“O yıl annem ve büyükbabamı kaybettim. Babası mezara koyulurken, Iris mezarın kenarına yığılıvermişti. Zaten birkaç gün sonra o da babasının yolundan gitti ve kendi mezarına girdi.”

Bazı iddialara göre hip hop baba yoksunluğundan ortaya çıkmış bir müzik türüdür. Bu doğruysa, o zaman rock müziğin de anne yoksunluğundan ortaya çıktığını söyleyebiliriz. John Lennon, Paul McCartney, Elvis, Jimmy Hendrix ve daha niceleri küçükken annelerini kaybetmiş sanatçılardır. Tıpkı U2 grubunun solisti Bono gibi ki Bono annesinin ölümüyle ilgili trajik olayları anlatan, son albümü Songs of Innocence’da bolca yer edinen sözlerini yukarıdaki alıntı metninde görebilirsiniz.

Bu makale Bono’dan ziyade psikanalizin anne yoksunluğunu ya da daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse anne yoksunluğunun kişi üzerindeki etkisini ele alış biçimiyle ilgili. Yine de kişilerin kayıp veya serbest kalma diye addedilebilecek bu yoksunluğu bünyelerinde sindirme yöntemlerini ele aldığımızda, Bono’nun annesinin ölümü üzerine ifade ettiklerine dönüş yapacağız.

Başlangıç olarak, elimizde konu üzerine psikanaliz literatüründe ortaya çıkan üç ana ilginç konu bulunuyor. Bunları aşağıdaki maddeler ışığında irdeleyeceğiz.

  1. İlk etapta anne tarafından terk edilmişlik gibi görünen olgu aslında annenin terkidir.
  2. Yas süreci bünyesinde bir kaybı barındırıyor ve yoksunluk, kaybı şartlandırıyor ise, yoksunluk neden desteğe gereksinim duymakta ve bu yoksunluk için yeterli destek bulunmadığı halde ne ortaya çıkmaktadır?
  3. Freud’un “Yas Tutma İşi” diye adlandırdığı durum ile sanatsal yaratım süreçlerini birbirine bağlayan şey nedir?

Annelerin psikanalizde ele alınışı hızlıca incelenirse, annelik rolünün nasıl da babanınki tarafından kapsandığı, ele geçirildiği veya azledildiği bir model olarak sunulduğu görülecektir.

Freud’a göre: Oedipus Kompleksinde imtiyazlı konumda olan babanın lehine anne sürgün edilmiştir.

Lacan’a göre: Anne en büyük Öteki -Şey (das Ding)- konumundadır. Annenin fazla yakın olması özneyi annenin anlaşılmaz arzusu hakkında soru sormaya iter. İşte bu, Lacan’ın Arzu Grafiğinin soru işaretli üçüncü tekrarını taçlandıran meşhur “Che vuoi?” sorusudur (Ecrits, 815). Sonuç olarak ortaya çıkan kriz, baba metaforu sayesinde çözüme kavuşur. Annenin arzusunun yerini Babanın Adı alır ve bu sonsuz bir kastrasyon karşılığında olur (kaybedilmiş mutluluğa ancak arzu yasası basamakları ters çevrilirse tekrar ulaşılabilir. )

Klein’a göre: Anne belirsizlik nesnesidir. Anneyi oluşturan “iyi” ve “kötü” nesneler sevgi ve saldırganlık arasında tereddüdü doğurup depresif bir konuma yol açar.

Kişi, babasının lehine olacak şekilde annesi ile arasındaki ilişkiden feragat etmediği veyahut bu ilişkiye egemen olmadığı sürece, kötü şeyler ortaya çıkacaktır mesajı veriliyor gibi görünüyor. Psikanaliz bu tarz bir kader uyarısı bakımından en iyi Oedipus mitini ele alır. Hatta son zamanlarda, anneyle olan bu problemli bağ, otizmin kesin olmayan sebeplerini açıklamak için psikanaliz çevrelerince de kullanılmaktadır (Buzdolabı anne teorisi). Fakat, çok sayıda Fransız Lacancı son birkaç yıl boyunca bu teoriyle aralarında mesafe koymak için oldukça fazla zaman harcamaktalar.

Peki, anne ve çocuk arasındaki bağ annenin erken ölümü gibi bir sebepten ötürü, yanlış bir şekilde koparsa ne olur?

Klasik psikanaliz terimlerini kullanarak açıklamak gerekirse, libidinal bağın aniden kopmasına neden olan şey ölüm değildir. Bağlar güçlü kalmakla beraber, acı deneyiminin temel sebebi, nesnenin artık orada bulunmaması ile gerçekleşen uzlaşı durumunun yavaş seyretmesidir. Freud bu bağları sıklıkla hidrolik terimleriyle izah eder: Sözgelimi libido nesneden nesneye su gibi akar, der. Kulağa çok metaforik geliyor olabilir ama çoğu insan bu tanımlamayı gündelik hayatlarından biliyorlar. Örneğin ayrılık sonrası her zaman bir rebound (yankı) diye adlandırabileceğimiz erkek ya da kadın vardır ve duygu yoğunluğunu emer ve aşırı miktarda libidinal kateksis yatırımı alır. Fakat bu kateksis çabuk tükenir.

Ki bu da bizi şu soruyu sormaya yönlendiriyor. Yas durumunda kateksisin tükenmesi neden bu kadar zordur? Hatta öyle ki çekilen yokluk bazen hiç atlatılamaz. Belirli miktarda libidonun bir nesneden başka bir nesneye kaydığı ekonomik modelde olduğu üzere, fiziksel ekonomi, libidinal hidrolik model üzerinde etkili oluyorsa (dinamik model) , neden hayatımızdaki anahtar figürleri salıvermekte bu kadar sorun yaşamaktayız?

Psikanalizdeki en meşhur anne yokluğu

Psikanaliz tarihindeki anne yokluğuyla başa çıkma örneklerinden en meşhur ve en fazla alıntı yapılmış olanına bir göz atalım.

Freud küçük yeğenini oyun oynarken izliyor:

“Çocuğun etrafına bir ip bağlanmış, tahtadan makarası vardı. Nedense aklına bu oyuncağı arkasından yerde sürüklemek ve araba olarak kullanmak hiç aklına gelmemişti. Çocuğun yaptığı şey makarayı ipinden tutup perdeli beşiğinin kenarından ustaca fırlatmaktı. Böylece makara gözden kayboluyordu, çocuk da bu sırada ‘o-o-o’ diye sesler çıkarıyordu (Freud ve çocuğun annesi çocuğun çıkardığı sesi ‘fort’ (gitti) diye yorumlamışlardı.). Sonra da makarayı ipinden tutarak beşiğin altından çıkarıp tekrar görünce mutlu bir ‘da’ (burada) nidası atıyordu. İşte oyunun tamamı bu şekildeydi: kaybetme ve bulma. Oyunun yorumlaması artık kesin bir hale geldi. Yani oyun çocuğun kültürel başarısıyla ilintiliydi. Kültürel başarıdan kastedilen çocuğun annesinin ortadan kaybolmasına karşı çıkmayarak içgüdüsel tatminden feragat etme haliydi. Keza çocuk bunu elinin altındaki nesnenin ortadan kayboluşu ve geri bulunuşunu canlandırarak kendi kendine zaten telafi ediyordu.” (SE XVIII, 15)

Freud yeğeninin yaptığı şeyi şu yorumuyla özetliyor:

“Başlangıçta çocuk pasif konumdaydı. Başına gelen olay altında eziliyordu, fakat ne kadar hoşa gitmeyen bir durum da olsa, olayı oyun olarak tekrar etmek çocuğu pasif konumundan çıkarıp aktif role büründürmekteydi.” (SE XVIII, 16)

Genç bir psikiyatr olarak Lacan’ın kariyerinin başındayken savunduğu fikir şuydu: Çocuklar anne yokluğunun üstesinden gelmek için, simgeleme yolunu kullanarak kendi yöntemleriyle bu yokluğu tekrarlarlar (Family Complexes, sayfa 18’e bakınız). Fakat Lacan XI. Seminerinde farklı bir fikir ortaya atıyor:

“Makara, Jivaro yerlilerinin değer atfettiği sihirli bir oyunla annenin küçük bir topa indirgenmiş hali değildir. Çocuktan uzaklaşan ama aynı zamanda ona ait kalmaya devam eden öznenin küçük bir bölümüdür. Burada Aristoteles’i taklit ederek şunu söylemek istiyorum. İnsan sahip olduğu nesneyle düşünen bir varlıktır. Çocuk ancak kendi nesnesiyle hüküm sürdüğü alanın ön saflarına sıçrayabilir.” (Seminer XI, s. 62)

Lacan kuşkusuz çocukların tekrar yöntemiyle sembolleştirme yaptıklarına katılıyor. Fakat tekrar edilen şeyin çoğunlukla annenin ortadan kaybolması ve tekrar ortaya çıkması olmadığını aksine, öznenin bölünmesinin sebebi olarak annenin kaybolup tekrar ortaya çıkması olduğunu söylüyor. Tekrarlama, anne yokluğunun üstesinden gelmek amacıyla değil de annenin varlığını pekiştirmek amacıyla yapılıyor ve pekiştirilen varlık da öznenin kendisi oluyor.

Peki, yokluğun nasıl temsil edilir? Var olmayan bir şey nasıl sembolize edilebilir? Klasik Lacancı cevaba göre bu tarz bir sembolleştirme, yokluğun yerini dolduracak bir imleyene müracaat etmeyle gerçekleşir (çocuğun fart/da veya var/yok oyunundaki gibi). İmleyenler, tıpkı bir kütüphane rafında bulunmayan bir kitabın, kendisi için ayrılmış bir kod sayesinde yerinin belli olması gibi, bir yokluğu işaret ederler. Kitap orada olmayabilir, ama yeri oradadır. İşte bu yüzden Fort ve Da oyunu çocuğun ikili sistemini minimal düzeyde ifade eder.

Lacan daha da ileriye giderek şöyle söylüyor. Yokluğu temsil etmesi için imleyene baş vurmak (Freud’un Almancasını kullanırsak: Reprasentanz of the Vorstellung) yeterli gelmez. Basit bir fort/da oyunu kaybedilen nesneye köprü oluşturamaz.

İşte tam burada çocuğun oynadığı makara devreye giriyor. Psikanaliz teorisi bu tarz bir nesneye birçok farklı isim verir. Örneğin Winnicott “geçici” nesne terimini kullanırken Zizek “biceptor” terimini tercih ediyor. Lacan ise makarayı “a nesnesi” olarak adlandırıyor. (Seminer XI, s. 62 ve 239)

Nesne, anneden ayrılma sürecinin bir kalıntısıdır. Nesne sadece “kısmi” arzularla (oral, anal, skopik, ilahi yardım gibi) veya arzunun karşılık geldiği bedensel “bölümlerle” (ağız, anüs, göz ve ses gibi) bağlantılı olduğundan tikel değil, aynı zamanda ne özneye ne de nesneye, ne çocuğa ne de anneye ait olması bakımından da tikeldir. Nesne iki şeyin arasındadır. Zizek’in deyimiyle nesne iki kümenin dışlanmış kesişiminde yer alır [The Puppet and the Dwarf (Kukla ve Cüce), s. 59]. Bu Lacan’ın “extimacy” kavramının bir boyutunu teşkil ediyor. “Extimacy” Lacan’a göre bir şeyin hem dışta olması ama aynı zamanda o şeyle çok yakın bir ilişki içinde olunması anlamına geliyor. Lacan’ın bu fikirleri ilk defa kullanmasının ardından çok geçmeden, psikanalist Otto Isakower, süper egonun yardım talep eden komutların içselleştirilmesiyle oluştuğunu savunan bir model öne sürdü. Bunu da küçük eklembacaklı kabukluların yabancı nesneleri kabuklarına nasıl nüfuz ettirdikleriyle -yani hem dışta olan ama aynı zamanda yakın ilişkiye girilen şey- kıyaslayarak yaptı.

Tüm bunlar hayale dayalı teoriler olarak görülse de, bu “yabancılık” örneğinin somut halini insanların kayıpları için yas süreçlerini tanımlama şekillerinde görebiliriz. İnsanlar genelde bir kaybın ardından “Sanki benden bir parça öldü” “Kolumu kaybetmiş gibi hissediyorum” veya “Onsuz ben artık bir hiçim” şeklinde cümleler kuruyorlar. Bir kaybın ardından gelen duygu sadece kişinin kimliğinin bozulmasındaki boşluk değil, aynı zamanda kişinin vücudunun bir bölümünün de eksilmesinde hissedilen boşluktur. Örneğin çoğunlukla yas sürecine iştahın kesilmesi eşlik eder.

“Yokluğun olanaklı olması, varlığa güvencesini veren şeydir.”

İncelediğimiz örnekte annesinin yokluğu Freud’un yeğenine kendini özne konumuna yerleştirmek için bir fırsat yaratıyor. Çocuğun makarayla oynaması, onun sadece bu yoksunluğa (anne yokluğu) ihtiyaç duyduğunu göstermez, ayrıca yoksunluk durumunda desteğe (makara) de ihtiyaç duyduğunu gösterir. X. Seminerinde çocuğun oynadığı oyun hakkında konuşurken Lacan, yoksunluk durumunda destek eksikliğiyle karşı karşıya gelince yüzleştiğimiz şeyi net bir terimle ifade ediyor: Kaygı.

“… Kaygı yaratan, ana rahmine duyulan özlem değil, ona olan yakınlıktır. Kaygıyı tetikleyen şey nedir peki? Kaygıyı oluşturan şey, söylenenin aksine annenin varlığı ve yokluğunun birbiri ardına değişegelmesi değildir. Bu durumu kanıtlayan şey ise şudur: Çocuk var ve yok oyununu tekrar ederken bundan zevk alır. Yokluğun olanaklı olması, varlığa güvencesini veren şeydir. Çocuğun kaygı durumunu tetikleyen asıl şey, tam olarak kendini yerleştirdiği yokluk ilişkisidir. Bu ilişki onun arzu duymasını olanaklı kılar. Yokluk ihtimali olmayınca yani anne daima çocuğun arkasında olduğunda, ilişkileri dengesizleşir.” (Seminer X, 5 Aralık 1962).

Lacan’ın buradaki düşüncesi gayet radikal. “Yokluğun olanaklı olması, varlığa güvencesini veren şeydir”, yokluğu bilmeyen, varlığa değer vermez anlamına gelmiyor; tersine, yokluk ihtimal dahilinde olursa ancak o zaman varlık katlanılır hale gelir. Çocuğun fart/da oyununda üstesinden geldiği şey yokluktan ziyade, annenin yoğun varlığıdır. Makara nesnesi çocuğun annesi ile arasına mesafe koymasına ve arzusuna bağımsız bir yer açmasına olanak tanır.

Çocuk temel ihtiyaçlarını karşılamak için şüphesiz ki annesine ihtiyaç duyar. Lakin anne sadece meme veya biberon veren kişi değildir. O aynı zamanda “anlamlı ifadelerin temsilidir” (Seminer V, 19 Kasım,1958). Anlamlı ifadelerin temsili işlevini de sadece kelimeler yoluyla değil, saklambaç ve ce-ee gibi oyunlar vasıtasıyla yerine getirir. Bu oyunlar çocuğun sadece bedensel değil, sembolik olarak da varlık ve yokluk gibi kavramları zihninde oturtmasını sağlayan araçlardır. Ce-ee, saklambaç ve fort/da oyunları hepsinden öte gerçek varlık ve yokluğun ikinci derecesindedir. Bu sembolik ibare -fort/da veya ce-ee oyunları gibi minimal boyuttaki ikilikler- sayesinde çocuk annesinden öteye geçmek için kendine yöntemler edinmiş olur.

Fakat bunların hepsi yas sürecinin uzağındaki konular. Ne de olsa yokluk kayıp ile aynı şey değil. Yine de yas sürecinin daha kolay üstesinden gelmede ipucu olabilirler.

Bono

Bono’da, baba için anneyi metaforlaştıran psikanaliz geleneğinin aksine, oldukça trajik koşulların içerisinde, kendisi için anne ve baba olgularının iç içe geçtiği biriyle karşılaşıyoruz: Annesi kendi babasının cenazesinde yıkılmış ve bir daha bilinci açılmamıştı.

Iris Hewson Songs of Innocence albümünün çıkmasından tam 40 yıl önce vefat etmişti. U2 solisti bu gerçeğin farkına çok sonradan vardığını söyler, ama yine de bu olayın psikanalitik önemi yok denemez. Annesinin ölümüyle ilgili yazdıkları şarkıcılık kariyerinin neredeyse 40 senesini kapsıyor. Bu albümde annesinin ismini taşıyan “Iris” şarkısı, kapaktaki tanıtımda ise notlar yer alıyor. Freud bu tarz çalışmaları yerinde bir tanımla yas tutma “işi” olarak adlandırıyor.

Detaylara inmeden önce anne kaybıyla nasıl başa çıkılacağıyla ilintili fikir verebilecek birkaç satırla psikanalitik yorumlama için değerli birkaç noktaya dikkat çekelim.

  1. İsim kullanmak

Bono annesinin ismini kullanıyor. Şarkının adının Iris olmasının yanı sıra Bono, albüm kapağındaki notta da annesinden Iris diye bahsediyor.

Çocuğun annesinden ismiyle bahsetmesi tuhaftır; acaba böyle yapmasının işaret ettiği şey nedir? Neden yalnızca “Mother” (Anne) diye bir şarkı yazmamış ki?

İlk olarak, anne yerine annesinin ismi olan Iris’i kullanması annenin sembolik konumunda bir değişim veya konumunun kaybedilmesi anlamını taşıyor. Diğer bir deyişle “anne” konumundaki kadın artık “Iris” adındaki kadına dönüşmüş. Buradaki yas tutma işi, nesneyi yeniden yapılandırmayı ve nesneyi öznenin psişik ekonomisine tekrar dahil edilmesini kapsıyor. Bu da yeni bir ilişkiyi mümkün kılmak için yapılıyor.

İkinci olarak, anneden ismiyle söz ederken, sanki Bono başkasının bakış açısını kullanarak bu sözleri yazmış. Anne olarak bilinen kadının başkası tarafından tanındığı şekliyle annesini tanımlamış gibi görünüyor. Dolayısıyla, çocuğun konumu anneninkine oldukça benzer şekilde muallâkta kalıyor. Belki de Songs of Innocence albümünde bu imleyenin kullanılması tesadüf değildir. Keza bu albümüm kapağındaki görselde de öne çıkarılmış. Harflerin arasında bırakılan boşluklar elbette tesadüfi değil.

Üçüncü olarak, annesinin ismini kullanmak nesnenin salt yalnızlığına, değiştirilemezliğine karşı gösterilen sadakati işaret ediyor. Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde isim vermenin işlevleri üzerinde yorumlamalarda bulunuyor. Sanatsal süreçleri -annenin ölümü hakkında şarkı ya da şarkılar yazmak gibi- kendi ismiyle anılan nesnenin tekilliğine adanmış, kalıcı bir anıtın canlandırdığını söyleyebiliriz. Yani kaybedilen asla metaforlaştırılamaz, yalnız ve yalnız kaybedilenin kendisiyle yer değiştirebilir. Psikanalist Jean Laplanche bunu şöyle açıklamıştır: “Ölen kişinin tüm sınırlılıkları üzerine tekrar çalışmalar yapılabilir, ama ismi dokunulmazdır, metabolize etmek imkânsızdır.”

  1. İzleme-Bakış

İmleyen “Iris” isim olarak düşünülmezse anneyi skopik düzlemle de ilişkilendiriyor. Lacanyen terimlerle ifade edilirse, bakışı bu skopik dürtünün kısmi nesnesi olarak görüyoruz. Songs of Innocence albümünün kapağındaki notlarda annesinin ölüm hikâyesini anlatarak, Bono, aynı skopik terimleri kullanarak ölüm ile bakışı bağdaştıran bağı gözler önüne seriyor.

Bono sürekli güneş gözlüğü takarak gözlerini gizlemesiyle meşhur bir şarkıcı. Öyle ki ölümle ilgili yaptığı “kazananın daima ölüm olduğu bir maçı izlemek” tanımlaması düşünülünce sürekli güneş gözlüğü takmasının ne ifade ettiği merak uyandırıcı.

Bakışın arzu göstergesi olarak hem rahatlatıcı hem de tehdit edici yani ikili bir yanı olması düzgünce ifade edilirse iki ucu keskin bir kılıç benzetmesiyle gösterilebilir. 60’lı yılların başlarında Lacan birçok kez bu etkiyi tarif etmek amacıyla Maurice Blanchot’un ilk romanı Thomas I’Obscur’dan alıntıladığı alegorik hikâyeler anlatmıştır.

Kendinizi peygamberdevesinin önünde hayal edin, der Lacan. Peygamberdevesinin çiftleştikten sonra eşinin kafasını kopardığı herkesçe bilinir. Size peygamberdevesi görüntüsü verecek şekilde bir maske takıyorsunuz. Ama bu maskenin dişi ya da erkek hangi cinsten peygamberdevesine ait olduğunu bilmiyorsunuz. Yani karşınızdakinin sizi yiyip yemeyeceğini bilemiyorsunuz zira karşınızdaki yaratığın -nihai Öteki- sizi nasıl gördüğünü anlayamazsınız (Seminer IX, 4 Nisan 1962; Seminer X, 14 Kasım 1962).

Bu hikâye en az iki Lacanyen ders sunuyor. İlk olarak, ben, Ötekinin bakışıyla oluşturulurum. Kim olduğum, kendimle ilgili deneyimlerim, hikâyede olduğu gibi bakış aracılığıyla dışa vurulduğu gibi, Ötekinin arzusunu tasvir etme yolunda askıya alınır. Nasıl göründüğümden emin olmadığımda kim olduğumla ilgili belirsizlik oluşur, bu da kaygıyla sonuçlanır.

İkinci olarak ise, nesneyle –hatta anne- kurulan ilişki asla karşılıksız bir sevgi değildir. Klein’ın çalışmalarında diğer psikanalistlerin çalışmalarındakinden daha fazla vurgu yapıldığı gibi, sevgi asla saf değildir. Işık nasıl bir prizmadan kırılarak geçiyorsa, sevgi de belirsizlik, korku, kaygı ve saldırganlık prizmasından geçmektedir. Lacancı psikanalist Darian Leader’ın Britanya’nın en azılı seri katili Harold Shipman ile ilgili yazdıklarında, Shipman’ın annesinin ölümünün hemen ardından şiddetli yağmur altında memleketi Nottingham dolaylarında kilometrelerce koştuğu bilgisi mevcuttur. Her ne kadar bunu, Harold Shipman’ın durumun vahametinden umutsuzca bir kaçışı olarak yorumlamak cezp edici olsa da Harold’ın koşusu aynı zamanda annesinin ölümünün ardından yeni bulunmuş bir yaşama gücünü veya yeni bir yaşam algısını işaret ediyor olabilir (Leader, Delilik Nedir?)

“Muhteşem güzellik gibi bilinemez”

Bono’nun aile geçmişi hakkında çok bilgimiz yok; keza Bono’nun kendisi de annesiyle ilgili sadece birkaç adet anıyı hatırladığını söylüyor. Fakat bu birkaç anı “Iris” şarkısında kendine yer bulmuş, albüm kapağındaki notta yansıtılmış. İşte tüm bunlar, arkasından anlamlı bir şeylerin gelebileceği başlangıç noktalarıdır.

“Iris kumsalda oynuyor
Çocuğu kuma gömüyor
Iris diyor ki ben onun ölümü olacağım
O ben değildim”

Psikanalize aşina bünyeler için defin işlemine yapılmış atıf, yüksek ihtimalle ilgi isteğine işaret ediyor. Lakin, özellikle sadece defin sahnesinin üzerinde durmak yerine, kum sahnesini annesinin ölümüyle kesişen başka bir olayla bağdaştırabiliriz. Albüm kapağındaki yazısında Bono, annesinin ölümünün hemen ardından gelecekte eşi olacak Ali ile 14 yaşındayken tanıştığını hatırladığını belirtiyor. Keza Bono’nun yaşı, annesi öldüğünde 14’tü.

“Ali ile 14 yaşındayken tanıştım ama onu daha öncesinden biliyordum. U2’ye katıldığım ay benimle dışarı çıkmayı kabul etti. Dublin’in kuzey kıyılarında, muhteşem güzellik gibi bilinemez tepeler vardır. Genç bir erkeğin sevdiği kızla yaz mevsimindeki suç mahalline tekrar geldiği kışlarda daha da güzel olan sahil kasabalarına ev sahipliği yapar…”

Albümün ismindeki “Innocence” (Masumiyet) ile bağlantı kurabileceğimiz, son satırdaki suç mahalli atfını ve “Iris” şarkısının yukarda gördüğünüz son mısralarında hissedilen, Bono’nun annesinin ölümünden sorumlu olmadığına dair itirazlarını bir kenara bırakırsak, Dublin’deki kum tepelerinin, annenin ve gelecekteki eşiyle tanışmasının anlamlı bir bağ oluşturduğu görülüyor. İşte bu incelememizi daha ilginç hale getiriyor.

Bono’nun yayımlanmış röportajlarından, yukarıda bir bölümü verilmiş şarkı sözünde geçen annesinin anısı için tarif ettiği kum tepelerinin aynı kum tepeleri olduğunu anlıyoruz. Hewson ailesinin kısa aralıklarla Dublin’in kuzey kıyısını ziyaret ettiğini biliyoruz, zira bu noktaya sonra tekrar değineceğiz. Dolayısıyla, elimizde kum tepeleri, Bono’nun annesi ve gelecekteki eşi arasında oluşmuş bir yakınlık var ki bunlar üç tabaka üzerine kurulu:

Geçici yakınlık: Bono’nun eşi Ali’yle, Bono’nun annesinin öldüğü yıl tanışması.

Coğrafi yakınlık: Ali ile ilk buluşmasının kum tepelerinin olduğu yerde gerçekleşmesi. Bono’nun orayı “muhteşem güzellik gibi bilinemez” olarak tarif etmesi.

-Düşünsel yakınlık: Fazla analitik bir yorumlamaya gitmeden, en azından annesinin defni, yukarıdaki şarkı sözlerinde anlatıldığı gibi annesinin onu gömdüğü kumsal ve ilerde eşi olacak kız arkadaşını ilk buluşmaya götürdüğü kum tepeleri arasında bağlantı sağlayan ilişki zincirini ayırt edebiliriz.

2003 yılında Michka Assayas adlı bir gazeteci Bono ile röportaj yaptığında ona annesinin cenazesiyle ilgili sorular sormuştu. Çok ilginçtir ki Bono’nun annesinin ölümüyle ilgili bağlantı kurduğu her şey, Dublin kıyısındaki aynı kum tepelerinin bulunduğu sahneye çıkıyor. Röportajdan bir kesit şöyle:

“Assayas: Çocukluğunuzla ilgili her konuşmanızda sanki her şey bir sisin ardından çıkıp geliyor. En net anınız annenizin cenazesi kuşkusuz…

Bono: Evet, ben yalnızca düşünmeye çalışıyorum. Kumsalda Rush denilen bir yerde büyükbabamın bir vagona sahip olduğunu da net bir şekilde hatırlıyorum.

Assayas: Aa, evet. Bu hikâyeyi anlatmıştınız.

Bono: Kumsalı ve kum tepelerini hatırlıyorum ve de etrafta dolandığımı.” (Michka Assayas, Bono’nun Odasında)

Röportajın ilerleyen bölümlerinde Assayas, Bono’nun anısıyla ilgili daha çok bilgi açığa çıkarıyor:

“Assayas: Çocukken sizin ve ailenizin tatillerini boş bir arazide bulunan bir karavanda geçirdiğinizi okumuştum. Arazi imara açılınca orda daha fazla kalmanıza müsaade edilmedi diye biliyorum.

Bono: Dublin’in kuzey sahilinde kum tepelerinin olduğu yerde büyükbabama ait olan bir vagon vardı. Oraya gittiğimizde çocukluğumun en sıra dışı olaylarından biri olmuştu. Araziyi büyükbabama satan çiftçi ölmüştü. Çiftçinin oğlu satış sözleşmesini istiyordu, tabi büyükbabamda yoktu. Çünkü nakit para karşılığında satın alınmış bir araziydi, o yüzden çiftçinin oğlu büyükbabama oradan ayrılmasını söyledi. Büyükbabam gitmedi. Adam buldozerle vagonu ezdi. Çocukken yaşadığım olağanüstü bir olaydı. Seraya taş attığımı hatırlıyorum. Çok öfkelenmiştim.” (Assayas, a.g.e)

Daha fazla yorum yapacak yeterli malzememiz olmasa da en azından daha ileri bir bağlantı olarak kum tepeleri ve büyükbaba arasındaki ilişkiye dikkat etmekte fayda var. Burada bahsedilen büyükbabanın, Bono’nun annesinin, mezarında yere yığıldığı kendi babası olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak baba ölümüyle kurulan bağlantı bu hikâyede tekrarlanıyor. Öyle ki, çiftçinin babasının ölümü kum tepeleri üzerinde gerçekleşen yıkımın tetikleyicisi haline geliyor.

Elimizde daha fazlası yokken ancak buraya kadar ilerleyebiliyoruz. Fakat en azından, kişinin annesinin ölümü gibi -bilinç düzeyinde olmasalar dahi ki o zaman bunu psikanalistler irdelemek zorunda olurdu- önemli olayların yaratı çalışmalarında bulunan bağlantılarla nasıl iç içe geçmiş olduğunu görebiliyoruz.

Anlatılan, şarkı olmayan hikâyeler de var.

Yazan: Owen Hewitson
Çeviren: Merve ERDOĞDU

Kaynak: LacanOnline

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.