1955’de yayınlanan Patricia Highsmith’in Yetenekli Bay Ripley‘i, serinin beş kitabının ilki ve büyüleyici ama nihilist Tom Ripley, tüm psikopat özellikleri ile gizemli bir karakter. Cinayet işleyebilecek ve büyük ölçekte aldatabilecek yeteneğe sahip. Kötülüğü, zekâsı ve daimi karizması ile dengeleniyor ve zengin, sanatçı ve entelektüel hayat stiline karşı bir tutkusu var. Anthony Minghella’nın 1999’daki film uyarlamasında, bukalemun karakterimiz seslerini ve imzalarını taklit ederek diğer insanları canlandırıyor; naçiz kökenlerini saklamak için kendisi hakkında yalan söylüyor; arkadaşlığı bozulma eğilimine girdiğinde ona en yakın olanlara saldırıyor ve köşeye sıkıştığında sırlarını muhafaza etmek için cinayete kalkışıyor. Filmin henüz giriş sekansında ekranda Yetenekli görünmeden önce Bay Ripley’in arkasında sıfatlar dizisi sıralanıyor: Gizemli, arzulu, ketum, mutsuz, yalnız, sıkıntılı, perişan, âşık, müziksever, becerikli, zeki, güzel, hassas, alıngan, lanetli ve tutkulu. Bu kelimeler hiç soğukkanlı bir katili anlatıyormuş gibi geliyor mu?

Highsmith’in harika romanı Tom Ripley’i cani bir kahraman olarak görüyor olsa da, manipüle edici yazı stilinin onun anti-kahraman görünümünü belirlemesiyle hikâye akıyor. Genellikle, yazarın izleyiciyi, bu vicdansız karaktere inandırıcı ve akıllıca yazılmış nesir vasıtasıyla nasıl sempati duymaya ikna ettiği konusunda sorgulamalar var ve tıpkı Ripley’in şüphelerden ve yakalanmaktan kaçmak için inanılmaz yalan ağı sayesinde çevirdiği dolaplar gibi, olaylar dizisi de Avrupa’yı dolaşıyor. Bir bakıma hikâyesi, herhangi birimizin başlangıçta Ripley’in olduğu gibi “normal” bir insandan cinayet işleyebilecek birine dönüşebileceğini söylüyor. Ama onun Ripley’in kötü niyetinin betimlemeleri, cinayete yol açan kendini koruma içgüdüleriyle davranmasına sebep olabilecek kadar ileri gidiyor. Yazarın Ripley’i insanları öldürüyor çünkü kıskandığının yerinde olmak istiyor ve onun plancı aklına göre cinayet bir çözüm. Romanda Ripley’in hainliğine şüphe yok, Ripley’in duygusal olarak çökmüş bir varlıktan öte olmadığıyla ilgili bir görüş yok ve Highsmith’in edebi deneyinin, romandan ilgi çeken anlatımlı muallâk bir gerilimin ötesinde bir noktaya yükseldiğine de itiraz yok.

1999’daki filmde Minghella’nın kamera arkasında olmasıyla Ripley’in savunmasız, sevecen bir canlandırması var ve Matt Damon bu en girift ve en etkileyici performansıyla başrolde. Bu sıfatların ikisi de, yoksun bir adam için beklenen sondan ziyade Ripley’in talihsiz trajediyle suça girişini temsil ediyor. Minghella’nın uyarlaması Ripley’i, onu diğerlerinden ayıran kopuklukları, dürtüleri ve arzularına boğulmuş ama hala arkadaşlığa olan umutsuz özlemini besleyen birine doğru yontuyor. Film boyunca Ripley’i asla yolunu kırıp geçiren bir canavar olarak görmüyoruz; Ripley’in içine düştüğü kaçınılmaz sonda bile. Ekranda görmesek bile nihayetinde kaderi olan şey ümitsiz bir katil olmak. Highsmith’in ellerinde Ripley bir fırsatçı; Minghella’da karakterin karışıklığı ise basit bir şekilde özetlenemez. Minghella’nın Yetenekli Bay Ripley’i  çok daha komplike bir karakter çalışması. Hem şüpheli hem acı verici ve bu da izleyiciler için kahraman ile derinden empati yapabilmeyi sağlıyor.

Filmin başlangıcında Tom Ripley New York’da acınacak haldeki bir bodrum dairesinde yaşıyor ve üst sınıfı yukarıdan aşağı süzerek onu imreneceği bir pozisyona sokan tuvalet refakatçiliğinin âlemindeki diğer tuhaf işleri ile hayatta kalmaya çalışıyor. Lüks bir Manhattan partisinde piyano çalabilmek için Princeton Üniversitesi ceketi ödünç alıyor. Katılımcılar arasından zengin bir çift olan Greenleafler Tom’un Princeton mezunu oğulları Dickie’yi tanıması gerektiğini düşünüyorlar. Tom kendini, bunu onaylarken ve hemen sonra İtalya’dan Amerika’ya oğullarını geri dönmeye ikna etmek için Bay Greenleaf’in 1,000$ teklifini kabul ederken buluyor. Nihai tanışmalarını kolaylaştırmak için Dickie’nin caz sevdiğini öğreniyor, pek heyecan duymuyor olsa da Tom caz efsanelerini araştırıyor. Gemisi İtalyan limanına yanaştıktan sonra Tom başka bir yolcu olan zengin Meredith Logue (Cate Blanchett) tarafından boş bir sohbete tutuluyor. Kadın ona ismini soruyor ve bir içgüdü ile cevabı veriyor: Dickie Greenleaf. Bu yalan Princeton ceketi numarasından dahi daha iyi tasarlanmış bir yalan değil ama şimdiden palavraları yığılmaya başlıyor.

Tom Mongibello’ya (hayali bir İtalyan kasabası) vardığında plajda güneşlenen Dickie (Jude Law) ve nişanlısı Marge Sherwood (Gwyneth Paltrow) ile tanışma fırsatı yaratıyor. Dickie Tom’u hatırlamayarak başından savıyor çünkü ona göre: “Princeton sis gibidir… Amerika sis gibidir.” Çok geçmeden Tom, Dickie ile Marge’a öğle yemeği için katılıyor ve süreç içerisinde yalanı sürdürebilmenin en iyi yolunun bir parça doğruyu itiraf etmek olduğunu anlıyor. Ne yeteneklerinin bulunduğu sorulduğunda Tom “İmzaları kopyalamak. Yalan söylemek. Neredeyse herkesi taklit edebilmek.” diye cevap veriyor. Bunu Dickie’nin babasının taklidini yaparak gösteriyor ve Bay Greenleaf’in planını esrarengiz bir canlandırma ile itiraf ediyor: düşük, pürüzlü ve emin bir ses ile Dickie’nin babasının yaptığı gibi kendini göstererek “Tom, oraya gitmeye ikna olup onu geri getirebilir misin?” diyor. “Eğer İtalya’ya gider ve oğlumu eve gelmeye ikna edersen, sana 1,000$ ödeyeceğim.” Bu seyahatin amacını taklit yolu ile Dickie’ye itiraf ederek onun dostluğunu kazanıyor ve Dickie’nin çekiciliğini onun içinde olduğu güzel hayatla keşfettiği bu kıskançlıkla korunan manevi zincirin bir halkası oluyor.

Tom Dickie’nin, sahte de olsa onun caza olan aşkını öğrendiğinden emin oluyor ve bu noktada Dickie’nin caz kulüpleriyle olan çekiciliğinin eklenmesi de yetmezmiş gibi Dickie ve Marge yeni toy Amerikan gezgin arkadaşlarını İtalya’nın bütün ihtişamına maruz bıraktıkları bir dostluğun başlangıcı oluyor. Tom Dickie’nin çekiciliğine kapılıp gidiyor. Dickie’nin yerli bir kız olan Silvana ile ilişkisinin farkına vardığında dahi. Yerel caz kulübünde şarkı söylemek için beraber Napoli’ye gidiyorlar, sahnede müzik yapıyorlar ve sonra Dickie banyo yaparken satranç oynayarak özel bir an paylaşıyorlar. Ama Dickie çabucak yeniden arkadaşlığa geçiyor. Tom’dan önce, bir yerli olan Fausto da Tom’un gelmesinden kısa bir süre sonra görünmez olmuştu. Ve çok geçmeden Dickie ve Tom’un arkadaşlıklarının parlak ışığı Roma seyahati sırasında Freddie Miles’ın (Philip Seymour Hoffman) gelişi ile sönüyor. Kibirli tiksindirici bir elitist olan Freddie gerçekten Dickie’yi çalıyor ve onu Tom’a karşı sürüyor veya en azından Tom’un Dickie ve Marge’ın İtalyan kaçamaklarına nasıl dadandığını vurguluyor. Marge “Dickie’nin olayı—sanki güneş üstünde parlıyor ve muhteşem oluyorsun, sonra seni unutuyor ve soğuk, çok soğuk oluyor.” diye açıklıyor.

Dickie’nin son reddedişi, gözlerini Dickie’ye diktiğinde ya da arkadaşlıklarının gücünü onaylamak için girişimlerinin umutsuz belirtilerinde daha önce hissettirdiği Tom’un karasevdaya tutulması sonucu oldu. Dickie Tom’dan uzun süredir şüpheleniyordu ve sonunda San Remo’da ona Princeton’a gidip gitmediğini sorarak karşı koyuyor. Tom’un bu sondan bir önceki numarasında Princeton’a hiçbir zaman gitmediğini ve aslında cazı da sevmediğini itiraf ediyor. “Onu sevmeliydim. Senin yaşam şeklin hakkındaki her şeyi sevmeliydim. Bu büyük bir aşk macerası.” diyor. Dickie, Minghella’nın senaryosunun Tom’un “aşkının itirafı” dediği bu sözleri duymuyor veya duymamayı seçiyor. Şüphesiz Tom âşık ve en azından Dickie bunun bilinçli olarak farkında. Daha sonra küçük bir motorbotla San Remo’da yeni bir daire bakarken Dickie Tom’a onun Amerika’ya dönmesini istediğini, “sülük” ve “oldukça sıkıcı” biri olduğunu söylüyor. Dickie’yle olan son numarasında Tom yüreğindekileri döküyor, aşkını itiraf ediyor ama Dickie onu reddediyor ve aşağılıyor. Ve ardından gelen hararetli tartışmada Tom saldırmaya başlıyor ve kendisinin bile şaşırdığı bir hareketle Dickie’ye kürekle vuruyor. Dickie misilleme yapıyor ama şimdi Tom bunu yapmak zorunda, panik içinde ve ağlamaklı bir şekilde aşkını öldürüyor. Sahne yatıştıktan sonra, onu Akdeniz’in derinliklerine göndermeden önce Minghella’nın kamerası yukarıdan Tom’un, Dickie’nin kanlı bedenini kucakladığı anı yakalıyor.

Filmin başlarındaki sahnelerinde Tom, hızlı düşünme ve aldatmadaki ustalığına kendi de şaşırmış gibi gözüküyor. Minghella’nın ekrandaki hikâyesi Tom’un niyetini kabul etmekte direniyor. Her zaman planları Dickie Greenleaf olabilmek için mi yaptığını, yoksa sadece Tom’un keyfinden mi böyle hareket ettiğini bilemiyoruz. Filmin ilk kısmındaki ilginç bir sahnede de plajdaki yapmacık koşudan önce Tom, Dickie ve Marge’ın yüzmelerini izlediği sırada İtalyancasına çalışırken görülüyor. “Questo e la mia faccia… Bu benim yüzüm,”  cümlesinin ezberini yapıyor. Sonra “Questa e la faccia di Dickie” (Bu Dickie’nin yüzü) Tom bu cümleyi İngilizce tekrar etmiyor ama şaşılacak şekilde bunu sadece İtalyanca söylüyor. Bu sahnede bir belirsizlik var. Tom başından beri onu öldürüp Dickie’nin yerine geçmeye mi niyetli veya daha çok ona saplantı derecesinde hayran olduğundan dolayı mı yaptıkları? Dickie’nin ölüm anının duygusallığı ve çılgınlığı bizi ikinci bir sonuca götürüyor. Minghella ayrıca, Ripley’in istediği şeyi niye istediğini bilmediğini öne sürüyor, olanları tasarlamamıştı ama kendini dolap çevirirken buluyor ve sebebini anlayamıyor. Ripley en nihayetinde hepimizin yaptığı gibi arzuladığı şeye ulaşmak istiyor, ama arzuladığı şey ne?

Tom, olduğu ve olmak istediği kişi olarak ikiye bölünmüş. Büyük kapsamalar ve beyanlar olmasa da Tom’un cinselliği tam olarak bir homoseksüellik ama içinde bulunduğu düzende homoseksüellik açık şekilde yaygın değil ve genellikle hoş karşılanmıyor. Tom bir yabancı olarak “normal” bir heteroseksüel olan, onun fantezilerini karıştıran ve ayrıca güçlendiren Dickie gibi olmak istiyor. Yani kimsesiz olan Tom da “normal” olmak istiyor. Onun cinsel kimliği filmdeki birkaç olayla sorgulanıyor. Mesela Chet Baker’ın “My Funny Valentine” yorumlamasını dinlerken. Ama şarkı söyleyenin bir kadın mı yoksa erkk mi olduğu net değil; Dickie’nin yanında caz kulübünde şarkıyı yorumlamasını sağlayan belki de şarkının bu belirsizliğidir. Az sonra o ve Dickie’nin samimi satranç oyunu, ailelerinin tek çocuğu olmalarından bahsetmeleriyle aniden bitiyor. “Bu ne anlama geliyor?” diye soruyor Dickie. Minghella’nın senaryosunun dikkati çektiği şekilde burada Tom biraz fazla uzun bakıyor ve “Bu, asla kimseyle banyomuzu paylaşmadık anlamına geliyor. Ben de girebilir miyim?” diyor. Dickie banyodan çıktığında, sadece banyo suyunda ısınmak istediğini söyleyen Tom, bakışı yakalanana kadar Dickie’nin aynadaki çıplak bedenine odaklanıyor, sonra birdenbire gözünü kaçırıyor ve sahne bitiyor.

Kesinlikle Tom ve Dickie arasındaki yakınlık kardeşçe bir dostluk olarak yorumlanabilir, her ne kadar böyle bir okuma Tom Ripley karakterindeki pek çok aşamayı göz ardı edecek olsa da. Belirtildiği gibi Minghella’nın senaryosu beyanlarda bulunmuyor ama hatırlayın ki Tom da bu seviyede aldatabilmek için henüz yeni; yol boyunca öğreniyor ve homoseksüel arzularının peşinde koşmakta ise henüz çok çok yeni. Kuşkusuz Tom asla gerçek bir homoseksüel hareket yapmıyor ve böylece arzuları kendi için bile belirsiz kalıyor; bu basamakta tek bildiği ise ne hissettiği. Asla bir kadın cazibesinin peşinden koşmasa da Tom kadınları uyum sağlamak için gerekli görüyor. Dickie’ye motorbottaki talihsiz teklifi sırasında Marge’a “Marge Problemi” diye atıfta bulunuyor ama daha ileride, Dickie’nin gidişi sonrasında eğer kendisinden şüphelenmeye başlarsa diye Marge’a aşkını itiraf edecekmiş gibi görünüyor. Roma’da Dickie’nin, o ve Marge’ın ayrılık dedikodularını öğrenen Meredith ile başka bir çatışması var; Dickie ile olan atraksiyonları net ama Tom buna sadık kalmıyor—bunun yerine onun etrafında dolaplar çeviriyor ve Marge ile henüz işlerinin bitmediğini söylüyor. Tom Meredith avantajını kolayca alabilecek olsa da buna ihtiyacı yok ve daha da önemlisi bunu istemiyor. Kadınlar ‘normalliğinin’ koruması oluyor, oysa Tom’un Atman’ı homoseksüellik, sevdası da sadece erkeklere karşı. Ancak kitaplarında ve sonraki yorumlarında Highsmith, Tom Ripley’in herhangi bir açıdan açık şekilde cinsel bir varlık olmadığını belirtti ve eğer bir tanım yapılmak zorundaysa bunun biseksüellik olacağını ama kesin tanım olarak aseksüel denilebileceğini söyledi. Minghella uyarlamasında Tom’un homoseksüelliğinin güvenli bir şekilde var olduğundan bastırılması gerektiğini ima ederek karakteri zenginleştiriyor. Bu da sonunda karakterinin seçimini, yıkıcı ve acımasız olan bu dünyadaki bireyselliğin belirtilerini gösteren nitelikte kılıyor.

Tom’un arzusu, Tom Ripley kimliği altında elde edemeyeceği şeylere yoğunlaşmış: kültürlü, sosyal olarak kabul edilmiş ve zengin. Oysa kendisi bunların hiçbirine sahip değil. Dickie’ye bir ilişki teklif ederken onun bir tuzu kuru olarak fantezi dünyasıyla Atman’ının arzularıyla bağlantı kurmayı umuyor ve bu nedenle açık şekilde homoseksüel ama görgülü bir ilişkiye tutulmuş. Tabi ki bu ilişki asla gerçekleşmiyor. Sonuç olarak Marge Tom’a aynı şekilde homoseksüel olan Peter Smith-Kingsley’i (Jack Davenport) tanıştırdığında, Tom Atman’ı ve zengin fantezisi ile başka bir potansiyel kavuşma görüyor—bu daha anlamlı çünkü Peter Tom’u olduğu gibi kabul edecek. Ama vakti geldiğinde onların birleşmeleri bizi filmin trajik sonuna götürecek. Dickie’nin ölümünden sonra Tom’un yalanları bir palavralar dizisi yaratıyor. Roma’da otellere giriş yaparken Dickie’yi canlandırıyor ve ayrıldıklarını ima eder şekilde Marge’a Dickie’nin adı altında mektuplar yolluyor. Planı doğrultusunda Dickie’nin arkadaşları, ailesi ve kaçınılmaz polis sorgulamalarında yalanlar söylerken, Tom Dickie’nin ölümü için sahte bir intihar notu uyduruyor ve şüpheyi bitiriyor. Güçlü bir hetero olan için Freddie Miles’ı da tehdit ediyor ve kendini paranoyası kederli bir histeri boyutuna ulaşan Marge ile karşı karşıya buluyor. Bütün yarım kalmışlıklar bağlantılı gibi gözüküyor. Tom yetenek ve şansın eşit şekilde yardımı ile kaçmayı başardı, kendini Peter’da buldu. Birkaç önemli etkileşimi paylaştılar ve finalde o ve Peter Yunanistan’a giden feribotta iken onların kimyaları tam teşekküllü bir aşk ilişkisinin zirvesinde. Ama sonra Meredith, Tom’u Roma’dan Dickie olarak tanıyan bir aile ile gözüküyor. Aynı gemide hem Tom hem Dickie olamayacağından trajik şekilde, zayiatın en düşük seviyede olacağı kimliğini seçiyor: Dickie Greenleaf.

Onun öncesinde film, izleyici sembolizmle daha iyi anlıyor olsa da Tom’un bir şekilde her şeyi Peter’e itiraf ettiğini gösteriyor. “Her ne yaptıysan, korkunç olsun, acı verici olsun, şimdi anlam kazandı, değil mi? Yani kendi aklında. Senin kötü bir insan olduğunu düşünen kimseyi görmedin” diyerek Tom kendine itirafta bulunuyor. Suçluluğun ağırlığıyla ezilirken kendi kötü fiillerini göz ardı etmiyor; onlar hep yanında geliyor. Berbat şeyler yapmış olsa da sadece yansıması ile bunun farkına varabiliyor. “Tek yaptığın yalnızca geçmişi alıp, onu bodrum katta bir odaya koyup, kapıyı kilitleyip ve asla oraya girmemek değil mi? İşte yaptığım bu,” diyor. Peter dinliyor, anlıyor ama olmuyor. “Ve sonra özel biriyle tanıştın ve tüm yapmak istediğin onlara anahtar atıp aç şunu ve gir içeri demek—ama yapamadı, çünkü bura karanlık, cinli bir yer ve biri buranın ne kadar çirkin olduğunu görebilir…” Tom filmin sonunda gerçek mutluluk için tek umudu olan Peter’ı Meredith ile ilgili kritik yalanının yakalanmasından kurtulabilmek için öldürmek zorunda kaldığında,  ‘karanlık bodrum’ metaforuna dönüyor. “O bodrumda sıkışıp kalacağım, değil mi? Bu benim…” -burada lanet demek istiyor- “İğrenç… Yalnız, karanlık, her kimsem, her neredeysem öyle yaşadığım ve kimsenin beni bulamayacağını bildiğim bir yer.” Tom’un final düşüşü kendi kendini tetiklemesiyle durumsal ama bir o kadar da trajik. Minghella muhteşem şekilde empatimizi Tom’a uyarlıyor, gözleri yaşlarla dolu, Peter’ı boğazlayarak öldürüyor.

Bir umutla Tom’un muhafaza ettiği kendisinden son parça da final sahnesinde kayboluyor; Peter’in ölümüyle Tom Ripley de ölüyor, kimliği dış dünya için düzgünce inşa edilmiş bir görünüş bırakan bu intihar eylemi ile karanlık bodruma kilitleniyor. Kalan tek şey ise izleyiciyi Tom’a bağlayan ve Yetenekli Bay Ripley’i güçlü bir trajedi yapan pişmanlığı. Minghella’nın işleyişi ve Damon’ın performansıyla Tom’un işlediği her suç karakterin ikilemini gösteriyor. Filmin açılış cümlelerinde ima edildiği gibi: “Eğer geri dönebilseydim. Eğer her şeyi silebilseydim. Kendimle başlardım. O ceketi ödünç almakla başlardım…” Ama filmde Tom kendi kişiliğinin çoğunu yok etmeye zaten başlamıştı. Müzik aşkını ele alalım. Tom’un Manhattan partisinde opera şarkıcısı olarak klasik piyano çalmaya bayıldığını ilk sahnelerden itibaren görüyoruz ama araştırmaları boyunca cazı onun üstene koyuyor. Yine Roma’da Meredith’le gittiği operada sahnedeki yapımın güzelliğinden Tom’un gözlerinden hakiki gözyaşları dökülüyor, hâlbuki Tom’un öğrendiği caz aşkı daha çok Dickie’ye olan aşkının belirtisi gibi. Tom sürekli kendiyle bir kavgada. Karakter dürtüsel arzularla ve daha sezgisel arzularla ikiye bölünmüş durumda. Ama ne kadar yalan söylerse kendi Atman’ını o kadar mahvediyor. Parçalanmış, kendine zarar veren ruhlu Tom Ripley yorumlaması Highsmith’in kitabının tüm uyarlamalarında bu şekilde olmasa da karakter Minghella ve Damon’ın ellerinde entrikacı bir vaka haline geliyor.


1960’da Fransız film yapımcısı René Clément ve yardımcı yazarı Paul Gégauff onun kitabını Plein Soleil (Kızgın Güneş) olarak uyarladı. Bu hikâyenin Tom ve Dickie’nin (burada Philippe olarak geçiyor) önceden arkadaş olmalarıyla başlayan başka bir versiyonu. Clément’in filminde Tom, Philippe’i öldürmek ve kimliğini çalmak için en başından beri dolaplar çeviriyor. (Philippe’e itiraf ettiği bölümün ustaca oynanmış bir sahne olduğu da gerçek) Motivasyonuyla önce açgözlülük yapıyor, sonra dairesine de göz dikiyor ve nihayetinde Marge’a olan ilgisiyle tamamlanıyor. Clément’in filmi daha çok Highsmith’in kitabındaki gibi çözülüyor, soğukkanlı bir seri katil olmanın artılarını ve eksilerini yavaş yavaş öğrenen biri anlatılıyor. Buna karşın Clément herhangi bir biçimdeki cinsel belirsizliğe karşı direniyor; üstelik Highsmith’in işaret ettiği aseksüelliğe karşı karakterin içinde bulunduğu heteroseksüelliği tartışıyor. Minghella’nın giriş sekansında kullandığı saydam renk bölmelerinin Clément’in filmindekilerle benzerliği dışında, iki uyarlama arasında çok az benzerlik var. Minghella’nın versiyonu kendini sivriltiyor çünkü filmde hiçbir şey net değil. Tom’un sıklıkla yaptığı şaşkın hareketleri ve arzuları ona ihanet ediyor; dürtüleri sabıkalı elini, bıraktığı izleri silmesi için bir stratejiyle değil ama dürtülerine karşı tepki olarak zorluyor. Dürtüsel yalanlar söylediğinde bu böyle, diğerlerinin sebebi ise bir strateji ustası olması. Tom her zaman kim olduğunu ve kim olmak istediğini bilemese de yine büyüleyiciliğin koruyor çünkü bu anlaşılmaz kişiliğin arkasında derin bir duygusal merkez bulunuyor.

Yetenekli Bay Ripley Minghella’nın En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo Oscar Ödülü dâhil anında takdirini aldığı The English Patient filminin ardından geliyor. Genele vurunca bu film ödüller kervanında daha az ilgi toplamış olsa da bu filmle de başka bir En İyi Senaryo adaylığı daha aldı. Evrensel beğeni kazanmış bu eseri, öyküsüyle kanınıza giren karmaşık ve empatik bir karakter çalışmasına çeviren esere reaksiyonlar olumluydu ama nispeten azdı. Gişe rakamları da karlıydı ama herhangi bir rekor kırılamadı. Yine de Minghella’nın yönetmenlik yeteneklerine ve yapımın cilalı sunumuna itiraz edilemez. Onun sürükleyici mizanseni 1950’lerin İtalyan manzaralarını hissettiriyor. Göz alıcı kıyafetler ile insanlar ve lezzetli yapım, izleyicinin hikâyeye dalmasına değiyor ve bu karakterleri işleyişi tüm ekibin kişiliklerinin zenginleşmesini sağlıyor. Ayrıca Minghella’nın ekibine aldığı arkadaşları The English Patient’dan sonra yine 2003’deki Cold Mountain ile yönetmenleriyle yeniden bir araya geldi: sinematograf John Seale, kostüm tasarımcıları Ann Roth ve Gary Jones, besteci Gabriel Yared ve editör Walter Murch.

Ayrıca Minghella ekibinin her bir üyesini onların kariyerlerinin kritik noktalarında buluyor. Bazıları kendilerini yıldız yapan Oscar zaferlerinin hemen evvelinde veya az ötesinde ve diğerleri de kendilerini gişe kıymetlisi yapacak şöhretin hemen gerisindeydiler. Bir yıl önce Shakespeare in Love ile Oscar kazanan Gwyneth Paltrow destekleyici kadronun belki de en beğenileniydi. Cate Blanchett de aynı yıl ödüle Elizabeth ile aday oldu ama  Paltrow’a kaybetti. Fakat onun aşikâr yeteneğinden faydalanmak için Minghella Meredith rolünü genişletti. BAFTA kazanan ve Dickie performansı ile Oscar’a aday olan Jude Law, Gattaca ve David Cronenberg’in eXistenZ’ında gözden kaçan rollerde görülmüştü. Philip Seymour Hoffman ise Capote ile Oskar kazanmasından yıllarca uzak olduğu halde 1999’da P.T. Anderson’un Magnolia’sında da rol aldı. Ve ayrıca Jack Davenport da en ünlü rolü olan Pirates of the Caribbean üçlemesindeki Norrington’dan birkaç yıl gerideydi. Filme şimdi yeniden bakınca yıllar sonra bu aktörler modern sinemadaki en iyi sanatçıların arasına yerleşmiş, bu da Yetenekli Bay Ripley’in  hak ettiği kadar takdir edilmediğini tekrar tekrar doğruluyor.

Matt Damon bile sadece birkaç yıl önce yıldız statüsünde görülmeye başlansa da geçmişine bakacak olursak 1997’de The Rainmaker ile etkileyici başrol başlangıcını yaptı, Oscar kazanan yapım Good Will Hunting ve devamındaki rollerinde ise Saving Private RyanRounders ve Dogma filmlerinde yer aldı. Minghella’nın filmi öncesiyle ve sonrasıyla Damon’a en cüretkâr ve en çok yönlü rolünü sağladı. Bu performansının Oskar adaylığı dahi alamaması, Akademi Ödülleri seremonilerinin geçmişle bağının nasıl kopuk olduğunu gösteriyor. Bir aktör olarak en çok Bourne ve Ocean’s üçlemeleri gibi gişe başarılarıyla ilişkilendiriliyor olsa da, Tom Ripley’e inanılmaz bir derinlik enjekte etmiş. Damon’ın performansını boş olarak görmek kolay olsa da, bu dıştan boş görünüm karakterin aldatıcı doğasının bir parçası; diğerlerinin karakteristiklerini emebilmek için dıştan boş görünüşünü, çocuksuluk ve tecrübesizliğini muhafaza ediyor. Ama Damon vasıtasıyla Tom Ripley’in paramparça iç psikolojisini de gözlemleyebiliyoruz. Bir kere, Damon hassaslığını ve karışıklığını, kırılganlığını ve ikiyüzlülüğünü, duygu karmaşasını ve umutsuzluğunu zaptedebiliyor. İnişleri ve çıkışlarını ustalıkla sergilediği bu performansını, Tom’un Dickie ve Peter ile olan samimi sahnelerinin arkasındaki anlamları ve nüansları sinefiller tartışmaya devam edecek gibi görünüyor.


Minghella 2008’de öldüğünde kendine ait sadece iki elin parmakları kadar filmi olsa da,  çoktandır David Lean gibi heybetli film yapımcıları ile kıyaslanıyor. Romanları başka türlere uyarlama kapasitesini, tarifsiz bir görsel olan sinema filmi The English Patient’ın sonrasındaki her filmiyle gösterdi. Onun dramatik giriftliği ve inancı izleyicisine göre, çakmak çakmak gözlü bir sabıkalı kahramanı keşfeden bir film olan Yetenekli Bay Ripley’den daha büyük olmamıştı. Minghella, Tom’un manevi karanlığından kaçış umudu olmadan filmi bitiriyor; her ihtimalde Tom öldürmeye, yalan söylemeye devam edecek ve sonunda bu sonuç bize derin bir mutsuzluk hissi bırakıyor. Minghella, Highsmith’in romanının gerilim boyutlarını daha çok manalı ve bir duygusal arapsaçı deneyimine geliştiren güzel, karışık ve şüpheli bir hikâye yaratıyor. Damon’ın performansı ve Minghella’nın yorumuyla, Tom Ripley’in yalan ve cinayetlerinin her birinin duygusal bir samimiliği oluşuyor ve kendisinin inandığı kadar bizim de Tom’un yalanlarına inanmak istediğimiz bu kendini mahvetme hikâyesindeki ezici olaylar gayet inandırıcı, gayet ilgi uyandırıcı. Ve Tom özenle inşa ettiği fantezilerine kapıldığında, sonuç karakter için olduğu kadar izleyici için de yürek parçalayıcı oluyor.

Yazar:    Brian Eggert
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: deepfocusreview

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.   

Yazar:

Ben Ömer Murat Urhan. Ankara’da ailem ile yaşıyorum. Keşfetmeyi seviyorum. Elime ne geçerse okurum. Bizi okumanın kurtaracağına inanırım. Her dönem, hiç gitmediğim bir yere gitmeye gayret ediyorum. Yer değiştirmeyi severim. Mühendislikteki hocalarım olsa yer değiştirmek değil deplasman yapmak derlerdi. Ben demeyeceğim. İnanın bıktım onlardan. Ben sanata inanıyorum.