası Josef Breuer ile birlikte yazdığı Histeri Üzerine Çalışmalar (1895) Freud’u üne kavuşturan çalışma olarak tarihe geçecekti. Kitap, Freud’u iki önemli içgörüye ulaştıran Bayan Lucy ve dört diğer vakayı odağına alıyordu. İlk olarak, dayanılmaz “düşünceler”in bilinçli zihinden çıkarılması histerinin fiziksel belirtilerine neden oluyordu. İkincisi, histerinin yarattığı ruhsal karmaşaya karşı en iyi çare, hastayı “sıradan mutsuzluğa” döndürmenin en iyi yolu, Breuer’in hastası Anna O’nun “konuşma tedavisi” olarak adlandırdığı şeydi. Freud’un La Salpêtrière’de Charcot’la geçirdiği zamandan beri uğraştığı hipnoz olaylarını unutun; bu noktadan sonra serbest çağrışım, dikkatli dinleme ile birleşecek, psikanalizin tescilli merhemi haline gelecekti.

Freud’un ilk histeri analizleri, klinik akranlarından çok az tezahürat topladı. Freud’un çalışmalarını okuyan, Viyana Üniversitesi Psikiyatri bölümü başkanı Richard von Krafft-Ebing, histeri teorisi olarak adlandırılan teoriyi ve Freud’un semptomların çocuklukta meydana gelen taciz veya suiistimalden kaynaklandığı iddiasını “bilimsel masal” olarak addederek reddetti. Benzer endişeler, disiplini deneysel temellere oturtmaya çalışan laboratuvar psikologları tarafından da dile getirildi. Freud için Yale Deneysel Psikoloji Laboratuvarı kurucusu mücadeleci psikolog Edward Scripture tarafından literatüre kazandırılan “armchair psychologist” (koltuk psikoloğu) lakabını kullandılar; Freud’un bilinçdışı hakkındaki -rüyalar, çocuk cinselliği, şakalar ve sürçmeler hakkındaki- uzun soluklu incelemelerinin de bilimsel olmayan ihtirasları yansıttığını, psikanalizin “doktor olmaya ihtiyacı olmayan, ancak rahip de olamayacak olan alaylı şifacı ruhların uğraşısı’ olacağını söylediler.

Bayan Lucy’yi tedavi ettikten kırk yıl sonra, Freud Batı düşüncesine nüfuz etmişti. İd, ego ve süperegoyu içgüdü ile ahlak arasındaki derinlerde devam eden “iktidar mücadelesi”nin güçleri olarak tanımlayarak terapötik bir imparatorluk inşa etmişti. Lakin Freud’un kültürel varlığı arttıkça, yazdıkları seçilmiş körlüğün, felsefi öncüllerinin ve akranlarının hiçe sayıldığı görkemli bir hiçe saymanın göstergesi olarak kaldı. Bilinçdışına dair bütün belli başlı yayınlarında, Histeri Üzerine Çalışmalar’dan (1895) tutun da Uygarlığın Huzursuzluğu’na (1930) kadar Freud, travmaların kişiliğin bilinçli ve bilinçdışı parçalara ayrılmasına neden olduğu teorisi ile tanınan Fransız psikiyatr Pierre Janet’i zar zor kabul etti. Çalışmalarında ne bilinçdışının en derin gerçekleri ortaya çıkardığını düşünen Friedrich Nietzsche’den ne de iradenin kendisini bilinçdışı olarak tanımlayan Arthur Schopenhauer’dan söz etti. Freud, Hermann von Helmholtz’un 1840’lardan beri üstlendiği bilinçdışı çıkarsama üzerine deneysel çalışmaları da neredeyse tamamen göz ardı etti. Tek seferlik yardımcıları ve nihai eleştirmenleri Alfred Adler (aşağılık kompleksi ile ilgili çalışmalarıyla bilinen) ve Carl Jung’un (bilinçdışında mesken tutmuş arketiplerin savunucusu) rakip teorilerine genel bir hoşgörüsüzlük ve küçümsemeyle yaklaştı.

Gerçekte Freud’un ününe rağmen, bilinçdışına yönelen birkaç yaklaşım, psikanalizin ortaya çıkmasından çok önce kendilerine yer edinmişlerdi. Kanadalı psikiyatr ve tarihçi Henri Ellenberger’e göre, Freud ve arkadaşları rüyalarda ve fantezilerde gerçeklik arayan yaratıcı yorumlamanın son temsilcileriydiler. Önceki teorisyenler bilinçdışını, bilincin dar kirişlerinin ardında yatan izlenimlerin ve hislerin gizli kaydedicisi, yaratıcı, yenilikçi ve ilham verici düşünceler için bir kuluçka makinesi, uyurgezerlik, hipnotizma, histeri ve füj ile bağlantılı ikincil veya baskılanmış kişiliklere giden bir geçit olarak görmüşlerdi.

Diğer araştırmacılar, nöronların ve kortikal uyarımın dilini kullanarak, çalışmalarını mekanik fizyolojiye dayandırdılar. 19. yüzyıl ortalarına kadar, bu araştırmacıların, zamanla kazanılan (edinilmiş) alışkanlıklar ve eylemlerin “gizli” ve “otomatik” doğası, “bilinçsiz beyin faaliyetlerinin nedenleri” ve niçinleri hakkında söyleyecek -uzun soluklu bir tartışmayı ateşleyecek kadar- çok şeyleri vardı. The Physiology of Common Life’da (Ortak Yaşamın Fizyolojisi, 1860) İngiliz filozof George H. Lewes şu gözlemlerini aktarıyordu:

“Yeni bir dil konuşmayı, bir müzik aleti çalmayı ya da alışılmadık hareketleri icra etmeyi öğrenmek oldukça meşakkatlidir çünkü her kavrayışın içinden geçmesi gereken kanallar henüz tesis edilmemiştir; fakat zorluklar ortadan kalkar kalkmaz sık tekrarlarla bir yol açılır; hareketler o denli otomatik hale gelir ki zihin başka bir şeyle meşgulken bile yerine getirilebilir.”

Freud’un gotik bilinçdışı, rüya sembolleri, bastırılmış arzular ve gizli travmalarla kaplanmışken Lewes ve diğer yorumcular tarafından açıklanan bilinçdışı, Victoria psikolojisi ve kişisel gelişim edebiyatı eserlerinde bulunan pragmatizmle örtüşüyordu: Yararlı eylemleri düşünmeden yapılan alışkanlıklara dönüştürmenin, kişinin “ikinci doğasına” aktif olarak karar vermenin önemi. William James, dönüm noktası olan The Principles of Psychology’de (Psikolojinin İlkeleri, 1890) yürüyüş, ses ve jestler de dâhil olmak üzere hemen hemen tüm kişisel alışkanlıklarımızın 20 yaşına kadar kalıcı hale geldiğini ısrarla vurguladı: “Hayatlarımızdaki detaylar otomatizmin zahmetsiz himayesine ne kadar teslim edilirse zihinlerimizin yüksek güçleri, kendi çalışmalarını yürütmek için o kadar özgür bırakılacaktır.”

Bu otomatizmin ilk deneysel gösterimleri, alışılmadık bir kaynaktan geldi. İngiltere’de ruh çağırma çılgınlığının zirve yaptığı 1853’te Michael Faraday, seanslara giden çok sayıdaki seçkin ve eğitimli insanın tahtadaki esrarengiz hareketini neden elektriğe, manyetizmaya veya diğer bir ölçülemez kuvvete bağladığını araştırmak için yola çıktı. Regent Sokağı’ndan bir zanaatkârdan istediği, gizlice aşağıya inen kaldıraçlarıyla masada oturanların ellerinden kuvvet alan bir masa ile Faraday’ın Royal Institution’da yaptığı deneyleri, tahtanın dönüşünün “bilinçsiz kas hareketleri”nden kaynaklandığına dair pozitif kanıtlar olarak kabul edildi.

Elbette, Faraday’ın ustalıklı numarası, bilinçdışının yüzeyine neredeyse hiç ulaşamamıştı. Gottfried Leibniz’in New Essays on Human Understanding (İnsan Anlayışına Dair Yeni Makaleler) adlı eseri, eylemlerimizin çoğundan sorumlu olan mekanizmanın bilinçli irade değil, bilinçdışıyla bağlantılı “küçük algılamalar” olduğu önerisini sunmasının ardından bir yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra, zihin filozofları ve fizyologlar hâlâ bilinçdışının gündelik hayat içindeki gizli faaliyetlerini anlamaya çalışıyorlardı. Yeni öğrenilmiş bir şey nasıl oluyor da düşünülmeden gerçekleştirilen bir alışkanlık haline geliyordu? Neden bir türlü hatırlanamayan bir isim veya ifade, kişinin dikkati başka bir yöne çevrildiği anda birden akla geliyordu? Neden duygularımız görünüşe göre, İngiliz fizyolog William Carpenter’ın da merak ettiği gibi, ekseriyetle “bireyin hiçbir fikri olmayan şartlar tarafından belirleniyordu”?

Almanya’da laboratuvar merkezli psikolojinin yükselişiyle birlikte, Leibniz’in gündeme getirdiği sorular etkin biçimde gözden düştü ve bir ihmal devresinden sonra, bilinçdışına da endüstriyel bir menfezden yaklaşıldı. Freud ve James benzerlerini “belirsiz gözlem, sonsuz tahmin ve uydurma olduğu belli varsayımlar” konusunda uyaran yeni nesil bilimci psikologlar için sağlık ya da mutluluk değil, etkinlik önemli bir konu haline geldi.

Bu yeni bilim dalı 1880’lerde Almanya’dan Amerika’ya ulaşırken, Leipzig’de ilk psikoloji laboratuvarını kuran Wilhelm Wundt’un öğrencileri, “bilinçdışının” “mistik” teorisyenlerini tenkit etmeye devam ettiler. Yine de, bellek, algı ve öğrenmenin hızlandırılmasında yer alan bilinçdışı süreçler göz ardı edilemedi. “Seri düşünme ve hızlı hareket etme, bazen başarı ile başarısızlık arasındaki farkı yaratan sadece budur.” diye hatırlatıyordu okuyucularına Wundt’un eski öğrencilerinden Edward Scripture. “Başka bir insanın yapabileceği zamanın yarısında düşünen ve hareket edebilen bir insan zihinsel veya maddi sermayeyi iki kat daha hızlı biriktirir.”

Bilimsel psikolojiye hâkim olan tepki süresi araştırmaları ve öğrenme eğrisi çalışmaları, ilk yıllarında, telgrafçılık, steno, yabancı dil, beyzbol ve pilot öğretiminin en iyi metotları üzerine tablolaştırılmış istatistiklerle dolu geniş bir katalog doğurdu. Henry Ford, Michigan’daki Highland Park’ta ilk hareketli montaj hattını açarak seri üretim dönemini başlatırken, Amerikan psikolojisi insan davranış bilimini kökten yeniden tasarlamak üzereydi.

Ivan Pavlov’un St. Petersburg Deneysel Tıp Enstitüsünde gerçekleştirdiği hayvan reflekslerinin koşullanması araştırmasından ilham alan, Baltimore Johns Hopkins Üniversitesinden psikolog Broadus Watson, bir mihenk taşı olan “Psychology as the Behaviourist Views it”(Davranışçının Gözüyle Psikoloji, 1913) adlı makalesini yayımladı. Bu makalede, çevresel tetikleyicilerin insan eylemlerini şekillendirmede kalıtımdan ya da bünyeden daha büyük önem arz ettiğini iddia etti. Davranışçı iddialarını çeşitli objelerden korkmaya koşullanmış dokuz aylık “Küçük Albert” üzerinde yaptığı ünlü deneylerle sağlamlaştıran Watson, kalıtımcıları ve derinlik psikologlarını bir kenara itti. “Kapasite, yetenek, mizaç, zihinsel yapı ve özelliklerin miras kalması” gibi bir şey yoktu. Gizli bir bilinçdışı yoktu, saklı ihtimaller yoktu. Mesaj basitti: Fordizmin hüküm sürdüğü yeni Birleşik Devletler’de doğru eğitimi alan herkes istediği her şeyi olabilirdi.

Davranışçı psikolojinin yükselmesi, bilinçdışının sonunu getirmedi. Daktilograf ekiplerinin, alışveriş merkezlerinin ve nickelodeon’ın ülkesinde alışkanlık ve otomatiklik, endüstriyel ve eğitimsel psikolojilerin merkezinde yer aldı. Bilinçdışı zihinsel süreçleri açığa çıkarma ihtimali, en büyük gücünü, liminal algılama eşiğinin altında flaş, titreme ve uğultu yapabilen teknolojilerden ve uykunun fizyolojik belirteçlerini ve bunların sınırlarını belirleyebilen araçlardan aldı. Örneğin Hans Berger’in 1929’daki elektroensefalografi icadı, Freud ve arkadaşlarının gözden kaçırdıkları bir şeyi ortaya çıkardı. Geceleri, insan zihninde iki farklı aktivite vardı. REM uykusunda, içsel görüntülerin takip edildiğini düşündüren kas ve göz hareketleri oluyordu. REM dışı uykuda ise görsel imgelem ya da ardışık anlatı bakımından çok az şey vardı.

Freud’un Düşlerin Yorumu (1899) adlı eserini yayımlamasının hemen ardından, 1900’de James Corning adlı az bilinen bir New York’lu nörolog, elektrikli bir terapi odasının histeri ve sinirsel hassasiyet sorunlarına yardımcı olup olamayacağını merak ediyordu. Corning’in stratejisi, hastalar uyuduğu sırada “tinsel” müzik çalmak ve şezlongun dibinde bir ekrana dönen görüntüler yansıtmaktı. Corning, çok algılı tedavisinde bir miktar başarı yakaladığını bildirdi -özellikle de rüya anlatıcısı rolünü oynadığı ve uyuyan hastalarına telkinlerde bulunduğu zamanlarda- deneyleri zaman ve maliyet nedeniyle terk edilinceye kadar.

Fakat diğer araştırmacılar meşaleyi devraldılar. Psikanalizin gelecekteki veliaht prensi Carl Jung, Zürih’teki Burghölzli Kliniğinde gölgeli ve karmaşık bilinçdışı duygular, inançlar ve düşünceler kümesini tespit etmek için, elektrotlar vasıtasıyla derinin elektrik direncindeki değişiklikleri kaydeden bir cihaz olan galvanometreyi kullanmıştı. Johns Hopkins Üniversitesi’nden psikolog Joseph Jastrow, bilinçdışı motor aktivite üzerine çalışmaları için sonraları otomograf adı verilen bir cihaz yaptı. Ve Freud tarafından olumlu karşılanan bir deneyde, Viyanalı nörolog Otto Poetzl, rüyaların “hatırlanmayan günün” atıklarından meydana geldiği fikrini desteklemek için bir dizi yanıp sönen görüntü kullandı.

Kaçınılmaz olarak, bu psikolojik araçlardan bazıları terapistin danışma odasında yer edindi.
1920’lerin ortalarında, psikanaliz konusunda eğitimli bir siyaset bilimci ve propaganda ile ilgili çalışmalarında önemli bir figür olan Harold Lasswell, Chicago Üniversitesindeki bürosunu “terapötik laboratuvar” haline getirdi. Hastalarını, bir galvanometreye ve göz hareketlerini, duruş değişikliğini, kan basıncını ve nabzı izleyen araçlardan oluşan öngörücü bir dizi aygıta bağladıktan sonra bir kanepede oturup sorunları ve endişeleri hakkında konuşmaya teşvik ediyordu. Laswell’in amacı, bir yığın fizyolojik veriyi, terapiden gelen bilinçdışı ile ilgili sözlü fikirlerle birleştirmekti. Tahmin edilebileceği üzere, deneyleri Freudyen topluluk tarafından iyi karşılanmadı. New York ve Chicago’daki psikanaliz enstitüleri Laswell’in denemelerinden haberdar olur olmaz, danışma odasına bu nevi teknolojik araçların girişini yasakladılar.

Mucitler ve amatörler kanepenin ve laboratuvarın ötesinde bilinçdışına dokunmanın yollarını arıyorlardı. 1927’de Laswell’in Chicago Üniversitesindeki ilk denemeleri gibi, Çek kökenli bir girişimci “Psiko Telefon”u pazara sundu. Alois Benjamin Saliger, temelde bir çalar saate bağlı bal mumlu silindir bir fonograf olan “otomatik telkin makinesi” ile “uyku esnasında bilinç dışı zihnin muazzam güçlerini yönlendirebildiğini” iddia etti. Perakende satış fiyatı 200 doların biraz üzerinde olan bu makine, bir düzine kadar ya da özel üretilmiş “olumlama kayıtları” çalıyordu. Bu kayıtlar “Refah’, “Normallik” ve “Eşleşme” gibi adlar taşıyordu. Referanslara göre telefon, işte başarı, sağlığın iyiye gitmesi, hatta karizma gibi derin yaşam değişiklikleri yaratabilirdi.

Sonunda “uykuda öğrenme”ye olan ilgi azaldı. Fakat yüzyılın ortalarında ortaya çıkan popüler psikoloji alt algısal etki ve öğrenmenin fayda ve risklerinin tohumlarını atmaya devam etti. L Ron Hubbard’ın Dianetics: The Modern Science of Mental Health (Dianetik: Modern Zihin Sağlığı Bilimi, 1950) adlı kitabı, bireylerin berrak bir hâletiruhiyeye erişmek için, kendilerini gizli travmalardan veya engramlardan[1] arındırmasını tavsiye etti. Norman Vincent Peale, The Power of Positive Thinking (Olumlu Düşüncenin Gücü, 1952) adlı kitabında okuyucularını, Saliger’in kullandığı olumlama ve öz-telkinlerle öz güven geliştirmeye yönlendirdi. Vance Packard‘ın The Hidden Persuaders (Gizli İkna Ediciler, 1957) ABD’li reklam verenlerin ve pazarlamacıların alt algısal hilelerini ifşa etti.

Packard’ın ateşli ifşa listesinde başrol oynayan uzmanlardan biri de “derinlik incelemesi alanında faaliyet gösteren bağımsız firmalardaki başlıca figürlerden en arkadaş canlısı ve yapmacık olanı” şeklinde tarif edilen James Vicary idi. Vicary birinci sınıf müşterilerle çalışıyordu ve onun tüketici zihniyetlerine dair şaibeli görüşleri arasında, kadınların kek pişirmesinin çocuk doğurmanın yerini tuttuğu ve tüketici seçimlerindeki aşırılığın süpermarket koridorlarında “hipnozu andıran” bir ruh halini tetiklediği vardı.

Packard’ın kitabı görkemli zamanlarının keyfini sürerken, Vicary de firmasının, New Jersey’de bir sinema salonunda ekranda alt algısal mesajlar vererek (“Coca Cola için” ve “Mısır patlağı yiyin”) içecek ve abur cubur satışlarını arttırdığını ilan etmek için New York’ta bir basın toplantısı düzenledi. Vicary’nin iddiasına göre 45.000’den fazla sinemasever, beş saniyede bir saniyenin 3000’de 1’i kadar süren gizli reklamlar fırtınasına maruz bırakılmış ve bu dolaysız mesajlar Coca Cola ve patlamış mısır satışlarını sırasıyla %18 ve %57 oranlarında artırmıştı.

Vicary’nin reklam deneyleri bir medya çılgınlığı yarattı. Birkaç hafta içinde, psikolog Robert Corrigan’ın başını çektiği rakip bir şirket olan Precon, eğitim ve psikoterapi uygulamalarıyla övünen, patent bekleyen bir alt algı cihazını duyurdu. Aynı yıl içinde alınan çok sayıda şikâyet, kongre üyelerini Federal İletişim Komisyonundan “aldatıcı reklamcılık” kullanımı konusunda teminat talep etmeye yöneltti.

1958 yılına gelindiğinde, Vicary’nin alt algı araştırmasının bir aldatmaca olduğu açıkça görüldü, fakat zihin kontrolü hikâyeleri pazarı, özellikle de bilimsel ya da edebi eserler piyasası bu ifşadan etkilenmedi. Aldous Huxley’nin alt algısal reklamcılıkla ilgili tartışmalardan sonra yayımlanan Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret (1958) aslı eseri, yazarın distopik [Cesur Yeni Dünya] romanında 30 yıl önce ortaya serdiği bilinçdışı manipülasyon mitini doğrulamak için acele etmişti. Hırslı bir Freud karşıtı olan Huxley, beyin yıkamanın Çin Komünist Partisi tarafından yeni Pavlovvari uç noktalara götürüldüğünde ısrar eden modası geçmiş propagandaya çok fazla itimat ederek, deneysel psikologların ellerinin altında her türlü bilinçaltı ikna usulleri olduğunu, bunlara ilaçların, uykuda telkinin ve alt algısal flaşlı görüntülerin de dâhil olduğunu iddia ediyordu. Huxley’nin küçük şiddetli tenkitleri, başka bir şeyi olmasa bile, “bilinçdışının” suni bir veri havuzu, hayali büyülerin ve yarı bilimsel gerçeklerin fantazmagorisi haline geldiğini kanıtladı.

Bilinçdışına dair en güvenilir görüşler daha ölçülüydü ve zihni bir bilgi işleme sistemi olarak haritalamaya başlayan bağımsız bir grup bilişsel bilim insanı tarafından dile getiriliyordu. Bu yeni hareketin ön saflarında, Cambridge’de eğitim görmüş psikolog Donald Broadbent vardı. İnsan-makine etkileşimi konusunda uzman olan, pilotlar, hava-trafik kontrolörleri ve mektup tasnifleyicilerle çalışmış Broadbent’in kitabı Perception and Communication (Algı ve İletişim, 1958) “duyumlardan bilgi süzme”, “sınırlı bir kapasite kanalı üzerinden geçirme” ve sonrasında saklama gibi muhtelif süreçleri özetledi. Broadbent’in sıkıcı üslubu, Freud ya da James’in yükselen yazınıyla kıyaslanamazdı fakat karmaşık bilgileri işleme sürecini gösteren bilişsel filtrelerin ve bölümlerin akış şemaları, bilişsel bilinçsizlik olarak bilinen sürece -birden fazla görev gerçekleştirme, düşünmeden akıl yürütme, anımsama olmaksızın belleği açımlama, bir duyumsal olasılıklar bütünü içinden seçici olarak tek bir fenomene odaklanabilme- ışık tutulmasına yardımcı oldu.

Seçkin Freudyen uzman Peter Gay, Freud teorisinin “esasları”nın 20. yüzyılın ortalarında “etkileyici deneysel bir destek” kazandığını söylüyor. Birçoğu analizden geçmiş bir nesil psikolog, psikanalizin dilini algı, öğrenme, taklit ve düş kırıklığı üzerine çalışmalarında bir destek olarak kullanırken, derin, dinamik süreçlere dair hiçbir anlamlı kanıt yoktu. Örneğin Jerome Bruner ve Leo Postman’ın algısal inkâr üzerine son derece etkili bir çalışmasında -laboratuvarda kaygı tetikleyici uyaranların fark edilmesinin bastırma nedeniyle gecikmesi- çok daha basit bir açıklama ıskalanmıştı. Tabu kelimeler nötr olan benzerlerinden daha az yaygındı ve katılımcılarının farkına varma konusundaki gecikmelere açıklama getiren şey de beklentiydi.

Bilişsel psikolojinin keşfettiği gizli kanalların daha açıklayıcı olduğu ortaya çıktı. Geçtiğimiz 30 yıl boyunca, örtülü bellek ve öğrenme üzerine yapılan deneyler, farklı bellek sistemlerinin varlığına dair ipuçları sundu. Princeton’dan psikolog Anne Treisman ve arkadaşları Broadbent’in gözetimsiz uyaranların tamamen filtrelenmediğini fakat zayıflatıldığını öneren seçici dikkat teorisini yeniden gözden geçirdiler. Ve şu anda bilinçli farkındalık eşiğinin üzerinde veya altında bir uyarana tekrar tekrar maruz kalmanın kişisel tercihlerin oluşumunda büyük bir rol oynadığını gösteren, “salt maruz kalma” üzerine geniş bir literatür var.

Freud’un hayaleti günümüz psikoloji laboratuvarının küçük bir köşesini sık sık ziyaret edebilir ancak sansür ve baskının sözlüğü açıklayıcı geçerliliğini koruyamadı. Uyanık ve uykudaki bilinçdışı süreçler üzerine yapılan çalışmalar, aldanmanın ikinci benliğin uzmanlık alanı olamayacağını ve hiç olmadığını ileri sürüyor. Matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead’in psikanalizin ilk yıllarında bilgece gözlemlediği gibi, bilinçdışı esasen “düşünmeden icra edebileceğimiz fiil sayısını arttırmak için sessizce kolları sıvayan bir destekçidir.”

Yazan: Antonio Melechi
Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: Aeon

[1] Etkili uyarıların sinir sisteminde bıraktığı kabul edilen iz, herhangi bir olayın sinir sisteminde bıraktığı psişik etki veya izlenim

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.