Anadili, Ezilen Annelerin Dili Olursa, Şiddetin Kaynağı Haline Gelir Mi?

Çocuğun dünyası, doğumdan sonraki birkaç ay süresince, kendisini henüz ayrıştıramadığı annesi ile kurduğu bütünlükten oluşur. Henüz ayrışmamış ve biçimlenmemiş duyumlar, duysal-motor eşgüdüm eksikliği, kendilik kavramının yokluğu, çocuğun anneden ayrışamamasına neden olduğu için, çocuk anne vücudunu kendisinin bir uzantısı olarak algılar bu dönemde. Çocuk anne vücudu ile doğrudan ve aracısız bir temas içindedir. Bu ilişki, aracı olarak dilin kullanılmadığı doğrudan bir ilişkidir. Bu dönemde genellikle annenin de tek ilgi alanı yeni doğmuş olan bebeğidir. Bu bütünlük, her iki şahıs için de hiçbir şeyin eksik olmadığı tam bir yeterlilik yanılsaması yaratır; kendi içinde tam yeterli, tam güçlü bir bütünlük. Anne ve bebekten oluşan bu güçlü, yekpare bütünlük, fallustur. Sonraki dönemde ister istemez annenin ilgi alanı genişleyerek başka alanlara yönelir, çocuk annenin yokluğunu duyumsamaya başlar. Bu durum, annenin ve çocuğun fallus yanılsamasından çıkmalarına neden olur, yani kendi içinde herşeye yeterli olan güçlü bütünlük yitirilmiştir. Bu durum çocukta ve annede bir eksiklik hissinin gelişmesine, yitirilmiş olan güce ve bütünlüğe yönelik bir arzunun gelişmesine neden olur. Lacan’ın Babanın-Adı metaforu ile tanımladığı, Freud’ün gerçeklik ilkesi olarak bildiğimiz yasa, çocuğu ve anneyi, bu arzunun toplumsal olarak onaylanan yollardan ifade edilmesine  zorlar. Bu noktadan itibaren çocuk, annesinin duyumsadığını varsaydığı eksiği doldurmaya, annenin arzusunun tek nesnesi olmaya çabalar. Yani annesinin arzusunu arzular. Annenin arzusu, toplumsal gerçekliğe uyma endişesi nedeniyle annenin bilinçdışına itilmiştir, anne kullandığı dilin söyleminde fallusa olan arzusunu açıkça ifade edemez. Anne toplumsal yasaya uyarak bilinçdışı arzuyu, kullandığı lisanın içinde, gösteren-gösterilen ilişkisi ile  metaforlara dönüştürmüştür. Anne artık Öteki’dir ve Öteki’nin söylemi, Öteki’nin arzusu ile doludur. Öteki olarak anne, bilinçdışı arzularını simgeselleştirerek metaforlara dönüştürür ve bu simgeselleştirilmiş, toplumsal olarak onaylanabilecek hale gelmiş söylemi, bilinçli bir söylem olarak kendi dili haline getirir. Annesinin arzusunun tek nesnesi olmak isteyen çocuk, konuşmayı ve dili öğrenirken, annesinin bilinçli söyleminin bilinçdışında gösterdiği metaforları, kendi bilinçdışının metaforları halinde içselleştirir. Çocuk anadili olarak öncelikle, annesinin bilinçdışı arzusunu simgeselleştirdiği bu metaforik söylemi öğrenir. Lacan, ‘bilinçdışı Öteki’nin söylemidir. Bilinçdışının dilsel bir yapısı vardır; özne Öteki tarafından konumlandırılır’ der (1). Öznenin Öteki tarafından dil yoluyla konumlandırıldığı yer, dil yoluyla örülmüş toplumsal ağın simgesel bir matriksinin içindeki bir konumdur.

Lacan bu durumu şöyle bir benzetme ile açıklar: “Anne büyük bir timsahtır, ve sen kendini onun ağzında bulursun. Onu aniden uyararak, bu iri dişlerin senin üzerine kapanmasına neden olan etkenin ne olabileceğini hiçbir zaman bilemezsin. Bu annenin arzusudur.” (2- s 56). Keskin ve iri dişlerle dolu olan bu ağız bizi barındırarak koruyabilir, ya da arzusunun kurbanı da yapabilir. Hepimizin dünyaya gelişinin, bir arzunun yerine getirilmesi biçiminde bir nedeni vardır. Herbirimiz için, zevk, keyif, güç, intikam, ölümsüzlük, tam ve bütün olmak, yeterli olmak gibi arzular dünyaya geliş nedeni olur. Dünyaya gelişimizin nedeni olan arzuları arzulayan bireylerin içinde yaşadıkları toplumların koşulları bu arzuları da biçimlendirmektedir. Son 50 yılda hızlanan şehirleşme, insanların toplum içindeki konumlarını da değiştirmiştir. Tarlada üretimin önemli bir parçası olan kadın, kasabalaşma ve şehirleşme ile birlikte, ataerkil, erkek egemen kültürün giderek öne çıktığı kapalı bir toplum yapısının ezik bireyi olma konumuna indirgenmiştir. Bu tür  toplumlarda, yani kadının erkeğin arkasına itildiği, bir meta olarak kullanıldığı, özel bir toplumsal yapının anadilinin çocuğu nasıl biçimlendireceğini tartışmak gerekmektedir.

Önce şu acıklı türkünün sözlerine gözatalım ve çocuk yaşta evlendirilen kızların feryadına kulak verelim:

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuşlara malum olsun
Ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özledim
Babamım bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa açsa da gelse
Kardeşlerim yollarımı bilse de gelse 

Bu acıklı türkünün dile getirdiği trajediyi yaşayan kız çocuklarının sayısı maalesef ülkemizde giderek artmaktadır. Kızların okula gönderilmediği, 14-15 yaşına gelince bedeli karşılığında verildiği (evlendirildiği), evde hiçbir söz hakkının olmadığı, gelin gittiği evin bireyleri tarafından dövüldüğü, üretime katılmasına ve ekonomik olarak kendine yeterli olmasına izin verilmediği, tek başına gezemediği, seyahat edemediği, eğlenemediği, kendi hayatı için tercihlerini kendisinin yapmasına izin verilmediği, erkeğe hizmet etmesinin ve erkeğe her koşulda biat etmesinin beklendiği, erkeklerin cinselliğinin cinsel nesnesi olmaya indirgendiği, vücudunun her parçasının erkeğin cinsel saldırganlığını kışkırtan bir günah nesnesi olarak görüldüğü bir toplumun annelerinin anadili, hangi bilinçdışı arzunun söylemini çocuğa aktaracaktır dersiniz?

Totem ve Tabu adlı eserinde Freud, bireylerin bilinçdışının, çocuğun doğumundan sonraki ilk aylarda, karşılıklı sonsuz bir doyumun yaşandığı anne-çocuk birlikteliğini bozan toplumsal yasalara karşı saldırganlık eğilimi ile dolu olduğunu, toplumsal yasanın da babanın şahsında algılanması nedeniyle babanın katli (primal horde) fantezisinin bilinçdışının önemli arzu doyuran fantezilerinden birisi olduğunu belirtmiştir (3). Bu toplumsal trajediye yol vermemek için aynı toteme sahip topluluklar arasında evlenme yasağının -tabu- oluşmuş olduğunu belirtir. Bu yasa, toplum düzenini korumak için,  belki de kadınların erkekler tarafından korunma ve kollanma arzularının ifadesi olarak simgeselleştirilmiştir. Kadın içinde kendisine saygın bir yer bulduğu, korunduğu ve kollandığı, sevildiği ve sayıldığı bir toplumun düzenini korur ve kollar. Ama koşullar farklı ise, kadın aşağılandığı, ikinci sınıf bir varlık olmaya itildiği bir toplumun düzenini korumak ister mi? Kadın da her erkek gibi saygın, sevilen, birinci sınıf bir insan olmayı arzular. Bu arzusunun önünde engel olan etkene karşı, aynen Freud’ün Totem ve Tabu adlı eserinde belirttiği gibi intikam arzuları ile dolu olması (primal horde) kaçınılmazdır.

İntikam hisleri ile dolu olan ezilmiş, aşağılanmış kadının konuştuğu dil, yani o toplumun anadili, bilinçdışı intikam arzusunun ifadesi olacaktır. Bilinçli söylem, bilinçdışı arzunun simgeselleştirilmiş bir ifadesidir. Bilinçdışı intikam arzusunun bilinçli bir söylem olarak anadili yoluyla çocuğa aktarılması, annenin -Öteki- arzusunu arzulayan çocuğu, intikamın aleti olma durumuna itecektir. Öfke, öz babaya değil, babanın simgeselleştirildiği toplumsal düzene, yasalara, babanın yerini tutacak ötekilere yönelir. Özellikle erkek çocuklar bu durumda, nedenini bilemedikleri bir öfke, saldırganlık ve yoketme eğilimi ile varolmaya başlarlar. Kız çocukları ise nesilden nesile geçen ve çocuklarını intikam aracı olarak konumlandıran söylemin taşıyıcısı haline gelebilirler. Şiddet, Öteki’nin arzusunu arzulayan bireylerin yaşam biçimi, bir varoluş nedeni haline gelebilir. Şiddet herhangi bir nesneye ya da bireye yönelebileceği gibi, toplumsal kurallara, yapılara, değerlere de yönelebilir. Bu durumda anadili, şiddetin çocuğa aktarılmasında kullanılan bir araç durumuna gelir.

Lacan, annenin söylemini timsah çenesine benzetirken, toplumsal düzene uyum sağlamış, toplumsal düzenle barışık olan annelerin  çocuğa aktarabileceği bir toplumsal simgeselliğin, yani özellikle annenin (ve çocuğun yaşamındaki diğer önemli ötekilerin) arzusundan arınmış, topluma ait bir lisanın, timsah çenesinin kapanması durumunda çocuğu koruyabilecek, çenenin tam kapanarak çocuğun keskin dişler altında ezilmesini önleyecek şey  olduğunu belirtir (2- s 57-58). Bunun için de anadilinin toplumda saygın, birinci sınıf  bir yeri olan annelerin dili olması gerekmektedir. Geleceğin annesi olacak kız çocukları, fikren, vicdanen özgürlüğü yakalayabilecekleri bir eğitim alabilmeli, kendi ayakları üstünde durabilecekleri, kimseye bağımlı olmayacakları bir güce ulaşarak, geleceklerini kurma şansları olmalıdır. 

Yazar: Dr. Mutluhan İzmir
Kaynak: mutluhanizmir
Kaynakça:
1) Lacan, Malcolm Bowie, Harvard University Press, Cambridge, 1991, s82
2) The Lacanian Subject, Between Language and Jouissance, Bruce Fink, Princeton  University Press, Princeton, New Jersey, 1995. 
3) Between Philosophy and Psychoanalysis, Lacan’s Reconstruction of Freud, Robert Samuels, Routledge, New York, 1993. S 75-76

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.