Çocuğa karşı sergilenen yanlış tutum toplum sağlığında krizlere yol açıyor.

Olay mahalline en son dahil edilmek hemen hemen bütün psikiyatristlerin kaderi. Chris* ile Hepatit C ile yaşamak üzerine bir sohbet sırasında bu durumun bir kez daha farkına vardım. Chris yatak döşek hasta değildi, sadece her geçen ay kendini biraz daha yorgun hissediyordu. Tedavi görmeseydi karaciğeri çok büyük hasar görebilirdi ve bu hasar ölümüne yol açabilirdi. Chris, bu hastalığı muhtemelen Milton, Ontario’da bulunan Maplehurst Islahevi’nde kaptığını söyledi.

“Oraya Milton Hilton diyorlardı.”

“Neden girmiştin içeri?”

Başını öne eğdi, utanmış gibi bir hali vardı. “Eski sevgilim Carmen’e vurduğum için.”

“Carmen’in durumu kötü müydü?”

“Evet. Dikiş atılması gerekti.”

Chris şiddete eğilimli biri gibi durmuyordu. Hele sabıkası var hiç demezdiniz. Eli yüzü düzgündü; mavi yakalı bir gömlek ve ütüsüz bir pantolon giyiyordu. Bir psikiyatri randevusuna nasıl gidilir uzun uzun düşünmüş gibiydi. Çekingendi. Daha önce konuştuğum hastalar arasında beni korkutanlar olmuştu ancak Chris’in korkulacak bir yanı yoktu.

“Olay nasıl oldu?”

Carmen’le anonim alkolikler toplantısında tanıştıklarını anlattı. Ortak noktaları, her şeyden önce eroindi. Chris beni yine şaşırtmıştı. Kafalarımıza yerleşmiş o uyuşturucu bağımlısı imajıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.

Bana sarhoşken deneyimlediği öfkeyi tasvir etti. “Her şey kırmızıya dönüyor. Aklım bomboş kalıyor, hiçbir şey düşünmüyorum.” Bu öfkeyi neyin tetiklediğini bazen hatırlasa da çoğunlukla hatırlayamıyor. Bazen olay büyümeden uzaklaşabilse de çoğunlukla bunu yapamıyor. Birini incittiyse sonrasında utanç duyuyor ve intihar etmeyi düşünüyor. Bana kendisiyle yaşamanın Carmen için nasıl bir şey olmuş olabileceğinden söz etti ancak çok üstünkörü. Birbirlerini çok iyi tanımadıkları izlenimi bıraktı bende.

“Sanırım her şey ben çocukken başladı.”

Bu noktada Chris artık daha rahat konuşuyordu. Alkol almaya 11 yaşında başlamıştı. Birkaç yıl sonra esrar içmeye başladı. Esrar bir kapıyı açtı, o kapı başka bir kapıyı derken Chris kendini eroin kullanırken buldu.

Annesi 18 yaşındaydı Chris’i doğurduğunda. Babası doğumdan kısa bir süre sonra onları terk etti. Chris’in aklı daha ermezken annesi sorunlu başka bir adamla, Wilson’la evlendi. Wilson’ın annesine vurmasına ya da bir şeyler fırlatmasına defalarca tanık oldu. Her seferinde eli kolu bağlıydı küçük Chris’in.

Chris’in öfkesinin kökeninde annesini kurtarmak için hiçbir şey yapamamasının yattığını düşünüyorum. Ancak çocukluğunu şekillendiren öfke değil başka bir duyguydu: Korku. Hep daha sonra olabilecekleri düşünüyordu; bekliyor, izliyor, planlar yapıyor ve işlerin sarpa sarmasına yol açabilecek potansiyel hamleleri hesaplıyordu. Yatarken korkuyordu, sabahları uyanıp okula giderken korkuyordu ve okuldan geldiğinde kapıyı çalmaya korkuyordu. Okulda daha fazla zaman geçirebilmek için her sezon bütün takımlara katılıyordu. Chris spora olan yatkınlığıyla dikkatleri üzerine çekti; güçlü olmak, güçlü hissetmek ve beğeni toplamak hoşuna gitmişti.

Ancak okul dönüşü, eve doğru attığı her adımda korkusu artıyor; eve vardığında ise dayanılmaz bir hal alıyordu. 11 yaşındayken sinirlerini yatıştırmak için Wilson’dan içki çalmaya başladı. Chris 13 yaşındayken annesi, Wilson’dan içki çalmaması için ona içki satın almaya başladı. İşe de yaradı, en azından bir süre. Annesi belki başka bir yol bulabilirdi ama o da Wilson’dan bir o kadar korkuyordu.

“O, o zamandı.” Chris birden çocukluğunu anlatmayı kesti. “Artık sadece ben varım. İçkiyi bıraktım. Wilson sadist herifin tekiydi evet, ama artık o yok; yalnız ben varım. Hayatıma çeki düzen vermeliyim.”

Chris onu bu noktaya getiren her seçimin sorumluluğunu üstleniyor. Öyle ki şu an çektiği acının nedeni büyük ölçüde bu seçimlerden duyduğu utanç. Artık çocukluğundan bahsetmek istemiyor ancak bir konuda haklı: Sorun gerçekten çocukluğunda. Çocuklara kötü davranılmasının yol açtığı zararlar aslında çok uzun zamandır hepimizin gözleri önünde. Ancak onu görmek ve kabullenmek birçoğumuz için çok zor.

Sonradan öğrendiklerim ise “sigara kansere yol açar” kadar gerçek ve kesin. Her 3-4 çocuktan biri ya şiddet görüyor ya da cinsel istismara uğruyor. Kızlarda cinsel istismar, erkeklerde ise fiziksel şiddete maruz kalma oranı daha yüksek ancak tam tersi de yaşanıyor ve bu iki durum sık sık birlikte görülüyor.

Dahası, bireye şiddet görmekten çok daha fazla zarar veren çocukluk deneyimeri de mevcut. Sözde OÇD’ler (Olumsuz Çocukluk Deneyimleri) korkulan bir ebeveynle yaşamak ve bu ebeveyn tarafından küfür ve hakaretlere maruz bırakılmak gibi durumları içeriyor. Sevilmiş hissettiremeyen ya da size yiyecek veya temiz çamaşır tedarik edemeyen bir ailede büyümek bir OÇD. Sarhoş, kafası iyi, depresif ya da bakımınızı üstlenmekten korkan bir ebeveyn tarafından yetiştirilmek de öyle. Chris’in annesinin maruz kaldığı şiddete tanık olması bir OÇD. Biyolojik babasının onları terk etmesi de öyle. Yukarıda saydığımız durumların hiçbiri şiddet ya da cinsel istismar başlığı altında değil ancak her biri sağlık için birer risk teşkil ediyor. Bu çocukluk deneyimlerinin türü ve sayısı arttıkça bireyin fiziksel ya da psikolojik bir hastalık geçirme riski de artıyor.

Şiddetle sınırlı kalmayıp çok geniş bir alan kaplayan OÇD’ler günümüzde o kadar yaygın ki kimi bunları normal durumlar olarak görüyor -ancak normalden çok uzaklar. Çocukken yaşanan kötü olaylar, sağlığa sandığımızdan çok daha fazla zarar veriyor.

Dickens okuyan herkes şunu bilir: Çocuğa şiddetin modern hiçbir yönü yoktur. Şiddete Maruz Kalmış Çocuk Sendromu’nun Henry Kempe tarafından tanımlanması ise 1962 yılı kadar geçtir. Amerikan Tıp Derneği Dergisi‘nde yayınlanan makalesiyle Kempe bu durumun nasıl yaygın olduğunu (71 hastanede 302 farklı dosya), zararın ne boyuta ulaşabileceğini (cinayet vakaları), biyolojik ve üvey ebeveynlerin çocuğa neden böyle davrandığını ve sonuçların nasıl röntgene yansıdığını gözler önüne serdi. Kempe, çocukların şiddet görme sıklığının tahmin ettiğinden çok daha fazla olduğunu biliyordu, ancak o bile tahmininin ne kadar iyimser olduğunu duysa şaşardı.

1980’lerde, ben tıp okurken, çocuğa şiddet diye bir dersimiz yoktu, hayır. Psikiyatri eğitimimde ise travma sonrası stres bozukluğu tedavisi küçük çaplı bir savaşa eşdeğerdi. Ancak mesleğe atıldığımda, çoğu hastamın ciddi bir travma geçirdiğini ve bu travmaların çoğunlukla çocuklukta geçirildiğini gözlemledim. Ruhsal bozukluklarla savaşan hastalar arasında geçmişte travma geçirenlerin sayısı çok yüksek, %90 gibi bir orandan söz ediyoruz, ve bunu her gün bir kez daha görüyorum. Ancak işe başladığım ilk günden itibaren apaçık ortada duran bu gerçeği ve mesleğimin aslında bu olumsuz deneyimlerin getirdiği bazı sorunları aşabilmeleri için insanlara yardım etmekten ibaret olduğunu kavramam birkaç yıl aldı.

OÇD yoksul ve dışlanmış ailelerde şüphesiz daha yaygın. Ancak Kempe’nin 1962 yılında söylediği gibi şiddete “hali vakti yerinde ailelerde ve eğitim görmüş bireylerde de rastlamak mümkün.” 1998’de Vincent Felitti ve ekibi, OÇD deneyleri adıyla andığımız çığır açan bazı çalışmalar yürüttü ve sonuçta bu olumsuz deneyimlerin çeşitli hastalıklara sebep olabileceğini ortaya koydu. San Diego Sağlık İdame Organizasyonu üyeleri arasından seçtiği çoğu beyaz tenli, iyi eğitim almış orta sınıfa mensup 10,000 birey üzerinde test ve gözlemler yapan Felitti, tüm bu imtiyazlara rağmen bireylerin birçoğunun en az bir olumsuz deneyim geçirdiği gerçeğini gün yüzüne çıkarttı.

Bu deneyimler bireyde öz önem ve düşünce özgürlüğü gelişimini de tehlikeye atıyor. Bu araştırma ve sonrasında yapılan araştırmalar örneğin her bir olumsuz deneyimin kişiyi intihara biraz daha yaklaştırdığını; Chris gibi 4 ve üzeri OÇD geçirmiş bir bireyin, normal bir bireye göre intihara 12 kat daha meyilli olduğunu ortaya koydu. Üstelik bu deneyimler sadece zihni değil bedeni de olumsuz etkiliyor. OÇD, kronik solunum yolu hastalıkları ve kalp hastalıkları gibi çokça can alan hastalıklara yakalanma riskini arttırıyor. Hatta, çocuklukta yaşanılan kötü olaylar hastalıkların “nedeninin nedeni” oluyor diyebiliriz. Bu olaylar bireyde cinsel eğilimler, obezite, sigara ve alkol kullanımı gibi durumların görülme oranını da arttırıyor. Bu “nedenlerin nedeni” Chris’i Hepatit C hastası yaptı, ancak diyabet ya da kanser hastası da olabilirdi. Çocuklukta alınan hasarın sağlığa etkisini çıplak gözle görmek hiç de zor değil.

Arkadaşlarımla ya da başka kişilerle bir sohbet esnasında çocuğa şiddetin ne kadar yaygın olduğunu anlattığımda çoğu bana şüphe dolu gözlerle bakıyor. Bu iddiayı çürütmek için buldukları bazı anti-tezler var.

Belki sorunlu bir nüfusu incelediler? “Milton Hilton” bahçesinde bir anket yapıp kaç kişinin suç işlediğini belirlemeye çalışırsanız oldukça şişirilmiş sayılarla karşılaşırsınız. Belki de bu durumun sebebi araştırmacıların çalışmak için şiddete ekstra eğilimli kişileri seçmesidir. Hayır. Çocuğa şiddet üzerine birçok anket yapıldı ve bu anketlerde kontrol grubunun toplumun genel bir kesimini temsil etmesine çok önem verildi. 1997’de Kanada’da yürütülen bir araştırmada McMaster Üniversitesi Risk Altındaki Çocuklar Araştırma Merkezi’nden Harriet MacMillan ve ekibi, Ontario Sağlık Anketi katılımcıları arasından rastgele seçilen 9000 bireyden, erkeklerin %31’inin, kadınların %21’ininin çocukken fiziksel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu. Kadınların %13’ü çocukluğunda cinsel istismara uğramış.

Gerçek rakamlar muhtemelen bundan bir tık fazla. Çünkü Ontario Sağlık Anketi, kliniklerde yaşayanlar, maddi destekle geçinen birinci dünya ülkesi vatandaşlar ve evsizler gibi çocuğa şiddetin sıklıkla görüldüğü bazı demografik grupları kapsamıyor. Manitoba Üniversitesi’nden Doçent Doktor Tracie Afifi’nin 2012’de yaptığı benzer bir anket de MacMillian’ın sonuçlarına oldukça yakın bir tablo çizdi: Her 100 kişiden 32’si bir şekilde şiddete maruz kalmıştı. Daha kapsamlı ve çok daha dikkatli yürütülen ve tüm ABD’yi içine alan birçok anket de benzer sonuçlara işaret ediyor.

Belki de yanlış soruları sormuşlardır? CBC bu çalışmayı ekrana taşıdığında Afifi ve ekibi, ABD ordusunun neredeyse yarısının çocukken şiddete maruz kaldığını tespit ettiklerini belirtti. Yorumculardan biri “Bunun gerçek olabilmesi için şiddetin tanımını aşağılama ve kötü bakışlara kadar genişletmemiz gerektiği” görüşünü ileri sürdü. Hayır. Askerler üzerinde yapılan çalışma da -bu paragrafta adı geçen, gerçekten iyi dizayn edilmiş birçok çalışma gibi- fiziksel şiddet ve cinsel istismar üzerine çok spesifik sorular içeriyor. Sorular 3 tür fiziksel şiddet üzerine. En hafifi bireyin üç kereden fazla olmak üzere yüze, başa veya kulaklara darbe alıp almadığı veya bireye sert bir cisimle vurulup vurulmadığı. Sorular biraz daha ağırlaştı ve bireylere itilme, fırlatılma ya da onlara bir şey fırlatılması gibi durumlara yine üç kereden fazla maruz kalıp kalmadıkları soruldu. En ağır sorular ise bireylerin daha önce tekme, yumruk, ısırma, boğma, yakma ya da fiziksel saldırıya uğrama durumlarını ölçüyordu. Cinsel istismar soruları da en az bunun kadar açık ve net tanımlanmış.

Belki insanlar tüm bunları uydurdu? Bu, çocuğa şiddet ihbarlarının en tehlikeli yönü. Zayıf bir argüman, ancak tamamen göz ardı edilemez. Yetişkinler, çocuklara oranla hafızamızın bize oynadığı oyunlara karşı daha korunmasız. Bazı şeyler unutuluyor. Bazen ayrı olaylar tek bir anı gibi algılanıyor. Kaygı ve depresyon durumunda, geçmişteki kötü anılar olduğundan daha da kötü anımsanabiliyor. Ancak travma oranı abartılı ölçülmüş diyebilmemiz için ankete katılan çoğu bireyin yaşanmamış şiddet hikayeleri uydurduğunu varsaymamız gerekir. İnsan beyni bazen yapar bunu. Görgü tanığının ifadesine dayalı davalarda çarpıtılmış anılar büyük bir sorun teşkil ediyor mesela. Ancak anıların çarpıtılabileceğini kabul etsek dahi tekrar tekrar yapılan, iyi planlanmış araştırmaların sonuçlarındaki tutarlılığı göz ardı edemeyiz. Her 7 yetişkinden ikisinin çocukluğunda kötü şeyler yaşadığına dair yalan söylemesi veya bu konuda çarpıtılmış anılara sahip olması, bunların gerçekten yaşanmış olmalarından daha mı olası bizim için? Daha mı iç rahatlatıcı? Ortada bu kişiye itimat edilmemesi için geçerli bir sebep yoksa, bir yetişkin bana “itildim, dövüldüm, bana kül tablası fırlatıldı” dediği zaman ona inanırım. Çocukken sevilmiş hissedip hissetmediğinizi tüm kesinliğiyle ortaya koymak zor olabilir ancak birçok OÇD bundan çok daha nesnel. Chris’in abarttığını ya da yalan söylediğini düşünmüyorum.

Şimdi, tüm gerçekleri döktük ortaya. Ancak önümüzü görebilmemiz için kaldırmamız gereken son bir engel daha var. Çocuğa şiddet gerçeğiyle yakından tanıştığım bu süreçte şunu öğrendim: Karmaşık, acı dolu hikayeleri nispeten daha az rahatsızlık veren yarı doğrulara indirgemek oldukça cezbedici; çünkü bu yarım hikayeler daha basit, bir seferde yalnız bir duygusal yanıt vermemi gerektiriyor. Chris çaresiz bir kurban olsaydı ona işkence edene olan öfkem beni güçlendirirdi. Yalnız Carmen’in dayakçısı olsaydı ona sebep olduğu hasarı gösterir ve değişmesi için onu motive ederdim. Yalnız korkmuş bir çocuk olsaydı onu avuturdum. Yalnız kendini düşünen bir manipülatör olsaydı en azından başkalarının onu nasıl gördüğünü ona göstermeye çalışırdım.

Maalesef Chris, bana göre (ve tabi kendine göre de) bu insanların hepsi; ve daha hayal edemediğim niceleri. Yarım bir doğrudan hareketle, diğer Chris’leri hiçe sayıp Chris gibi birini dinlemek, ona normalde dokunacağından çok daha az faydam dokunmasına neden oldu. Gerçekleri görebilmek ve harekete geçebilmek için biraz rahatsız hissetmemiz gerek.

Chris’in hikayesindeki domino taşları -korku, sarhoşluk, öfke ve utanç- annesinin bağımlılığından ve Wilson’ın şiddetinden başlayıp Chris’in kendi ruhsal bozukluğuna sebep olan, onu Carmen’e şiddet uygulamaya iten ve hayati tehlike arz eden bir hastalığın pençesine düşüren, neredeyse düz bir yol çiziyor. Psikiyatristler, korkmuş çocuklar ve çökmüş yetişkinler döngüsünün iki ucunda, dezavantajlı bir noktada yer alıyorlar. Dezavantajlı, çünkü ancak iş işten geçtikten, birey hasar gördükten sonra olay mahalline yetişebiliyorlar. Zamanı geri alıp Chris’in yaşadığı kötü olayları silemem ya da Carmen’e verdiği hasarı ortadan kaldıramam. Ancak yine de Chris ile el ele verip onun bedenini ve zihnini iyileştirmeye çalışıyoruz -ki o da bir başka kadının ya da çocuğun Wilson’ı olmasın.

Bir toplum olarak aslında elimizden daha fazlası gelir. OÇD’ler iyi ebeveyn-kötü ebeveyni birbirinden ayıran kara lekeler değildir. Genelde kötü kalplerden de çıkmazlar. Bu döngüye bir son vermek için aile kurumunun içinde işlediği çevreyi değiştirmeliyiz. Büyük değişimlerden bahsediyoruz: ruhsal bozukluklar ve bağımlılık için etkili tedaviler, geçinebilecek kadar maaş, çalışmak zorunda olan ve çalışamayan ebeveynlere destek, yeterli imkanlara sahip kreşler, ebeveynlere bir çocuğun dünyasına giden kapıları aralayacak ve onları daha duyarlı davranmaya itecek eğitimler.

Bu büyük değişimlerin sözde kalmaması için herkesin görmek istediğini değil, açık seçik ortadaki gerçekleri görmesi şarttır. Bunu yapabilmek için bazılarımızın, kariyerimin beni zorla yürüttüğü yola benzer bir yol bulması gerekecek: Üç maymundan hepimizin sevdiği yarım gerçeklere ve bu gerçeklerden çok daha karmaşık, çok daha tehlikeli ama çok daha insan olana giden bir yol.

*Chris birkaç farklı bireyin hikayelerinin bir harmanıdır. Bu harman oluşturulurken bazı detaylar değiştirilmiştir.

Robert Maunder ve Jonathan Hunter, Toronto Mount Sinai hastanesi psikiyatristleri ve Love, Fear, and Health: How Our Attachments to Others Shape Health and Health Care kitabının yazarları.

Yazar: Robert Maunder ve Jonathan Hunter
Çevirmen: Beste Naz Yıldız
Kaynak: thewalrus

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.