Keder, sevinç ve mutluluk gözyaşları. Ağlamak bir şeyler ifade ediyor olmalı ama ne?

Gözyaşı evrensel bir işarettir. Antik dönemlerden beri, filozoflar ve bilim insanları ağlama eylemini, insanların duygusal ifade amacıyla kullandıkları ortak bir dilin parçası olarak açıklamaya çalışmışlardır. Fakat gerçekte, gözyaşı tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Gözlerimizden boşanırken ya da yanaklarımızdan süzülürken, bu tuzlu damlacıkların anlamları ancak başkalarının geçici çıkarımlarına dayanır ve böyle durumlarda da ancak belirli zihinsel ve sosyal bağlamlar ile hikâye hakkında bilgi sahibi olunarak bu çıkarımlara varılabilir.

Üzüldüğümüz, dertli ya da yasta olduğumuz için ağlarız, fakat mutluluktan ya da çok gülmekten de gözlerimizden yaş gelir. Bazılarının, insanların ıstıraplarına duyduğu merhametten gözleri dolar; kimileriyse zulme uğrayanlar için öfkeli gözyaşları akıtır. Bazen de gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklar sadece esnemenin ya da doğranmış soğanların bir ürünüdür. Victoria dönemi gazetecisi Harriet Martineau, Fransız sosyolog Auguste Comte’un oldukça ağır kitap ciltlerinin çevirisini yaparken, duyduğu entelektüel hazdan dolayı gözyaşlarına boğulmuştu. Buhar meraklısı bir arkadaşım bana, rekor kırmış lokomotif Mallard’ı Ulusal Demiryolu Müzesi’nde ilk gördüğü zaman gözyaşlarını tutamadığını anlatmıştı. Gözyaşı, her zaman ve tüm dünyada aynı anlama geldiği için evrensel bir işaret değildir. Neredeyse her şeyi ifade edebildiği için evrensel bir işarettir.

Eğer ağlama eylemi, evrensel duygular dilinde tek anlamı olan bir jest olsaydı, bu anlam hiç şüphesiz keder olurdu. Çünkü keder, gözyaşlarının en sık ilişkilendirildiği durumdur. Ne ki geçen yaz Londra’da mutluluktan ağlayanlar da çoktu. Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları’nda her yer duygu seliyle dolup taştı. Kazanan kürsüsünde, ulusal marşlar yükseldikçe, gözyaşları da salgın gibi yayıldı. Hissedilen gurur ve sevinç, bitmek bilmez gözyaşlarıyla ortaya koyuldu. Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, açılış töreninde “vatansever gururunun yakıcı gözyaşlarından” övünerek bahsetti ve oyunların finalini “yaşlarla sırılsıklam olmuş, titreşen bir orgazm anı” olarak niteledi. 1872’de Charles Darwin İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi kitabını yazdığında, “İngiliz erkekleri hiç ağlamaz” ifadesi doğru olabilirdi fakat 2012 yılına gelindiğinde belediye başkanı ve diğerleri bu düşünceyi değiştirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Kendime dair bir örneği de bunlara ekleyebilirim: [Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışının] 60. yıl kutlamaları için bin tane flotilla teknesinin Thames Nehri’nde gezindiği bir günde, St. Thomas Hastanesi’nde oğlum doğduğunda, gerçekten endişe verici acil sezaryen başarılı bir şekilde sonlanınca yaşadığım sevinç ve rahatlamayla gözyaşı döktüm.

Teoriler daima gözyaşlarının salgı, semptom ve işaretlerden oluşan üçlü yapısını açıklamaya çabalamaktadırlar. Acaba gözyaşları idrar ya da kızarıklık gibi mi yoksa bir sanat eseri gibi mi düşünülmelidir? Acaba yorumlanmaları için fizyoloji uzmanı, hekim ya da metafizikçi mi olmak gerekir?

Gözyaşları vücutta üretilen ve karanlığın perdesi arkasında keyfi çıkarılan bir şey olarak idrara ve hatta cinsel salgılara bile benzetilirdi

Boris Johnson’ın kendi gözlerinden boşalttığı yaşları tanımlamak için kullandığı imalı dil, bir beden salgısını bilerek diğeriyle karıştırmıştı. Açık alanda ağlamaya karşı çıkanlar genellikle bunu, kökeni 19. yüzyılın sonlarında kullanılan psikiyatri literatürüne dayanan ve halka açık alanda ağlamanın, halka açık alanda idrarını yapmakla eşit derecede utanç verici olduğunu ifade eden bir tabir olan bir “duygusal inkontinans” (duygusal kaçırma) türü olarak anarlar. 2011’de BBC Four kanalı, komedyen Jo Brand’in sunduğu, herkesin önünde ağlamakla ilgili bir belgesel film yayımladı. Jo herkesin önünde ağlamaya karşıydı ve ağlamanın olağanüstü durumlara saklanması ve gizli bir yerde yapılması gerektiğini savunuyordu. Programa İnternet üzerinden yapılan yorumlar da böyle düşünen tek kişinin Jo olmadığını gösteriyordu. Erkek olduğunu düşündüğüm ve kendisini, aynı zamanda bir tür bilgisayar dilinin adı da olan Algol60 olarak tanıtan birinden bir yorum gelmişti. Algol60 şöyle yazmıştı:

“Eğer ağlamaya ihtiyacınız varsa, bir bataklığa saklanın ve gizlice ağlayın. Küçük çocuklar ve feminen yabancıların tam tersini yapması beklenebilir ama sekiz yaşının üstündeki bütün Britanyalılar kendilerini kontrol edebilmeliler.”

Bu tarz bir yorum 21. yüzyıl düşünce ve davranışlarıyla uyumsuz görünmektedir fakat İngilizlerin, Darwin’in duygular hakkındaki kitabından sonra yerleşmeye başlayan ve iki dünya savaşı sırasında altın çağını yaşayan “ne olursa olsun metin ol” ideolojisinin acı bir hatırlatıcısıdır. Ağlamanın kendine hâkim olamamakla bağlantılı metaforu gözyaşlarının tiksinti ve utanca sebep olması gerektiğini ileri sürmüştür. 20. yüzyılın ortalarında uzun yıllar boyunca, Kitle İnceleme olarak adlandırılan geniş kapsamlı bir devlet araştırma programıyla İngilizlerin günlük yaşamı araştırıldı. 1950’lerde bir Kitle İnceleme anketinde heyet üyelerine bir dizi soru soruldu; bu sorularla margarin ve yabancılar hakkındaki görüşleri de alındı. “Film izlerken hiç ağlar mısınız? Bugüne kadar hangi filmler sizi ağlattı ve ne kadar ağladınız? Eğer hatırlıyorsanız filmin hangi kısmında daha çok ağladınız? Bu tür durumlarda utanç duyar mısınız? Duyuyorsanız ne kadar utanç duyarsınız?”

Birçok katılımcı daha önce hiç utanç duymadığını ifade ederken kırklı yaşlarda tuhaf bir erkek katılımcı sorunun özüne inerek “Daha önce hiçbir filmde ağlamadım. İşediğim durumlar oldu. Evet, ‘utandım’ ama paramı israf ettiğim için.” diye yanıt vermiş. Aynı yaşlarda bekâr bir erkek memur ise şöyle yazmış: “Duygularımdan dolayı utanç duymuyorum, onun yerine hâlâ o kadar duygulanabildiğim için büyük bir minnet duygusu hissediyorum. Muhtemelen birçoğumuz, karanlık bir sinemaya saklanarak ya da kendi odamızın sessizliğinde büyük bir üzüntüye tepki gösterirken benzer şekilde biraz duygusallık yaşamak için kendimize izin verebiliriz.” Hem utanç duyanlar hem de utanmazlar için gözyaşları vücutta üretilen ve karanlığın perdesi arkasında -ister sinemanın yarı açık alanlarında isterse daha konforlu duyumsal olanaklarla kendi odamızın sessizliğinde- keyfi çıkarılan bir şey olarak idrara ve hatta cinsel salgılara bile benzetilirdi.

Ağlama ve boşaltım arasındaki bağlantı, 20. yüzyılda kendini göstermeye başlamış gibi görünse de, hiç de yeni bir şey değildir. 1586’da İngiliz rahip ve doktor Timothie Bright oldukça ses getiren, okurları arasında muhtemelen Shakespeare’in de bulunduğu ve gözyaşını “idrardan çok da farklı olmayan bir boşaltım türü” olarak tanımlayan Treatise of Melancholie (Melankolinin Bilimsel İncelemesi) adlı kitabını yazdı. Alexander Pope, “A Lady Who P-st at the Tragedy of Cato” (Cato’nun Tragedyası’na İ–yen Kadın) isimli şiirinde Joseph Addison’un ünlü Cato: A Tragedy (Cato: Bir Tragedya, 1712) adlı oyununu, bu dramaya beklendiği şekilde ağlayarak değil de bitmek bilmez bir idrarla karşılık veren bir kadını betimleyerek yerer.

Ağlak muhalifler hayıflanırken Cato’larının kaderine,
Hâlâ bekliyor Tory’li Celia kupkuru gözleriyle,
Ama gururu engel olurken gözyaşlarına,
Fışkıran sular çıkacak bir yer buluyor aşağılarda:
Sır olsa da, büyük bir kederle yas tutmakta,
Yirmi nehir tanrısı gibi bütün kupalarıyla.
Bırakın hipokritik yüzlerini mahvetsin ötekiler,
O kederini daha samimi bir yerde sergiler;
Orada sanatsız tutku ve doğa hüküm sürer,
Çünkü o yol doğrudan kalbe gider.

Ve eski İbranicede ağlamayı ifade etmek için tam olarak “gözlerinden işemek” olarak çevrilen geleneksel bir tabir bulunmaktadır.

Bu eski görüş son yüz elli yılda modern bilimle daha da güçlenmiştir. Son on yılda en sık gönderme yapılan gözyaşı kuramcısı, 1980’den beri, gözyaşının boşaltıma benzetilme kuramının tam olarak kelime anlamıyla düşünülmesi gerektiğini savunan Amerikalı biyokimyacı William H. Frey II’dir. 1982’de The New York Times’a verdiği bir röportajda Frey, ağlama eyleminin “nefes verme, idrar yapma, dışkı yapma ve terleme gibi” toksik maddelerin, bu durumda stres hormonu olarak da adlandırılabilir, vücuttan atıldığı “bir boşaltım süreci” olduğunu iddia etti. Fakat Frey’in biyokimyasal açıklamalarla sunduğu ağlamanın inkontinans teorisi, 19. yüzyılda zihnin psikanalitik modelinin ürettiği çok daha etkili bir dizi temel fikrin yakın tarihli bir yan ürününden ibaretti.

Gözyaşları için benimsenen psikanalitik yaklaşımın temelinde iki fikir vardır; bunlar 20. yüzyılın ortalarında hem konunun uzmanları hem de halk arasındaki psikolojik tutuculuğa girmiş fikirlerdir: Bastırma ve gerileme. İlki gözyaşlarını, önceden bastırılmış duyguların taşması ya da boşaltımı olarak gösterirken ikincisi, yetişkinlerin ağlamasını, çocukluk, hatta doğum öncesi duygu ve deneyimlere geri dönüş olarak ifade eder.

1893’te “Histerik Fenomenlerin Fiziksel Mekanizması” üzerine yaptıkları ön görüşmede Josef Breuer ve Sigmund Freud, travmatik olayların bastırılmış hatıralarının yıllar sonra nasıl histerik semptomlara yol açabileceğini açıkladı. Breuer ve Freud, “yabancı cisimler” olarak değerlendirdikleri ve insan ruhundan çıkarıp atılması gereken bu travmatik hatıralara hipnozla ulaşılabileceğine inanmaktaydılar. İkili, bir hastanın böyle bir hatırayı kelimelere döktüğünde, bunları dile getirdiğinde, histerik semptomların kaybolacağını söylediler.

İnsan ruhunun bu modelinde gözyaşları, birçok yönden hem sağlıklı hem patolojik özellik sergilemektedir. Travmatik olaylara verilen diğer bilinçli ya da bilinçsiz tepkilerin yanı sıra, gözyaşlarının sağlıklı olan asıl işlevi, güçlü his ve duygulanımın boşaltımı için kullanılan bir kanal olmasıydı. Duygu, vücudun sisteminden boşaltılması gereken ruhani bir sıvı olarak ifade edilir; ağlamak ise bu görevi yerine getiren bir eylemdir. Başka bir çözüm örneği olarak, Breuer ve Freud intikam eylemlerini önerirler. Gözyaşları, sözcük ve eylemlerin yanı sıra, duygu boşaltım mekanizmalarıdır, dışarı taşan kanallardır, boşaltım musluklarıdır.

Freudyen modelde gözyaşları sağlıklı bir arınmanın işareti olsa da Frau Emmy von N.’ninki gibi bazı durumlarda patolojik de olabilir. Frau Emmy, Freud’a kafa karışıklığı, uykusuzluk ve bir defasında saatlerce sürmüş olan ağlama krizleri şikâyetleriyle başvurmuştu. Freud, Emmy’nin ağlama krizlerinin histerik bir semptom olduğuna karar verdi. Fakat diğer bir vakasında, bir kadın düzenli olarak kocasının hastalık, kötüleşme ve ölüm yıldönümlerinde ağlıyordu. Freud bunları özel ve gözyaşlı “yıllık anma festivalleri” olarak tanımladı. Bu vakada, ağlamanın histerik olmadığını, “ertelenmiş duygusal boşalma” olduğunu iddia etti; gecikmiş fakat sağlıklı bir duygu düzenlemesiydi, travmatik bir yabancı maddenin gecikmiş bir şekilde vücuttan atılmasıydı.

Freud’un teorileri, 19. yüzyılda Darwin’in ve diğer evrim kuramcılarının öne sürdüğü, ağlamanın gerginlik veren fazla enerjinin atılacağı birçok kanaldan biri olduğunu savunan görüşleri hatırlatıyordu. Darwin’e göre gözyaşları, bazı diğer yararlı davranışların yan etkisinden başka bir şey değildi. Gözyaşlarının istemsiz salgılanışının başlangıçta “gözdeki yabancı bir maddeden kaynaklanan rahatsızlık” sebebiyle oluştuğu gözleminden yola çıkmıştı. Daha sonra, bebeklerin gözleri sıkıca kapalıyken yüksek sesle çığlık attıkları durumlarda, aynı refleksin gözyaşı bezlerinde oluşan baskıyla harekete geçtiği varsayımında bulundu. Darwin, gözyaşlarıyla ağrıdan ve açlıktan kaynaklanan çocuk çığlıkları arasındaki ilişkinin, nesillerle birlikte yavaş yavaş her türlü acı verici zihinsel durumu kapsayacak şekilde genişlediğini ve böylece rahatsız edici yabancı maddeler ya da çığlıklar olmadığında da gözyaşlarının üretilebileceğini söyledi. Bunları göz önüne alarak, Freud’un, zihinsel sıvı imgeleminin ve bedensel taşmalarının yanı sıra, gözyaşlarının insan ruhundaki yabancı maddeleri yıkadığı teorisinde Darwin’in etkisi açıkça görülmektedir. Freud’un açıklaması bir diğer yönüyle de Darwin’i hatırlatır çünkü Freud ağlamanın davranışsal olarak “artmış serebral uyarılmadan” kurtulmak ve uyarılmanın “akıp gitmesini” sağlamaktan başka hiçbir amaca hizmet etmediğini vurgulamaktadır.

Görünenin aksine, mutluluktan ağlamak diye bir şey yoktur, demişti

Eğer Freud ve Breuer temelde ağlama eylemini, sembolik olarak gözyaşlarının diğer bedensel sıvılarla bağlantılı olduğu bir boşaltım işlemi olarak yorumladılarsa, sonradan gelen psikanaliz kuramcıları bu çerçeveyi tuhaf ve şaşılacak şekillerde genişletmiştir. 1940’larda yayımlanan birkaç makalede, önemli bir Amerikalı Freudyen olan Phyllis Greenacre kadınlarda sinirsel ağlama eyleminin, idrarın yer değiştirmesi olarak anlaşılması gerektiği görüşünü ortaya koydu. Bu kuramda “vücut-fallus özdeşimi” görüşü ve kadınların gözyaşı üreterek erkekler idrar yapma eylemini taklit ettiği düşüncesi yer alıyordu.

Greenacre bu fenomeni “sağanak şeklinde ağlayan” ve “sessiz sessiz ağlayan” kadınlar olarak iki türe ayırdı. Birinci tür, gözyaşı seli dökerek normalden fazla şekilde ağlar; ikincisi ise yanaklarından sessiz damlaların akmasına izin verir. İki tür de penis kıskançlığının kuvvetli etkisini içeren “yaşamın bebeklik evresinde idrar yapma konusunda sorun yaşaması” ile açıklanmıştı. Bu iki kadın tipinin ruhsal yapıları arasında aşağı yukarı şöyle bir fark bulunur: “Sağanak” ağıtçılar, penis eksikliğini üzülerek kabul etmişlerdir fakat “sessiz” ağıtçıların isyanı devam etmekte, erkeklik organı olduğuna dair illüzyona sebep olan fikirler beslemekte ve çocuklukta gözlemlenen erkeklerin idrar yapma şekline çekilen özlemin nevrotik taklidiyle ağlamaktadırlar.

Fakat herkes idrara, ağlamaya bir şablon oluşturacak kadar büyük bir önem atfetmedi. Diğer psikanalistlere göre, asıl özdeşim gözyaşı ile amniyotik sıvı arasındaydı. 1959’da New York Medikal Psikanalistler Derneği’ndeki bir konuşmada Thomas Szasz, ağlama eylemini, vücudun amniyotik sıvıda yıkandığı doğum öncesi döneme doğru bilinçsiz bir gerileme olarak gördü. Bu yüzden ağlama, rahmin tuzlu ıslaklığına geri dönüşün gerileyici bir fantezisiydi.

Peki, 2012 yılının Londra’sında gurur ve mutluluk gözyaşlarının bu kadar yoğun gözlenmesi hakkında bir psikanalist ne yorum yapardı? “Crying at the Happy Ending” (Mutlu Sona Ağlamak) analist Sandor Feldman’ın yazdığı ve 1956 yılında yayımlanan klasik bir makalenin başlığıdır. Feldman, görünenin aksine, mutluluktan ağlamak diye bir şey yoktur, demiştir. Bir filmin mutlu sonuna ağlayanlar ya da bir bebeğin doğması, uzakta yaşayan ya da tehlike atlatmış bir yakınla yeniden bir araya gelme ya da bu durumda ekleyebileceğimiz gibi Olimpiyat madalyası kazanma gibi kendi yaşamlarında gururdan ya da mutluluktan gözyaşı dökenler sevinç gözyaşları akıttıklarını düşünebilirler. Aslında, Feldman’ın görüşüne göre, bunlar sadece ertelenmiş ya da yer değiştirmiş olumsuz duyguların boşaltımı durumlarıdır.

Feldman gurur ya da mutluluk yaşanılan belli başlı anların, hayatın ve mutluluğun geçici tabiatına dair bir farkındalık olduğunu savunmuştu. Küçük çocukları ağlarken görmek bizim de sakince ağlamamıza sebep olabilir, fakat bu, onların da bizim gibi masumiyetlerini kaybedeceklerini ve çocukluğun pastoral dünyasından tatsız yetişkin dünyasına geçeceklerini bildiğimiz içindir. Feldman’ın gözlemlerine göre, “Küçük çocuklar ise mutlu sonlara ağlamazlar, henüz ölüm fikrini kabul etmediklerinden dolayı gülerler. Mutlu sonda ağlamak, muhtemelen ölümün inkâr edilemez bir gerçek olduğu fikri kabul edildiğinde başlar.” Feldman son olarak şu çıkarımı yapmıştır: Bizler ise geleceğine emin olduğumuz kötü sona ağlarız: “Mutluluk gözyaşı diye bir şey yoktur, sadece üzüntüden ağlarız.”

Bazı geniş kesimler arasında hâlâ popüler olsa da ağlamanın inkontinans teorisi şu anda bilimsel olarak itibar görmüyor. William H. Frey II’nin duygusal gözyaşlarının stres hormonunun boşaltılmasında kullanılan araç görevi gördüğünü kanıtlamak adına yaptığı deneyler henüz bir başkası tarafından başarıyla tekrarlanamamıştır. Freudyen kavramlar olan bastırma ve gerileme, artık başta gelen anlayışlar arasında yer almıyor. Kadınların ağlarken aslında bebeklikten beri özlem duydukları eril idrar yapma şeklini taklit etmeye çalıştıkları düşüncesiyse antik fizikçiler ve orta çağ teologlarının ürettiği şeyler kadar tuhaf ve çılgın bir doktrin. Sinirbilimci Michael Trimble’ın Why Humans Like to Cry (İnsanlar Ağlamayı Neden Sever?, 2012) ve psikolog Ad Vingerhoets’in Why Only Humans Weep (Neden Yalnızca İnsanlar Ağlar?, 2013) gibi kitaplarda incelenmiş, ağlamanın arkasında yatan bilim üzerine yapılan son çalışmalar ağlamanın bir duygu dışavurumu, boşaltım ya da bir arınma olduğu fikrini desteklemiyor.

Trimble da Vingerhoets da, bu gizemli insan fenomenini daha iyi anlamak için kendi bilimsel disiplinlerinin yanı sıra, müzik, drama, edebiyat, din ve dini ritüeller de dâhil olmak üzere tarihi ve kültürel formların evrimini inceliyorlar. İkisi de insanların ağlamasına sebep olan ruh hâlinin evrensel olduğu sonucuna varıyor. Ne ki bu tetikleyicileri açıklamak için kullandıkları kategoriler neredeyse her şeyi içerecek kadar geniş kapsamlı ve belirsiz.

Gözyaşı tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Zihinsel ve sosyal bağlamlar ile hikâyelere göre ise gözyaşlarından her türlü anlamı çıkarmak mümkündür

Trimble’a göre asıl vurgu; trajedi, keder, empati, acıma ve umuttadır. Fakat temeldeki nörolojiyi açıklarken gözyaşlarını psikolojinin en belirsiz kategorisi olan “duygular” ile bağlantılandırıyor. Zihin üzerinde çalışmalar yapa bilim insanları artık zihinsel ve duygusal süreçler arasında psikolojik ya da nörolojik olarak ayrım yapmayı kesin olarak reddettiklerine göre “duygu” neredeyse her türlü ruh hali anlamına gelebilir.

Vingerhoets’un gözyaşlarının temel öncülleri için sunduğu liste de benzer şekilde geniş. Kayıp ve çaresizlik durumları üzerinde yoğunlaşıyor fakat bireysel çatışma, öfke, reddetme, yetersizlik duygusu, kendine acıma, mutluluk ile film ve müziklerin ürettiği duyguları da dâhil ediyor. Vingerhoets’a göre, bebeklikte yaşanan yalnızlık, annelik bağı, romantik ilişkiler ve sosyal bağlanmışlık bağlamlarında üretilmiş neredeyse her duygusal durum ağlamak için bir ortam sağlayabilir. Diğer bir deyişle, gözyaşları duygusal yalıtılmışlıktan dolayı da başka biriyle yaşanan duygusal rastlantıdan dolayı da; kayıp ya da kederden dolayı da, başarı ve mutluluktan dolayı da üretilebilir.

Darwin haklı olarak, gözyaşlarının tek bir ruh haliyle ilişkili olamayacağını belirtmişti. “Yanaklardan aşağı süzülmeye yetecek kadar çok salgılanabilirler,” diye yazmıştı, “hem en zıt duygusal durumlarda hem de hiçbir duygu olmadan.” Gözyaşı tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Zihinsel ve sosyal bağlamlar ile hikâyelere göre ise gözyaşlarından her türlü anlamı çıkarmak mümkündür. “Gözyaşları, aylak gözyaşları” diye yazmıştı Alfred Tennyson, “Ne anlama geldiklerini hiç bilmiyorum.” Yine de Tennyson da biz de gözyaşlarını yorumlamak zorunda hissediyoruz kendimizi ve anlamlarını açığa çıkarmaya çalışmaya devam ediyoruz.

Yazan: Thomas Dixon
Çeviren: Nisrem Akciğer
Kaynak: Aeon

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.