Bilim insanları ve filozoflar, bilinci olması gerekenden daha gizemli göstermiş olabilirler

Bilinci anlamak için en iyi yol nedir? Felsefede evrenin zihin ve madde olarak bölünmüş olup olmadığı tartışması, René Descartes’tan beri yüzyıllardır sürüyor. Ama modern sinirbilimin yükselişiyle gelen pragmatik yaklaşım önem kazanmış durumda. Bu yaklaşım felsefenin rehberliğiyle çalışıyor olsa da cevap sunmak için felsefi araştırmalara dayanmıyor. Kilit noktası, bilincin maddesel temelini açığa çıkarma yolunda ilerlemek için “Bilinç niçin var?” sorusuna açıklama getirmenin gerekli olmadığını kabul etmesi ve öznel ve doğaüstü şeyler ile nesnel ve ölçülebilir şeyler arasında açıklayıcı köprüler kurmaya başlaması.

Ben de bunu yapmaya çalışırken Brighton’da Sussex Üniversitesinin Sackler Bilinç Bilimi Merkezindeki (Sackler Centre for Consciousness Science) araştırmalarımda bilişsel bilimciler, sinirbilimciler, beyin görüntüleyiciler, sanal gerçeklik ustaları, matematikçiler ve filozoflarla çalıştım. Ve diğer laboratuarlarla birlikte, bilinç hakkında heyecan verici yeni keşifler yapıyoruz ki bu keşifler tıpta gerçekten fark yaratıyor ve bu da yeni entelektüel ve etik zorluklar ortaya çıkarıyor. Benim çalışmamda bilinç hakkında yeni bir resim şekilleniyor ve bu resme göre bilinçli deneyimlerin köklerinin, fiziksel bütünlüğü sürdürmek ve hayatta kalmak için beyin ve bedenin birlikte çalışmasında olduğu görülüyor. Bu hikâyede biz bilinçli “yaratık makineler”iz ve umuyorum ki bunun nedenini size göstereceğim.

David Chalmers’in, Descartes’tan miras aldığı, “kolay problem” ile “zor problem” ayrımına bakalım. Kolay problem, beynin (ve bedenin) algılama, bilinç, öğrenme ve davranma işlemlerini nasıl yaptığını anlamak. Zor problem ise bunların herhangi birinin nasıl ve neden bilinç ile ilişkilendirilmesi gerektiğini anlamak: Neden içsel evreni olmayan robotlar ya da fizyolojik zombiler değiliz? Kolay problemi (anlamı her neyse) çözerek zor problemi çözmeye yaklaşamayız bile, diye düşünmek cazip gelebilir. Ve bu düşünceyle bilincin beyindeki temeli tamamen bir gizem olarak kalır.

Ama bir alternatif daha var ki ben ona “gerçek problem” diyorum: Bilinç yokmuş gibi davranmadan (kolay problem) ve ilk adımda bilincin varlığına açıklama getirmeyi çok fazla dert etmeden (zor problem) bilincin farklı özelliklerini biyolojik mekanizmalarla nasıl açıklayabiliriz? (Nerofenomenolojiye aşina olanlar bu yaklaşımla bazı benzerlikler göreceklerdir ama göreceğimiz gibi farklılıkları da var.)

Bu yaklaşım ile bazı eski çalışmalar arasında birtakım paralellikler var; örneğin canlılarla ilgili çalışmalarda. Bir zamanlar, biyokimyagerler canlılık özelliğinin biyolojik mekanizmalarla açıklanabileceğinden şüphe ediyorlardı. Bugün, hâlâ tam olarak anlayamasak da, o ilk gizem büyük ölçüde çözüldü. Biyologlar canlı sistemlerin çeşitli özelliklerini, metabolizma, homeostaz, üreme gibi alttaki mekanizmalar ile açıklama konusunda ilerleme kaydettiler. Buradan alınacak önemli ders, yaşamın “tek bir şey” olmayıp muhtemelen pek çok ayrılabilir boyutu olduğudur.

Aynı şekilde, bilinçli olma halinin bu gerçek problemini ele almak da onun farklı boyutlarını birbirinden ayırmaya ve bu boyutların fenomenolojik özelliklerini (bilinçli deneyimlerin öznel birinci kişi ağzından anlatımları), altta yatan biyolojik mekanizmalarla (nesnel üçüncü kişi anlatımlarıyla) eşleştirmeye bağlıdır. Bilinç düzeyini (conscious level), bilinç içeriğini (conscious content) ve bilinçli benliği (conscious self) birbirinden ayırmak iyi bir başlangıç olur. Bilinç düzeyi, bilincin açık olup olmamasıyla alakalıdır; yani rüyasız bir uyku (ya da anestezi altında) hali ile tamamen uyanık ve farkında olma hali arasındaki farkla ilgilidir. Bilinç içeriği, bilinciniz açık olduğunda bilinçli deneyimleri oluşturan şeylerdir: İç evreninizi oluşturan görüntüler, sesler, kokular, duygular, düşünceler ve inançlar. Ve bu bilinç içerikleri arasında, özel bir deneyim olan “kendin olma” deneyimi de bulunur. Bu deneyim, bilinçli benliktir ve muhtemelen bizim en sıkı tutunduğumuz bilinçlilik boyutudur.

Bizim bilinçli olabilmemizi sağlayan temel beyin mekanizmaları nelerdir? Önemli olan şu ki bilinç düzeyi ve uyanıklık aynı şey değil. Rüya görürken, uykuda olduğunuz halde bilinçli deneyimler yaşarsınız. Bazı patolojik durumlarda, örneğin bitkisel hayatta (bazen uyanık olup da farkında olmama durumu da denir), bilinçliliği tamamen kaybedebilir ama uyku ve uyanıklık döngüleriniz devam eder.

Peki, bilinçli olmanın temelinde, uyanık olma durumunda olmayan ne var? Bunun sadece sürece dâhil olan nöronların sayılarıyla alakalı olmadığını biliyoruz. Beyincik, beynin diğer kısımlarına göre 4 kat daha fazla nörona sahip ama nadiren bilinç düzeyinin korunmasıyla uğraşıyor. Hatta nöron aktivitesiyle de alakalı değil çünkü beyin rüyasız bir uykudayken de neredeyse tamamen uyanık olduğundaki kadar aktif. Bilinçlilik, daha ziyade, beynin farklı bölümlerinin belirli yollarla birbiriyle iletişime geçmesine bağlı gibi.

Milan Üniversitesinde sinirbilimci Marcello Massimini tarafından yapılan bir dizi araştırma da bu görüş hakkında güçlü deliller sağlıyor. Bu çalışmalarda beyin, transkraniyal manyetik uyarım (TMS) tekniği kullanılarak kısa enerji akımlarıyla uyarılıyor ve elektrik yansımaları EEG cihazları ile kayıt altına alınıyor. Rüyasız uykularda ve genel anestezi altında bu yansımalar çok basit, aynı duru bir suya taş attığınızda oluşan dalgalar gibi. Ama bilinç düzeyindeyken tipik bir yansıma kortikal yüzeyde farklılıklar gösteriyor, karmaşık örüntüler halinde kayboluyor ve yeniden ortaya çıkıyor. Heyecan verici olan şu ki artık basit algoritmaların dijital fotoğrafları sıkıştırarak JPEG dosyaları oluşturması gibi biz de artık bu yansımaların ne kadar sıkıştırılabildiğini bularak karmaşıklıklarını ölçebiliyoruz. Bunu yapabilmek hem pratik açıdan yararlı hem de teorik anlamda motive edici olacak “bilinç ölçer” (consciousness meter) için ilk adımı temsil ediyor.

Bilincin karmaşıklık ölçüleri, uyku ve anestezi arasında değişen farkındalık seviyelerini izlemek için daha önce de kullanılıyordu. Hatta bazen hastanın davranışlarına göre konulan tanılar yanıltıcı olduğunda, beyin hasarı sonrasında bilinçlilik halinin devam edip etmediğini kontrol etmek için de kullanılabiliyor bu ölçüler. Sackler Merkezinde beyni dışarıdan uyarmadan kendiliğinden olan sinirsel aktiviteleri -beyindeki süregiden yansımaları- temel alarak beynin karmaşıklığını hesaplayıp, bu ölçülerin kullanışlılığını arttırmaya çalışıyoruz. Bilinçliliği ölçebilmek, geliş gidişlerinin miktarını belirleyebilmek, aynı 18. yüzyılda geliştirilen ilk güvenilir termometrelerin ısı konusundaki fiziksel anlayışımızı (ortalama moleküler kinetik enerji) etkilemesi gibi, bilimsel anlayışımızı dönüştürecek. Lord Kelvin şöyle anlatıyor: Doğa bilimlerinde herhangi bir konuyu öğrenmek için ilk temel adım, onunla bağlantılı olan nitelikleri ölçmede kullanılabilecek pratik yöntemler ve sayısal tahmin ilkeleri bulmaktır.” Daha da basiti: “Ölçmek, bilmektir.”

Peki, bu beynin karmaşıklık ölçülerinin ölçtüğü nitelik nedir? Bu noktada bilinçlilik hakkındaki yeni teorik fikirler devreye giriyor. Bu fikirler, 1990’ların sonlarında Gerald Edelman (Benim San Diego’daki Sinirbilim Enstitüsündeki eski hocam) ve Giulio Tononi’nin (şu anda Madison’da Winsconsin Üniversitesinde) bilinçli deneyimlerin hem oldukça bilgilendirici hem de bütünleşik olması bakımından benzersiz olduğunu öne sürmeleriyle başladı.

Bilinçlilik bilgilendiricidir çünkü yaşadığınız her deneyim, yaşadığınız ya da yaşayabileceğiniz diğer deneyimlerden farklıdır. Bakışlarımı önümde duran masadan arkadaki pencereden dışarı bakacak şekilde gezdirirken, kahve kupalarının, bilgisayarların ve bulutların tam olarak bu şekilde bir araya geldiği başka bir an yaşamadım; hatta bu deneyim, aynı anda var olan tüm algı, duygu ve düşüncelerimle birleşince daha da özgün oluyor. Her bilinçli deneyimde belirsizliğin büyük miktarda azalması söz konusudur -herhangi bir anda diğer olası pek çok deneyimden birini yaşarız- ve bu belirsizliğin azalması, matematikte “bilgi”ye karşılık gelir.

Her bilinçli deneyimin birleşik bir sahne olarak görünmesi bakımından bilinç bütünleşiktir. Deneyimlerimizde renkler şekillerinden ya da objeler arka planlarından ayrı değildir. Şu anda yaşadığım bilinçli deneyimdeki farklı unsurlar -bilgisayarlar, kahve kupaları, Bach’ın yumuşak sesleri ve bir sonraki cümlede ne yazacağıma dair kaygılarım- kapsayıcı tek bir bilinçlilik halinin boyutları olarak derinlerde birbirlerine bağlı görünüyor.

Görünen o ki bilgi ve bütünlüğün bu şekilde bir arada bulunmasının matematiksel olarak ifadesi, beynin karmaşıklığının yukarıda bahsettiğim yeni ölçüleriyle eşleşiyor. Bu, kazara bulunmuş bir şey değil, gerçek problem stratejisinin bir uygulaması. Bilinçliliğin öznel deneyim seviyesindeki bir tanımını alıp nesnel beyin mekanizmalarının nesnel tanımlarıyla eşleştiriyoruz.

Bazı araştırmacılar zor problemle uğraşmak için bu düşünceleri daha da ileri götürüyor. Bu yaklaşımın öncüsü Tononi, bilincin basitçe bütünleşik bilgi olduğunu savunuyor. İlginç ve güçlü bir öneri olsa da bu öneri, bilinçliliğin her yerde ve her şeyde olabileceğini, yani topyekûn ruhçuluk olarak bilinen felsefi görüşü kabul etmeyi beraberinde getiriyor. Ek matematiksel çarpıtmaların gerekli olması da pratikte bütünleşmiş bilgiyi herhangi bir gerçek ve karmaşık sistemde ölçmenin imkânsız olduğunu gösteriyor. Bu da gerçek probleme odaklanmak yerine zor probleme odaklanmanın deneylerle ilerlemeyi yavaşlattığını, hatta durdurduğunu gösteren öğretici bir örnek.

Bilinçli olduğumuzda, bir şeylerin farkında oluruz. Beynin içinde olup bilincin içeriğine karar veren nedir? Bu soru için standart yaklaşım, “bilincin sinirsel bağlantılarına” [neural correlates of consciousness (NCC)]bakmaktır. 1990’larda Francis Crick ve Christof Koch NCC’yi şöyle tanımlamıştı: “Belirli bir bilinçli algılama için tek başına yeterli olan, en küçük sinirsel aktivite ve mekanizma kümesi.” Geçtiğimiz çeyrek yüzyılda bu tanımlama çok işe yaradı çünkü direkt olarak deneylere olanak sağladı. Bilinçli bir algılamayla bilinçsiz bir algılamayı karşılaştırıp EEG ve fonksiyonel MRI gibi yöntemlerle beyinde farklılıklar arayabiliyoruz. Bunu yapmak için pek çok yol var. En popüler olanlardan biri farklı görüntülerin her göze ayrı ayrı gösterildiği ve resimler sabitken bilinçli algının bir gözden diğerine geçtiği binoküler rekabet (binocular rivalry). Diğer bir yöntem ise gösterilen her bir görüntünün ardından hemen anlamsız bir şeklin gösterildiği maskeleme (masking). Burada ilk gösterilen görüntünün bilinçli olarak algılanması, görüntü ve ardından gelen maske arasındaki süreye bağlı.

Bu tarz deneyler; algının işitsel, görsel ya da başka bir duyu modalitesinden gelmesinden bağımsız olarak, bilinçli algılarla istikrarlı bir şekilde ilişkili olan beyin bölgelerinin belirlenmesini sağlıyor. Yapılan en son deneylerde, bilinçli bir algıyı ifade etmeye (“bir yüz görüyorum” demek gibi) katkıda bulunan beyin bölgeleri ile o bilinçli algıyı üretmeye dâhil olan bölgelerin birbirinden ayrılmasına çalışılıyor. Ama bu deneyler ne kadar sağlam olsa da bilincin gerçek problemini ele almıyor. Bilinçli algı sırasında, örneğin arka kortikal “sıcak nokta”nın tutarlı olarak aktif olduğunu söylemek, o bölgedeki aktivitenin neden bilinç ile alakalı olması gerektiğine dair bir açıklama getirmez. Bu tür bir açıklama için, sadece beynin hangi bölgelerinde neler olduğunu değil, beynin neler yaptığını da açıklayan genel bir algılama teorisine ihtiyacımız var.

19. yüzyılda Alman bilge Hermann von Helmholtz beynin bir tahmin makinesi olduğunu, gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimizin, duyularla alınanların kaynağı ile ilgili beynin yürüttüğü en iyi tahminlerden ibaret olduğunu sürdü. Şöyle düşünebiliriz: Beyin, kemikten bir kafatasının içinde kilitli. Aldığı tek şey, dünyadaki nesnelerle ancak dolaylı olarak ilişkili olan belirsiz ve gürültülü sinyaller. Bu yüzden algılama, bir anlam çıkarma süreci olmak zorunda ve bu süreçte, beynin söz konusu duyusal sinyallerin kaynaklarına dair en iyi hipotezlerini oluşturması için sinyaller, evren ile ilgili daha önceki beklenti veya “inançlar” ile birleştirilir. Bizim gördüklerimiz, beynin dışarıdaki şeylere dair “en iyi tahmin”leridir.

Tahmini algılamalar için hem günlük hayattan hem laboratuvardan örnekler bulmak kolay. Sisli bir sabah dışarıda yürürken eğer otobüs durağında bir arkadaşımızla karşılaşmayı bekliyorsak algılarımız duraktaki kişinin o olduğunu söyleyebilir ta ki yakınlaştığımızda o kişinin bir yabancı olduğunu anlayana kadar. Anlamsız seslerin içinde eğer bazı kelimeleri duymayı bekliyorsak onları duyabiliriz (“Stairway to Heaven” şarkısını tersten çaldığınızda şeytani bir şiir duyabilirsiniz). Algımızın en temel bileşenleri bile görsel sistemlerimizde kodlanmış bilinçdışı inançlarımızla şekillenir. Beyinlerimiz, ışığın yukarıdan geldiğini kabul eder (buna inanır) şekilde evrimleşmiştir ve bu da gölgede kalan şekillere dair algılarımızı etkiler.

Algılama hakkında klasik görüşe göre beyin, duyusal bilgiyi aşağıdan yukarı ya da dışarıdan içeri doğru işler; yani duyu sinyalleri, alıcılar (mesela retina) yoluyla giriş yapar, beynin daha derinlerine doğru ilerler ve her aşamada daha karışık ve soyut işleme süreçlerinden geçer. Bu görüşte, algısal “ağır kaldırma” bu aşağıdan yukarı bağlantılarla sağlanır. Helmholtz’cu görüş bu yapıyı ters düz ediyor ve beynin dış dünyadan aldığı sinyallerle yalnızca beklenti hatalarının -beynin bekledikleri ile aldıkları arasındaki farkların- aktarıldığını öne sürüyor. Algısal içerik, zıt yönde (yukarıdan aşağıya), yani beynin derinliklerinden duyu yüzeylerine doğru giden algısal tahminlerle taşınır. Algılama sürecinde, beynin duyu sistemlerindeki pek çok işleme seviyesinde tahmin hataları aynı anda, tahminlerin sürekli olarak güncellenmesiyle en aza indirilir. Genellikle “öngörücü kodlama” ya da “öngörücü işleme” olarak adlandırılan bu görüşe göre algılama, kontrollü bir halüsinasyondur ve beynin hipotezleri, dünyadan ve bedenden alınan duyu sinyalleriyle sürekli olarak dizginlenir. Psikolog Chris Frith’ün Making Up the Mind (Karar Vermek, 2007) isimli kitabında etkili bir şekilde ifade ettiği gibi “gerçeklikle örtüşen bir hayal”.

Bu algı teorisiyle tanıştıktan sonra tekrar bilince dönebiliriz. Hangi beyin bölgelerinin bilinçli algı ile ilişkili olduğunu sormak yerine, “öngörücü tahminlerin hangi yönleri bilinçle aynı doğrultuda gider?” diye sorabiliriz. Yapılan birtakım deneyler bugün şunu gösteriyor: Bilinçlilik tahmin hatalarından daha çok algısal tahminlere bağlı. Harvard Tıp Fakültesinden Alvaro Pascual-Leone ve Vincent Walsh, 2001’de yaptıkları çalışmada, insanlardan, algılarına göre, kayan nokta bulutlarının hangi yönde hareket ettiğini söylemelerini istemişler. Görsel korteksteki yukarıdan aşağı sinyalleri durdurmak için TMS kullanmışlar ve aşağıdan yukarı sinyaller sağlam kalsa da bilinçli hareket algısının bozulduğunu görmüşler.

Laboratuvarımızda son zamanlarda bilinçli algının öngörücü mekanizmalarını daha detaylı bir şekilde inceliyoruz. Daha önce bahsedilen binoküler rekabet yönteminin değişik biçimleriyle yapılan birkaç deneyde, insanların, beklentilerine ters düşen şeylerdense bekledikleri şeyleri bilinçli olarak gördüklerini bulduk. Beynin tercih ettiği noktalarda (veya fazlarda) algısal tahminlerini “alfa ritmi” denen, EEG sinyallerinde özellikle beynin görsel alanlarında etkili 10 Hz’lik bir dalgalanma şeklinde yaptığını da keşfettik. Bu heyecan verici bir keşif çünkü beynin öngörücü algı gibi bir şeyi aslında nasıl yaptığına dair bir işaret gösteriyor ve iyi bilindiği halde işlevi şu ana kadar pek anlaşılamamış olan alfa ritmi denen beyin aktivitesine de yeni bir ışık tutuyor.

Öngörücü işleme, psikoz ve psikedelik durumlarla ilişkilendirilen halüsinasyon gibi anormal görsel deneyimleri anlamamıza da yardımcı olur. Temel düşünce, halüsinasyonların, beynin duyusal sinyallere çok az dikkat ettiği ve böylece algılamada daha önceki beklentilerin olağanüstü bir şekilde baskın olduğu zamanlarda meydana geldiğidir. Basit geometrik çizgi, desen ve doku görüntülerinden insan ve cisimlerle dolu zengin hikâyelere kadar farklı halüsinasyon biçimleri, beynin, farklı kortikal sıralama seviyelerindeki tahminlerini doğrulamak için aşırı derecede istekli olmasıyla açıklanabilir. Bu araştırma klinik olarak anlamlı ve umut vadedici çünkü, aynı enfeksiyonların kaynağına ağrı kesicilerin değil de antibiyotiklerin ulaşması gibi, psikiyatrik durumların semptomlarının altında yatan mekanizmaları ortaya çıkarıyor.

İç dünyalarımızda yaşadığımız pek çok özgün deneyimden biri çok özeldir. Bu deneyim “kendin olma” deneyimidir. Kendilik deneyimlerini sorgusuz sualsiz kabul etmek caziptir zira bu tür deneyimleri görünürde her zaman yaşarız ve çoğu zaman öznel varlığımızda bir süreklilik hissederiz (tabii genel anestezi dışında). Ama bilinçliliğin tek bir şey olmaması gibi, bilinçli kendiliği anlamanın en iyi yolu, onu beynin oluşturduğu karmaşık bir yapı olarak düşünmektir.

Bir beden olma ve şahsi bir bedene sahip olma deneyimi olan “bedensel benlik” (bodily self) var. Dünyanın birinci kişi gözünden algılanması deneyimi olan “bakış açısı benliği” (perspectival self) var. Niyet ve eylem, yani şunu ya da bunu yapma istekleri ve meydana gelenlerin nedeni olma deneyimlerini içeren “iradesel benlik” (volitional self) var. Daha yüksek seviyelerde, “anlatan benlik” (narrative self) ve “sosyal benlikler” (social self) ile de karşılaşırız. Anlatan benlik, çok sayıda öz yaşam anısıyla kurulmuş, zaman içinde sürekli olarak ve kendine özgü bir insan olma deneyimi ile “ben” sözcüğünün kullanıldığı yerdir. Sosyal benlik ise benlik deneyiminin, kendi benzersiz çevremiz tarafından şekillenip diğerlerinin zihinlerine dair algılarımızdan kırılmasıyla ortaya çıkan boyutudur.

Günlük hayatta, kendiliğin bu boyutlarını birbirinden ayırmak zordur. Dünyadaki yolculuğumuzu görünürde birer bütün olarak, bedensel benliğimiz geçmiş anılarımızla, irade ve eylem deneyimlerimizle sorunsuz bir şekilde bütünleşmiş gibi sürdürürüz. Ama iç gözlem bizi yanıltabilir. Birçok deney ve nöropsikolojik vaka çalışmasına göre hikâye daha farklı: Beyin, benlik deneyiminin bu çeşitli boyutlarını sürekli ve aktif olarak üretip koordine ediyor.

Bedensel benliği ele alalım. Ünlü plastik el illüzyonunda (rubber-hand illusion), gerçek eliniz görüş alanınızda değilken sizden plastik bir ele odaklanmanızı isterim. Daha sonra eş zamanlı olarak hem gerçek ele hem de plastik ele yumuşak bir fırça sürtmeye başladığımda, bir şekilde, plastik eli de vücudunuzun bir parçası olarak algılarsınız. Bu da bedenimize “sahip olma” deneyimimizin şaşırtıcı bir şekilde esnek olduğunu gösteriyor ve akla şu soru geliyor: Beyin, dünyanın hangi parçalarının kendi bedeninde olduğuna ve hangilerinin bedeninin dışında olduğuna nasıl karar veriyor?

Bu soruyu cevaplayabilmek için diğer algılama biçimlerinin altındaki sürece bakabiliriz. Beyin, önceki inanç veya beklentilerine ve kullanabileceği duyusal verilere göre en iyi tahminini yapar. Bu durumda, ilgili duyusal veriler, görme ve dokunma gibi klasik duyuların yanında bedene özgü sinyalleri içerir. Söz konusu bedensel duyular içinde özduyum (proprioception), yani bedenin boşluktaki konumunu bildiren duyu, ve iç algı (interoception) denen kan basıncı, mide tansiyonu, kalp atışı gibi vücudun içinden bilgi aktaran bir yığın veri içeren duyular var. Şekillenen kendiliğin deneyimlenmesi, hem klasik duyulardan hem de proprioseptif ve interoseptif kanallardan gelen duyusal sinyallerin bedenle ilişkili kaynaklarına dair yapılan tahminlere bağlıdır. Beden olma ve bir bedene sahip olma deneyimlerimiz, oldukça kendimize özgü “kontrollü halüsinasyonlar”dır.

Laboratuvarımızdaki çalışmalar da bu düşünceyi destekliyor. Bir deneyde plastik el illüzyonunun değişik bir şeklini geliştirmek için arttırılmış gerçekliği kullanarak interoseptif sinyallerin bedene sahip olma üzerindeki etkilerini incelemeye çalıştık. Katılımcılar, etraflarını başlarına takılan bir ekrandan gördüler ve kendi elleri yerine onlara gösterilen sanal gerçekliğe sahip bir ele odaklandılar. Bu sanal el, kalp atışıyla aynı hızda ya da farklı hızlarda kırmızı renkte yanıp sönmek üzere programlanmıştı. Tahminimize göre, sanal el, kalp atışıyla eş zamanlı olarak yanıp söndüğünde katılımcılar sanal eli daha çok benimseyecekti ve sonuçlar da bu yönde çıktı. Başka laboratuvarlar benzer ilkelerin bilinçli benliğin diğer yönleri için de geçerli olduğu buluyorlar. Örneğin bize gelen duyusal veriler ile eylemlerin öngörülen sonuçları uyuştuğunda, olaylar üstünde kendi irademiz olduğunu hissederiz. Hissedilen irade şizofreni gibi durumlarda bozulur ve bu tahmin etme sürecindeki anormallikler keşfedilebilir.

Bütün bu bulgular bizi Descartes’a götürüyor. “Düşünüyorum öyleyse varım” yerine “Ben (kendimi) tahmin ediyorum öyleyse varım” diyebiliriz. Kendin olmak (ya da ben olmak) deneyimi, benlikle alakalı duyusal sinyallerin kaynaklarına dair beynin yaptığı en iyi tahminden fazlası değildir.

Bu hikayede son bir viraj daha var. Öngörücü modellerin iyi modeller olması, yalnızca duyusal sinyallerin kaynaklarını açığa çıkarmalarından kaynaklanmıyor; aynı zamanda, var olan tahminlerle uyumlu olsun diye duyusal verileri değiştirip (bazen “aktif çıkarım” da denir), beynin bu kaynakları kontrol etmesine veya düzenlemesine olanak sağlıyorlar. Söz konusu benlik, özellikle de daha derinlerde şekillenen boyutları, olunca etkili bir düzenleme muhtemelen doğru algılamadan daha önemli. Kalp atışımız, kan basıncımız ve diğer fizyolojik özelliklerimiz canlılık sınırları içinde kaldığı sürece, ayrıntılı algısal temsillerde eksikliklerimizin olması çok da önemli olmayabilir. Bu da dünyada nesne olma -ya da bedenin nesne olması- deneyimi yerine “beden olma” deneyiminin kendine özgü niteliği ile ilgili olabilir.

Ve böylece son bir kere daha Descartes’a geri dönüyoruz. Decartes, zihni bedenden ayırırken, insan olmayan hayvanların, iç evrenleri olmayan yaratıklardan ibaret olduklarını söylemişti. Onun görüşüne göre, fizyolojik düzenlemelerin temel süreçlerinin zihin ya da bilinçlilik ile alakası yoktu ya da çok az ilgisi vardı. Bense artık aksini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki, bilinçli kendilik deneyimimizin temel boyutları, dağınık fizyolojimize ve hayvani iç organlarımıza dair kontrollü öngörücü algılara bağlı olabilir. Bizler bilinçli bireyleriz çünkü biz de kendi kendine yeten ve kendi devamlılığını önemseyen et yığınları olan yaratıklarız.

Yazan: Anil K. Seth
Çeviren: Güner Yılmaz
Kaynak: Aeon

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Aslen doğma büyüme Çanakkaleli olup okul sebebiyle Ankara’ya geldim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümü 4. Sınıfım, belki siz bunu okuduğunuzda mezun olurum. Özellikle depresyon, paranoya, narsisizm, kaygı konuları ilgimi çeker. Yaklaşım olarak tamamen analitikçiyim diyemem ama eleştirilerin gereksiz ağır olduğunu söyleyebilirim. Ek olarak matematik sorularıyla uğraşmak hoşuma gider. İnsanları ve özellikle küçük çocuk ya da bebekleri izlemeyi severim.