Organlarımızın pek çoğu onarılabilir makineler olarak görülebilir. Neden ruhsal hastalıkları basitçe beyni onararak tedavi edemiyoruz?

Ruhsal bozuklukları tedavi etmedeki anlayışımız hala ilkel. Bu neden böyle? Toplumumuz üzerindeki yük oldukça fazla. Kadınları 1/4’ü hayatlarının bir bölümünde depresyon atağı geçirecekler (erkeklerde bu oran 1/8). Bunların çoğu hiçbir zaman doktora ulaşamayacak veya tedavi edilemeyecek. %40’ı, reçetelenen ilk antidepresan tedavisine yanıt vermeyecek, %60’ı da ikinci antidepresan tedavisine. Şizofreni hastaların yarısı daha iyi olacaklar ve makul bir yaşamları olacak, diğer yarısının hastalıkları tekrar edecek ve hiçbir zaman önceki hallerine dönemeyecekler. Anoreksiya nevroza oransal olarak diğer ruhsal bozukluklara göre daha çok hastayı etkiliyor. Ama ruhsal bozukluklar beynin hastalıklarının yapay bir kategorisi.

Multipl skleroz, Parkinson hastalığı, felç ve en önemlisi Alzheimer hastalığının tedavisi hâlâ son derece kötü durumda. Motor nöron hastalığı farklılık göstermeden hayati bir hastalık. Neden böyle olmak durumunda? Neden beynin işlev bozukluklarını daha etkili bir şekilde tedavi edemiyoruz? Basit bir cevap var: Beynin nasıl çalıştığını yeteri kadar anlayamıyoruz. Ama bu daha karışık sorulara neden oluyor. Bizim anlama ile kastettiğimiz ne? Biz aslında neyi arıyoruz? Neyi bilmeye ihtiyacımız var?

Kalp ile başlayalım. Antik düşüncelerde duyguların merkezi olarak kabul edildiği ya da aşk için bahsederken onun kırıldığından bahsettiğimiz için değil, ama vücudun nasıl çalıştığını anlamamızı yansıttığı için.

Temel keşif kalbin bir pompa olduğuydu: Kanın dolaşımını sağlayan itici gücü sağlıyor. Bu eylemi nasıl tekrar ettiğini bilmeye ihtiyacın yok: Bir kalp-akciğer makinesi kalbi pompalıyor ama kalp hangi yolla yapıyor değil. Yani bu bir analog, homolog değil (Ç.N. yapısını incelemiyor). Ama kalbin nasıl yapıldığını anlamak için dolaşımın nasıl olduğunu bilmene gerek yok.

17. yüzyılda İngiliz Doktor William Harvey bunu keşfettiğinde ilham verici şu tahmini yapmıştı: Atardamarlarla toplardamarları birbirine bağlayan kılcal damarlar da olmalı. Bunları kendi göremedi, onlar mikroskobun keşfinden sonra gözlemlenebildi. Ama dolaşımın şeklinin öğrenilmesiyle birlikte şu açıktı ki düşük oksijenli vücuttan gelip kalbe sağ taraftan giren kan, akciğerlere gitmeli, orda oksijen almalı ve vücuda tekrar pompalanmadan önce sol taraftan geri dönmeli. Kan sadece bir yönde gitmeli ki bu da kalbin içinde geri akışı önleyen kapakçıkların neden bulunduğunu açıklıyor. Bu aynı zamanda kapakçıklarda hasarın o yöndeki akciğerlere veya vücuda olan kan akışını da neden bozduğunu da açıklıyor. Şimdi çok başarılı operasyonlarla hasarlı kapakçıklar değiştiriliyor ve tekrar işlevlerini yerine getirebiliyorlar.

Bir sonraki soru bu pompa nasıl çalışıyor? Kalp kası nasıl koordine bir sıkma işlevi yapıyor ki kan ileriye gidebilsin? Şimdi fizyo-kimyasal işlemlerle kasların büzüldüğünü anlıyoruz. Ayrıca kalbin içinde bir sistemin olduğu ve bu sistemin 4 kapakçığın büzülmesini koordine ettiğini de anlıyoruz. Yani eğer kalp düzensiz bir şekilde atmaya başlarsa, ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Ve şunu keşfettik ki kalbin kendine stokladığı bir miktar kan var ve bu kan tıkanıp kalbe zarar verebilir. Koroner damarları açmak için yollar düşünüyoruz ve bu tıkanıklıkların nedenini bildiğimiz için bunların olma olasılığını da düşürebiliriz.

Kalbin işlevini yaşayan insanda çalışmanın birçok yolu var. Bazıları da son günlerde çıkmış, kalp hastalıklarının sayısı artıyor ama bu daha çok olduğundan değil, kalbin işlev bozukluklarını daha farklı şekillerde ayırt edebildiğimiz için. Böylece tedavi daha etkili ve hedefe yönelik oluyor: Biz neyin yanlış gittiğini biliyoruz ve o ölçüde ne yapılması gerektiğini de. Tabii ki hepsini değil, henüz değil. Ama her yeni anlayışımız özel gelişmeleri beraberinde getiriyor.

Eğer hiçbir şey işe yaramazsa, bir zamanlar imkânsız olan, kalp nakilleri yapabiliriz. Bunu yapabiliriz çünkü biz bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını ve vücudun kendini nasıl tanımladığını biliyoruz. Kalp artık bir gizem değil, onun çalışma ilkeleri anlaşıldı. Tabii ki öğrenilebilecek daha pek çok şey var. Ama bu bilgiye giden yol makul derecede açık görünüyor.

Beyne doğru gittiğimizde açık görüşümüz aniden sisleniyor. Kalp gibi beyin de özel hücrelerle  –nöronlarla- yapılmış. Her nöronun nasıl aktive olduğunu ve bu aktivasyonun diğer nörona nasıl geçtiğini iyi şekilde anladık. Ama şimdi asıl sorun ortaya çıkıyor: Bir yığın kalp kasının nasıl basınç yaptığını biliyoruz ama bir yığın nöronun nasıl düşünce, hafıza, karar, duygu oluşturduğunu bilmiyoruz. Biz bunun bir miktar nöron ağından olmak zorunda olduğunu biliyoruz; simülasyonlar şunu gösteriyor ki bu toplu nöronlar bazı özellikler alıyor ki bu da bireysel nöronların nasıl davrandığını tahmin etmemizi zorlaştırıyor. Ama bu toplu nöronların yaptığı beynin yapabilecekleri hakkında neyi yansıtır?

Nöronlar belli bir biçimde çalışır: Beyin bir elektro-kimyasal makinedir. Her nöron başka bir nörondan salınan kimyasallar sayesinde aktive olur. Bu elektrik sinyal üretip aşağıya nöronun liflerine doğru gider ve bu da farklı ya da aynı bir kimyasal salınıp diğer nöronun etkilemesini sağlar. Ama bu basit bir zincir değil. Her nöron yaklaşık 10000 nöron ile iletişime geçebilir ki bu da dizilim değişikliklerinin inanılmaz derecede yüksek olacağı anlamına geliyor. Beyinde yaklaşık 100 milyar nöron ve olası 1000 trilyon bağlantı var.

Böyle olsa bile, her an nöronların ne yaptığını bildiğimizi farz et-hangi kimyasalı salıyor ve nereye. Daha ötesi bunu beynin o an yaptığı bir şeyle ilişkilendirdiğini farz et(konuşmak, acıkmak, ya da tanıdığın birini görmek)-modern sinirbilimin bile ötesinde bir şey. Biz gerçekten gözlemlediğimiz şeyi anlayabilecek miyiz? Bu şeyin neden bir düşünce, algı, güdüsel ya da duygusal bir durumu yansıttığını bilebilecek miyiz? Daha sonra gerekli olan zihin durumunu tahmin edebilecek miyiz? (Konuşmak, susamak, ya da bir banknotu fark etmek) Bazı toplu nöron aktivitelerinin sorumlu olduğunu gösteren belirsiz genellemeler dışında bunu yapmamıza izin verecek nöron işlevini gösteren bir teori yok (ve bu genellemeler beynin farklı bölgelerinde farklılaşabilir). Biz gerçekten ne arayacağımızı bilmiyoruz.

Psikoloji ve sinirbilim arasındaki gizemli ve ölçülemez boşluk yalnızca psikiyatriyi değil aynı zamanda insanlığı anlamak için bütün denemeleri de çileden çıkarıyor.

Biz beyni başka bir seviyede anlıyoruz. Beynin farklı bölgeleri farklı şeyler yapıyor. Aralarındaki sınırlar belirsiz olsa da şunu biliyoruz ki hareket, duyu, bilgi işleme gibi şeylerden farklı bölgeler sorumlu. Örneğin görsel bilginin görsel algılama alanlarında aşama aşama gittiğini her aşamada gördüğümüz şeyin bir unsurunu açtığını biliyoruz. Daha sonrası gizem. Beyin nasıl yapıyorsa, bunların hepsini bir araya getiriyor ve bütün özellikleriyle yalnızca bir obje görüyoruz ve bir tecrübe yaşıyoruz. Bunun nasıl olduğunu anlamıyoruz. Çeşitli bölgelerdeki nöron aktivitelerini inceleyebilsek de, şu anda olan bu aktivitelerin sorumlu olduğunu gösteren memnun edici bir şema oluşturamıyoruz.

Beynin bilinen işlevleriyle nöron aktivitelerini ilişkilendirme problemi kritik bir problem. Diğer organlar hakkındaki bilgilerimiz bize yardımcı olmuyor: Kalp, karaciğer hatta kendi başına çok karmaşık olan bağışıklık sistemi hakkındaki bilgimizle beyni anlamak için bir sonuca ulaşamıyoruz. Psikoloji beynin ne yaptığının bir tasviri: Sinir bilim beynin nasıl çalıştığını açıklamaya çalışıyor. Psikoloji ve sinirbilim arasındaki gizemli ve ölçülemez boşluk yalnızca psikiyatriyi değil aynı zamanda insanlığı anlamak için bütün denemeleri de çileden çıkarıyor. Beynimiz ne is biz de oyuz ve bizim mükemmel ellerimiz onun emirlerine uymamızı sağlıyor. Ama biz kesin olarak nasıl bir hareket yapmaya karar verdiğimiz açıklayamıyorsak, onu daha gerçekçi bir şekilde yaptığımızı bırak, daha karmaşık işleri, beynin nasıl bilinci ürettiğini, nasıl açıklarız?

Burada analogların karşı konulmaz gücünü görüyoruz. Daha değilse bile gelişmiş olarak insan beynin yaptıklarını birçok yönden tekrar edebilen bilgisayarlar inşa edebiliyoruz. Bütün insanlar olmasa da pek çok insanın ötesinde hesaplamalar yapabilir. Kararlar verebilir. Öğrenebilir. Bilgi depolayabilir. Hatta bir insanı başka bir insanla konuşuyormuş gibi kandırabilir. Bu bize beynin benzer işlemleri nasıl yaptığı hakkında bir şeyler söyleyebilir mi?

Hiç değil. Bir elektronik bilgisayar bir elektorokimyasal makine değil. O insan beyninden oldukça farklı çalışıyor. O beynin yaptığı şeyi tekrar etmiyor sadece taklidi yapıyor aynı elektronik saatin mekanik saati taklidi gibi. Yapay zekâ insanlara yardım edebilir, onlarla yer değiştirebilir hatta onları saf dışı da bırakabilir ama bilgisayar tasarımcıları aynı kalp ve göğüs makinesi üreticilerin kalp ve göğsün nasıl çalıştığını bilmeye ihtiyaçları olmadığı gibi onlar da beynin nasıl çalıştığını onlardan fazla bilmek zorunda değil. Her durumda da, sadece onun ne yaptığını bilmemiz gerek.

Eğer garajınızdaki tamirci aracınızın motorunun nasıl yapıldığını anlamıyorsa, neden gürültü çıkardığını ve nasıl düzelteceğini söyleyemez. Bir psikiyatra insanların beyninde ne oluyor da insanları depresif yapıyor diye sor. Muhtemelen seretoninden bahsedecektir. Seretonin nöronların salgıladığı birçok kimyasaldan biri. Psikiyatr bunu ayırmıştır çünkü depresyonun tedavisinde kullanılan birçok ilaç beyinde onun seviyesini değiştiriyor. Noradlenini değiştirmek de etkili olabilir (ilişkili başka bir siniriletici).

Yan odadaki kardiyologdan farklı olarak bir psikiyatrın kliniğinde tanı koymaya yardımcı bir makine ya da kan testi yok.

Ama seretonin ya da noradlenin seviyesinin depresif insanlarda normal insanlara göre farklı olduğunun da bir delili yok. Mantığı kusurlu: parmağındaki kesiği tedaviye yardım etsin diye yara bandıyla kapatıyorsun, ama parmağındaki kesiğin nedeni yara bandı eksikliği değil. Yani bize ilk elden depresyonun ne olduğunu ya da nasıl oluştuğunu anlatmadan, seretonin seviyelerini değiştirmek bazı insanlara yardımcı olabilir- bunu bile sorgulayan insanlar olsa da.

Şu anda, bir patoloji uzmanı depresif bir insanın beynini, ruh sağlığı tamamen iyi bir bireyden ayıramaz (Multipl skleroz hastası olan bir bireyde, hastalığın nedeniyle oluşmuş yaraları görebiir). Yan odadaki kardiyologdan farklı olarak bir psikiyatrın kliniğinde tanı koymaya yardımcı bir makine ya da kan testi yok.

İşler nörologlar için biraz daha iyi. Modern görüntüleme teknikleri beyinde neyin yanlış gittiğini gösterebiliyor çünkü bu hastalık genelde yapıda gözlemlenebilir değişikliklere sebep oluyor. Burada problem eğer çıkarılabilir bir tümör değilse ne yapmak gerektiğiyle alakalı. Aslında bu sinirbilim için biraz adil değil. Bazı durumlar oluyor ki tedaviler en az kısmi olarak etkili olabiliyor ve bu da aktif bir araştırma alanı. Örneğin multipl skleroz için son 10 yılda iyi gelişmeler oldu ve umut vaat edici sonuçlar şunu gösteriyor ki yakında hasarlı omuriliği onarabileceğiz. Ama nörologlar için şimdilik kısıtlı tedaviler var ve bu da beynin nasıl çalıştığı ve onu nasıl onaracağımız konusundaki bilgisizliğimizi yansıtıyor.

Ruhsal bozukluklar için, nörolojik rahatsızlıklardan farklı olarak tamamen semptomlar üzerine tanı konulur ve sınıflandırılır. Ne objektif test, ne kan testleri, ne taramalar ne de kayıt vardır. Tıpta bunu uygulayan başka bir alan yoktur (bir zamanlar bütün tıp alanları semptomlara dayanırdı). Çok çeşitli uygulanabilir teknikler var ve hem klinik alanda hem de beyin araştırmaları üzerine kullanılıyor. Bu teknikler yararlılar ve gerçekten gerekliler. Ama psikiyatrinin içinde değil. Psikiyatri semptomları güvenilir ve tutarlı yapıp birleşik bir başarı için çabalıyor.

Amerikan Psikiyatri Birliği psikiyatrların farklı ülkelerde ve kliniklerdeki ruhsal bozuklukları aynı yolla teşhis koyabilsinler diye semptomların resmi bir sınıflandırılmasını yaptı. Ama bu sistemde iki ana problemin altı çiziliyor: her hastalığın kendi atfedilen çok çeşitli semptomları var yani farklı hastalıklar, her kategoride gizlenebilir ve her hastalık birbiriyle bir ölçüde çakışıyor yani teşhisler arası farklılıklar bulanık. Bir başka karışıklık daha var: beyin hem genetik olarak hem de yaşanılan tecrübeler sonrası insandan insana farklıdır. Yani insanla ilişkili olarak verilen bir hastalık beyinde farklı semptomlar gösterebilir. Karşılaştırmalı olarak az psikiyatrik tanının olmasının nedeni onları daha ince nasıl analiz edeceğimizi bilmememizdendir.

Depresif bir insanın beynini ayıracak kesin bilgiye ulaşana kadar, beyni nasıl düzelteceğimizi bilmeyeceğiz.

Şu şaşırtıcı ki kısmen az psikiyatrik hastalık var. Ama tanı sistemi psikiyatrinin profesyonel yapısına iyice bir parçası oldu ve bunun da sorgulanması ya da değişmesi zor. Tıp tarihi bize şunu gösteriyor ki, hastalıkları sınıflandırmada (ilk aşama hastalığı anlamak) yalnızca semptomları kullanmak her zaman kusurludur ve organların ya da sistemlerin bozulmasının birçok çeşitli karışık yolu olduğunu da hafife almaktır. Örneğin nefes darlığı bir zamanlar bir tanıydı ama şimdi şunu biliyoruz ki altta yatan birçok neden olabilir: kalp, akciğer, kan ya da beyin (kaygı gibi).

Depresyona tekrar bakalım. Beyinde duyguyu üreten yerler hakkında bazı fikirlerimiz var ve depresyonda hangi bölgelerin işlevselliğinin bozulduğuna dair bazı kaba bilgilere de sahibiz (muhtemelen yanlış olsa da depresyonu tek bir hastalık olarak varsayıp). Ama depresif bir insanın (ya da bir şizofrenin, obsesifin ya da herhangi bir hastalığa sahip) beynini ayıracak kesin bilgiye ulaşana kadar, beyni nasıl düzelteceğimizi bilmeyeceğiz.

Bu etkili bir anestezi geliştirmek için beynin bilinci nasıl yarattığını bilmekten daha fazla, beynin bu kısmının depresyonu nasıl yarattığını bilmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Daha önce gördüğümüz gibi kısmi bilgiler de bazen etkili tedavilere olanak sağlıyor. 18. Yüzyılın sonlarında Edward Jenner’ın aşıyı geliştirirken bağışıklık sistemi ile ilgili bir şeyler bilmesine gerek yoktu: o basitçe baktığı ineklerdeki suçiçeği oranını gözlemledi. Aşının nasıl işlediği hakkında bir fikri yoktu ama bu onun etkili olmasını engellemedi. Şansla nasıl ya da neden işlediğini bilmeden depresyon için etkili tedavileri keşfedebiliriz. Tıp tarihi böyle şans eseri bulunan şeylerle dolu (penisilinin keşfi gibi). Ama tam bir anlayış için, neyin yanlış gittiğini bilmemiz gerek.

Neden çoktan depresif bir beyin hakkında daha fazla bir şeyler anlamadık?

Şimdi de odağımızı kansere çevirelim. Son 100 yılda kanserin tedavisinde inanılmaz gelişmeler oldu – ama hepimiz bildiği gibi daha yapılacak çok şey olmasına rağmen. Günümüzde akut lösemili çocukların %75’i kurtuluyor. Diğer kanser türleri için hikâye çok da heyecanlandırıcı değil ama eğilim gayet açık ve yeni tedavilerin gelişi için epey bir heyecan var.

Bu psikiyatri için değil: ilaçların pek çoğu ya uzun yıllardır var ya da eski ilaçlar üzerinde değişiklik yapılmış ilaçlar (ben ruhsal bozukluklar için bütün etkili tedavilerin ilaca bağlı olduğunu farz etmiyorum). Kanser için aydınlık bir umudun olmasının nedeni güvenilir ve geçerliliği kabul görmüş araştırma modellerin olmasıdır. Hayvanlar kanser geliştirebilir ya da geliştirtebilirler. Bu kanserler insanlardaki olanlara çok benzerler. Kanserli hücreler, fark edilebilir biçimlerde yiyecekler içinde büyüyebilir. Kanserin genetik bir hastalık olduğunu anladık: bir hücrenin büyümesini etkileyen genlerin mutasyonu sonucu oluşuyor. Birçok gen biliyoruz ve nasıl değiştiklerini de.

Bu gerçek bizim güzel deney modellerindeki konumumuzla yeni nesil tedavilere yol açıyor. Örneğin kanser hücrelerini hedef alıp öldüren antikorlara yönelik ilaçlar gelişiyor ve dahası da yolda. Bunlar şu anki kaba, kısıtlı etkileri ve ciddi yan etkileriyle kemoterapiden çok daha etkili tedaviler vaat ediyor. Yani kansere yönelik umut için pek çok neden var.

Psikiyatriye giden tünel ise hâlâ epey karanlık. Birçok iddiaya rağmen sinirbilim herhangi bir psikiyatrik rahatsızlık için güvenilir bir model üretemedi. Bir yemeğin içinde de nöron üretemeyiz ki psikiyatrik rahatsızlıkları ifade etsin. Yani bunu çok iyi bir şekilde çalışamayız. Pek çok ilaç firması ruhsal bozukluklar için yeni ilaç araştırmalarını bıraktı: yolun gidişatını göremiyorlar, gelecek için umut küçük biyo-teknoloji çalışmalarına dayanıyor. Cevapları sağlamak akademik sinirbilime kalıyor ama yukarda gördüğünüz gibi teknik ve kuramsal engeller hâlâ ürkütücü.

Alzheimer hastalığı psikyatriden nörolojiye doğru geçiyor çünkü onun altında yatan beyindeki bazı patolojik değişiklikleri biliyoruz.

Şimdi her zamankinden daha çok sinirbilimci var ve hükümetler ve diğer organizasyonlar bu sorunları çözmek için kararlı programlar duyuruyor. Bazıları iyi düşünülmüş değil. Ama en azından genel sorunun farkına varılmış durumda. Şimdiki bilim iklimi hücrelerin biyolojisine odaklanıyor ya da içerdiği veya aktive ettiği genlere. Beyni yapan hücreler ve bunların nasıl birbirlerine bağlandıkları ya da bağlantılarını değiştirdikleri hakkında daha çok bilgiye sahibiz. Genomlar hakkındaki şu anki anlayışımız diğer alanlarda olduğu gibi beyin araştırmalarına da etkileri oldu. Şu zamanlar moleküler ve hücre biyolojisi ve genetik için heyecan verici zamanlar. Ama beynin bir organ olarak işlevi hâlâ başa çıkılmaz görünüyor. Bu yüzden de psikiyatrı bir süre sonra bu yönde gidecek.

Ama bir gün, birileri bir yerlerde kritik adım ve adımları atacak ve psikiyatri için yeni bir dünyaya adım atacağız. Psikiyatrlar hastalarında gördükleri şeyleri beyninde gördükleri şeylerle ilişkilendirebilecekler. Hücresel seviyede hangi nöronların işlevi bozuk? Ya da kimyasal seviyede: üretilen anormal kimyasal var mı? Ya da sistemsel bir seviye de nöronları işlediği sistemlerde ya da ağlarda bir bozukluk var mı? Doğru bir anlayış için her seviyeden diğerine mantıklı ve anlamlı bir şekilde sonuç bulmalıyız. Kritik test, bilimin diğer alanlarında olduğu gibi, bu verilere bakarak biz birinin psikolojik ya da nörolojik durumunu tahmin edip edemeyeceğimiz. Ve daha sonra bunları nasıl düzelteceğimizi bilmeliyiz. Muhtemel bu noktada psikiyatri ve nörolojinin uzlaşılmış ayrılığını göreceğiz.

Alzheimer hastalığının psikiyatri uzmanlığından nörolojiye geçmesi ilginç. Neden yeniden sınıflandırıldı? Çünkü şu anda hastalığın altında yatan beyindeki patolojik değişimleri biliyoruz. Tıp bilimi insanları bir Alzheimer beyinde neyin yanlış gittiğini görebiliyorlar. Hastalık değişmedi ama onun hakkındaki anlayışımız değişti. Şu makul görünüyor ki artık hastalığı önlemede umut olabilir – ama bu nörolojik problemin detaylı bilgisine ulaşmadan hayal bile edemezsiniz. Hadi psikiyatrinin de aynı yönde gittiği günleri bekleyelim.

Daha sonra ruhsal bozuklukların insanları ve toplumu engelleyen trajik kötü sonuçları insanların üstündeki yükü hafiflemeye başlayabilir.

Yazan: Joe Herbert
Çeviren: Güner Yılmaz
Kaynak: aeon     

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.                                                                                                

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.