Irkçılık en rahatsız edici toplumsal sorun ve bu yerküredeki varoluşumuzun felaketidir. Birbirimizi daha iyi anlamamıza ve kin ile nefret olmayan bir dünyada yaşamamıza engel olur. Bir zamanlar tam manasıyla ırkçılık kavramı yoktu. Var olmadığından değil, bir problem olarak görülmediğinden dolayı.

Hayatın acı bir gerçeği olarak kabul edildi, tıpkı dünyadaki diğer şeyler gibi. Bu manada insanoğlu en azından ırkçılığın varlığını kabul edecek şekilde evirildi. Bunu tabii ki kabul etmeliyiz ancak türümüzün vebası olan bu fenomenden kendimizi uzak tutmalıyız.

Sinema her zaman dünyanın aynası olduğundan, ırkçılık meselesi pek çok filme konu olmuştur. Listedeki bazı filmler kendi içlerinde tamamen ırkçı ve önceden işlerin nasıl olduğunu çirkin bir şekilde hatırlatmak için varlar. Bir kısmı da neredeyse devrimci bir hareket ile eşitlik ve ırk konusundaki algılarımızı ciddi şekilde sorgulatıyor.

Niyetleri ne olursa olsun aşağıdaki filmler, dünyanın aynı anda hem büyük hem küçük, kültürlerle dolu ama aynı zamanda dar kafalı olduğunu anlamamızı sağlayan, toplum olarak güçlü ve zayıf yanlarımızın önemli hatırlatıcıları olan filmler.

Bu filmler kronolojik olarak listelendi.

  1. The Birth of a Nation (1915) – D.W. Griffith

Film iki Amerikan ailesini anlatıyor, Kuzey’den Stonemanler ve Güney’den Cameronlar. Olaylar İç Savaş’ın eşiğinde cereyan ediyor ve nihayetinde iki ailenin de çocukları karşı cepheler için savaşıyor.

Film, savaş Kuzey tarafından kazanıldıktan sonra, önceden güya tertemiz olan Amerikan hayatının yıkımını göstermeye çalışıyor. Olaylara tepki olarak Cameron erkeklerinden biri olan Ben Ku Klux Klan’ı kuruyor ve ismi Silas Lynch olan siyahî bir adamın öncülüğündeki yeni şekillenmiş otoritelere karşı savaşıyor.

Thomas Dixon, Jr.’ın The Clansman romanını temel alan film, muhtemelen şimdiye kadar yapılmış en ırkçı propaganda filmi. 1940’lara kadar KKK teşvik videosu olarak kullanıldı. Filmde tekrar tekrar gösterilen siyahî karakterlerin çoğu “kara surat” makyajlı beyaz oyuncular tarafından oynanıyor. Afroamerikan betimlemeleri sarhoş, vahşi, beyaz kadınlara karşı agresif ve beyaz Amerika’yı yıkmak için kışkırtılmış şekilde. Çok sayıda stereotip ve dayanaksız korkutma tekniği filmde şiddetle gösteriliyor.

Konusunu bir kenara bırakırsak film tekniklerinden saf bir şekilde yararlanılmış ve film zamanının ötesinde. Dönemi için inanılmaz etkileyici olduğu düşünülen çok sayıda çekim ve fotoğrafçılık yöntemi sunuyor. Sadece bu sebeple çoğunluk tarafından şu ana kadar yapılmış en iyi Amerikan filmlerinde biri olarak sayılır.

  1. Song of the South (1946) – Wilfred Jackson & Harve Foster

Minik Johnny (Bobby Driscoll) ve ailesi büyükanneyi Georgia’daki yerleşkede ziyaret ederler. Johnny, o ve annesi Sally (Ruth Warrick) Georgia’da kalırken babasının Atlanta’ya bir süne çalışmak için döneceğinin farkında değildir. Johnny babasını takip etmek için sadece bir çıkınla yola koyulur ama yolculuğu yerleşkedeki siyahî işçi olan Remus Amca (James Baskett) ile karşılaşması ile son bulur.

Remus Amca Johnny’ye Tavşan Br’er’in hikâyesini anlatır ve o da daha çok öykü için Remus’un kulübesinin devamlı ziyaretçisi olur. O ve Remus Amca arkadaş olduğundan Johnny yerleşkede keyifli zaman geçirmeye başlar. Geçen zamanda Johnny yeni arkadaşlar (ve düşmanlar) edinir ve Remus Amca’nın yardımı ile hayatının bu zor zamanlarının üstesinden gelir.

Remus Amca’nın anlattığı öyküler, Yeni Güney Demokrasisi’ni ve Amerikan İç Savaşı’nın ardından ırkların uzlaşısını savunan, Joel Chandler Harris tarafından derlenmiş olan Afroamerikan halk hikâyeleri. Film, işçileri yerleşkelerin köleleri yapan savaştan önceki durumun aksine ABD’nin Yeniden Yapılanma Dönemi’nde geçiyor gibi. Bu filmde net şekilde açık değil ama köleliğin kaldırılmasının önceden gerçekleştiği ile ilgili bu noktada bazı detaylar var.

Afroamerikan Sivil Haklar Hareketi ile yaşanan önemli siyasi değişimden önce yayınlanan filmlerin çoğu gibi, burada da ırk ve ırk ilişkileri tasvirleri problemli. Tekniksel ve sanatsal açıdan etkileyici bir film olarak hatırlanır. Buna rağmen Remus Amca’yı iyi kalpli ama kültürsüz biri şeklinde tasvir etmesi ve Song of the South’daki diğer Afroamerikan karakterler ile birlikte basmakalıp ağzı sürdürmesi sebebiyle suçlanır.

Siyahî eleştirmenler de film üzerine olan görüşleri konusunda ayrılmışlardı ve özellikle filmde olayların geçtiği dönemle ilgili net beyanlar yapılmadığından film, efendi-köle ilişkisini temiz şekilde tasvir etme riskini taşıyordu.

James Baskett 1948’de Remus Amca rolü ile onursal Oscar ödülü aldı ama buna rağmen ayrımcılık yasaları orada hala yürürlükte olduğundan filmin Atlanta’daki prömiyerine katılamadı. 

  1. Shadows (1959) – John Cassavetes

Lelia (Lelia Goldoni) Tony (Anthony Ray) ile partide tanışan açık tenli Afroamerikan bir kadın. Lelia’nın siyahî olduğunun farkına varmadan Tony onu evine götürüyor ve yalnızca Lelia’nın kardeşi Hugh (Hugh Hurd) ile tanıştıktan sonra onun ırkını anlıyor. Lelia Tony’nin bundan rahatsız olduğunu hissediyor ve anlaşılabileceği gibi çok üzülüyor. Lelia’nın diğer kardeşi Ben (Ben Carruthers)’in de dâhil olmasıyla film bu üç kardeşin hayatlarını anlamlandırmaya çalıştıkları Beat Dönemi New York’unda devam ediyor.

Shadows çoğunlukla doğaçlama bir film ve 16mm kamera ile New York sokaklarında çekildi. Ekibin çoğu yapım için gönüllü olan arkadaşlardan oluşuyor. Cassavetes ilk denemesinden memnun olmadığından Shadows ilki 1957’de ve son olarak 1959’da olmak üzere iki kere çekilmek zorunda kalındı.

Film yayınlandığında ırklar arası ilişkiler hala tabu bir konuydu ve Shadows çoğunluk tarafından kültürel olarak özel bir sunum olarak hatırlanır. Cassavetes Beat Kuşağı dönemini mükemmel şekilde yakalamış ve genellikle ilk Amerikan bağımsız film yapımcılarından biri olarak anılır.

  1. To Kill a Mockingbird (1962) – Robert Mulligan

Atticus Finch (Gregory Peck) kızı “Scout” (Mary Badham) ve oğlu “Jem” (Phillip Alford) ile 1930’ların Alabama’sında yaşayan dul bir avukattır. Atticus ırkına veya geçmişine bakmadan herkesin adalet ve adil yargılanmayı hak ettiğine inanan bir idealisttir. Çiftçinin kızına tecavüz etmek ve dövmekten yargılanan Tom Robinson (Brock Peters) adında siyahî bir adamı savunduğu dava üzerine çalışmaktadır.

Bu, Tom’un suçlu olduğunu düşünenler tarafından istenmeyen bir ilgi çeker ve onu cezalandırmak için bir linç yığını oluşur. Buna rağmen Atticus ve Tom bu davanın mahkemesine gider. Tüm olanlara Scout ve Jem tarafından tanıklık edilir ve hikâyenin onların bakış açısı ile gelişimini görürüz.

Film Harper Lee’nin 1960 Pulitzer ödüllü kitabı To Kill A Mockingbird’ü (Bülbül’ü Öldürmek) temel alıyor ve hem kitap hem film uyarlaması çoğunluk tarafından tarihteki en iyiler arasında gösterilir.

Irk ilişkileri ile alakalı diğer filmlerde de olduğu gibi burada da kimseyi oybirliği ile kayırmaya gerek yok. Bazıları Atticus Finch tasviri ve onun sarsılmaz yüksek ahlak zemininin biraz fazla duygusal ve gerçekdışı olduğunu hissetti.

  1. Guess Who’s Coming to Dinner (1967) – Stanley Kramer

Joanna Drayton (Katharine Houghton) Hawaii seyahati sonrasında üst sınıf liberal olan New Yorklu ailesinin dairesinde görülüyor. Dışarıda tatildeyken tanıştığı yeni nişanlısı John’un (Sydney Poitier) haberi ile onlara sürpriz yapmak istiyor. John sadece 37 yaşında olup ardında başarılar dizisi oluşturan genç ve yetenekli bir doktor; ayrıca siyahi bir adam.

Hayatlarını ayrımcılığa sıkı şekilde karşı çıkarak ve insan hakları uğruna harcamalarına rağmen Katherine Hepburn ve Spencer Tracy’nin oynadığı Joanna’nın ebeveynleri bu gelişmeyi açık şekilde reddediyor. İdealleri ve ahlakları, kızlarının geleceği ve mutluluğu hakkında seçim yapmalarıyla yüzleşerek test ediliyor.

Film yayınlanmadan sadece birkaç ay önce ABD’nin 17 eyaletinde ırklar arası evliliğin henüz illegal olduğunu biliyor olmak hayret verici. Demode olmasıyla, hikâyesinin ciddiye alabilmek için aşırı gülünç ve kaba komedi olmasıyla eleştiriliyor ama o zamanlar bunun ne kadar tartışmalı bir konu olduğunu hatırlamak önemli. Kitlelerin keyif alacağı hafif bir izleme sağlanmadan bu çok ciddi mesajı efektif biçimde yaymak imkânsız olurdu.

Bu ayrıca, Tracy film yayınlandıktan kısa bir süre sonra öldüğünden Hepburn ve Tracy’nin bir filmdeki son birlikteliğiydi. Bunun Tracy’nin sinemadaki son repliği ve Hepburn’ün ona olan son karşılığı olması her şeyi daha dokunaklı ve etkileyici kılıyor

  1. Blazing Saddles (1974) – Mel Brooks

Vahşi Batı’da geçen olan bu taşlama Rock Ridge kasabasının hikâyesini anlatıyor. Açgözlü eyalet başsavcısı Hedley Lamarr (Harvey Korman) planlanan güzergâhın doğruca bataklıktan geçtiğini fark edince demiryolu inşa ediyor. Bunun anlamı şu ki şimdi demiryolu herkesin soyadının “Johnson” olduğu insanlarla dolu olan Rock Ridge’in içinden geçecek.

Lamarr, onların yeni şerif talep etmelerine sebep olmayı umarak kasabaya bir haydut grubu yollar. Talep ettiklerinde ise Mel Brooks’un oynadığı ahmak valiyi, asılmak üzere ve siyahi bir adam olan Bart’ı (Cleavon Little) ataması için ikna eder. Lamarr bu gelişmenin Rock Ridge insanlarını çok sıkıntıya sokup, kasabayı kendi istekleri ile terk etmelerini ümit eder.

Mel Brooks kesinlikle tüm zamanların en iyi hicivcilerinden biri ve bu film de onun en iyilerinden. Irksal tansiyonların yüksek olduğu bir zamanda yapıldı ve efendiliği ile aşağılayıcılığı arasındaki çizgi çok ince. Kısaca söylemek gerekirse Brooks, karanlık bölgenin derin kuyusuna dalıyor.

Aynı zamanda yazarlardan biri olan Richard Pryor ile onun seçimleri desteklendiğinden Warner Bros tarafından yönetilmeyi reddetti ve son sahneye tamamen tartışmalı bir materyal bıraktı. Bu Blazing Saddles’ın sonsuza kadar eşsiz ve önemli bir sunum olacağını garanti ediyor ve aynı zamanda çok daha ciddi bir mesaj taşırken geleneksel kovboy filmlerindeki Vahşi Batı tasvirinin bastırılmış eğlence anlayışını dürtüyor. 

  1. White Dog (1982) – Samuel Fuller

Julie (Kristy McNichol) tepelerin arasında yolculuk ederken yanlışlıkla beyaz bir Alsas çoban köpeğine çarpar. Onu yanına almaya karar verir ve köpek onu potansiyel bir tecavüzcüden kurtardıktan sonra ona bağlanır. Köpek belirli bir sebep olmadan bazı insanlara saldırdığında, Julie bu yaratığın düzeleceğini umarak onu hayvan eğiticisine götürür.

Orada Afroamerikan eğitici Keys (Tony Brubaker) bu “beyaz köpek”in sadece siyahî insanlara saldıracak biçimde ırkçı şekilde eğitildiğini anlatır. İşi almayı kabul eder ve başkalarının anlayışına ağır gelecek biçimde, başarılı olamazsa köpeği kendisinin yok edeceğine söz verir.

Keys köpeği yeniden eğitmeyi takıntı haline getirir ve köpek siyahî yaşlı bir adamı öldürdükten sonra bile devam etme konusunda ısrar eder. Bunun sadece hayvanı korumaktan daha önemli bir görev olduğunu fark ederiz; tüm ömrü boyunca parçası olduğu ırkçılığa karşı bir savaş. Köpek kökleşmiş önyargı ile kinin sembolü ve Jekyll ile Hyde’dakine benzer ırkçı bir mentaliteyi görüyoruz. Köpeğe isim verilmiyor ve bu da onun yürüyüp nefes alan bir metafor olduğunu daha da netleştiriyor.

Paramount, filmin açık şekilde ırkçılık meselesiyle ilişkili olmasını istemiyor ve sahibini seven ama gelişigüzel başkalarına saldıran bir köpek hakkındaki bir korku filmi olması taraftarı. Samuel Fuller birleşme yanlısı biri. Irksal meseleler üzerine uzun süre kafa yoruyor ve filmin son yayını tartışmalar yüzünden stüdyo tarafından durdurulduğunda ABD’den Fransa’ya gitmek üzere ayrılıyor ve asla başka Amerikan filmi yapmıyor.

  1. Hairspray (1988) – John Waters

Filmin yıldızı Ricki Lake, 1962’de Baltimore Maryland’de yaşayan bir ergen olan Tracy’yi oynuyor. Popüler TV dans şovu olan The Corny Collins Show seçmeleri için arkadaşı Penny (Leslie Ann Powers) ile dans etmeye bayılıyor. Diğer yarışmacılardan daha iri olmasına rağmen Tracy düzenli bir yer ediniyor. Modelliğe başlıyor ve 1960’ların kaba saç şekillerinde olduğu gibi saçlarının rengini açıp kabartması için cesaretlendiriliyor.

Abartılı saçından dolayı Tracy okulda sorun yaşadığında, akademiden kasten geri çekilen bazı siyahî öğrenciler ile karşılaşacağı özel muamele sınıfına yollanıyor. The Corny Collins Show’un aylık “Zerci Günü”nün ev sahibi ve aynı zamanda müzik dükkânı işletmecisi olan Motormouth Maybelle (Ruth Brown) Tracy’yi sınıfa tanıtıyor. Yeni arkadaşlarıyla birlikte Tracy ve Penny ırk ayrımcılığıyla savaşma görevine atılıyorlar.

Bu film John Waters’ın X sınıfı dereceden başka bir seviyede görülebilmesi için fazla açık saçık olan önceki filmlerinin pek çoğuna nazaran daha ana akıma yönelik bir film. Divine Tracy’nin annesini oynuyor. Bu onun son filmi ve Waters yönetiminde başrol olmadığı tek film. İlk başta, Divine’ın hem anneyi hem kızı oynaması planlandı ama bu fikir yapımcılar arasında pek tutulmadı.

Filmde çok sayıda dikkate değer şahsiyet görülüyor. Onların arasında Debbie Harry ve Sonny Bono da var. Waters gerçek hayattaki bir dans şovu olan Buddy Deane Show’u temel alıyor ve filmde tartışılan ırksal gerilimler 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Baltimore Maryland’da meydana gelen gerçek olaylardan ilham alıyor.

  1. Mississippi Burning (1988) – Alan Parker

Üç insan hakları savunucusu Mississippi’nin Jessup bölgesinde kayboluyor. Sırasıyla Gene Hackman ve Willem Dafoe’nun oynadığı iki FBI ajanı Rupert Anderson ve Alan Ward soruşturma için yollanıyor. Jessup’a vardıktan hemen sonra neredeyse tüm makamlardaki insanların bir şekilde Ku Klux Klan’ın içinde olduğunu fark ediyorlar. Tüm siyahî vatandaşlar konuştuktan hemen sonra korkunç işkencelere maruz kalacak olmasına rağmen konuşabilecek kadar cesur olduğundan, bu olay sorgulamaları çok zorlaştırıyordu.

Anderson ve Ward ayrıca birilerinin kuyruğuna bastıklarında ve Jessup’daki ırkçı nefret konusundaki suskunluk yeminini bozmaya çalıştıklarında kendilerini ateş hattında buldular. Soruşturmalarında kasaba halkından küçük bir yardım dahi alamayacaklarının farkına vardıklarında iki ajan meseleyi kendi ellerine almaya ve Jessup KKK’ını alaşağı edecek bir plan hazırlamaya karar verdi.

Film Mississippi’de üç insan hakları işçisinin öldürüldüğü gerçek bir olaya dayanıyor. 1964’de Andrew Goodman, James Chaney ve Michael Schwerner Neshoba şehrinde kayboldu. Daha sonra ortaya çıktı ki Şerifin Ofisi ve aynı zamanda Philadelphia Polis Departmanı da dâhil olmak üzere yerel KKK çocukları öldürmüş. Ölümlerin olduğu tarihte üç aktivist, 1890’dan beri olan hak mahrumiyetlerinden sonra Afroamerikanlar’ın da oy kütüğüne kaydı için kampanya başlatmıştı.

Katillerin isimlerindeki değişim ve muhbirin kimliği dâhil olmak üzere gerçek hikâye ile filmdeki olaylar arasında bazı tutarsızlıklar var. Bu film yayınlandığında muhbir yalnızca “Mr. X” olarak biliniyordu ve gerçek adı olaylardan sonra 40 sene açıklanmadı.

  1. Do the Right Thing (1989) – Spike Lee

New York Brooklyn’in kalbinde çeşitli ırklara mensup bir insan topluluğu, yılın en sıcak günlerinde hayatta kalmaya çalışıyor. Herkesin aynı mahallede senelerdir beraber yaşamasına rağmen ırksal gerilim mevcut ve her birey kendi ırkının taraftarı olmayı tercih ediyor gibi.

Konu, ağırlıklı olarak İtalyan-Amerikan Sal’ın (Danny Aiello) sahip olduğu yerel pizzacıda çalışan genç siyahî Mookie’ye (Spike Lee) odaklanıyor. Günler geçtikçe olaylar insanların giderek daha şiddetli, rahatsız edici ve birbirine karşı hoşgörüsüz olmalarına yoğunlaşıyor.

Eleştiriler bu film için oybirliği ile övgü ve hayranlıkta buluştu. Film ekibi şaşırtıcı sayıda tanınmış isim ve göz alıcı performanslardan oluşuyordu. Rosie Perez’in bu ilk filminde Public Enemy’nin “Fight the Power” şarkısı eşliğindeki tek başına olan dansı, filmin ilk anlarından itibaren sizi büyülüyor.

Muhtemelen Do the Right Thing ırkçılık hakkında yapılmış en önemli filmlerden biri. Organik bir şekilde var oluyor. Setin kurulup filmin çekildiği mahallenin somutmaştırılması bizi ciğerimizden vuruyor ve toplum olarak bugün hala karşılaştığımız meseleleri görmemize imkân veriyor. Gerçekten sinematik bir kusursuzluk örneği. Sinema tarihinin takviminde bu film unutulmayacak.

  1. Romper Stomper (1992) – Geoffrey Wright

Avustralya Melbourne’ün işçi sınıfının muhitinde geçen bu filmin yıldızı, şiddet dolu Neo-Nazi çetesinin ahlaksız lideri Hando’yu oynayan Russell Crowe. Metroda bazı Vietnamlı gençlerle karşılaşıyorlar ve fiziksel olarak onlara saldırıyorlar. Daha sonra istismarcı babası Martin’den (Alex Scott) kurtulmaya çalışan Gabrielle (Jacqueline McKenzie) adında genç bir bayana sataşıyorlar ve Hando onunla bir ilişkiye başlıyor.

Vietnamlılarla olan atışmalarından dolayı çete saldırıyor ve ekipleri yerlebir ediliyor. Tuhaflıklarından dolayı kontrolden çıkış sarmalları iyice genişliyor ve Hando giderek dengesizleşiyor, bazı üyeler de hayat stillerini sorgulamaya başlıyor.

Russell Crowe’un karakteri Avustralyalı Neo-Nazi “skinhead” Dave Sweetman’a dayanıyor. Wright ikinci kez cinayetten içerdeyken Sweetman’a yazıyordu. Sweetman yönetmenin taleplerine karşı duyarlıydı ve ona bir cinayet davasının tıpkısını sağladı. Bazı olaylar ve sözler direkt olarak Sweetman’ın hayatından geliyor.

Filmin iyi olduğu geçerli sayılsa da yayınlanmasında bazı ihtilaflar vardı. Şiddetin zirveye aştığına inanılıyordu ve zaten sorunlu olan Avustralya-Vietnam ilişkilerini daha da kızıştıracağı korkuları vardı.

  1. Schindler’s List (1993) – Steven Spielberg

Alman ve Nazi Partisi’nin üyesi olan Oscar Schindler (Liam Neeson) Polonya Krakow’a varıyor. Fabrikada emaye üreterek biraz para kazanmayı umuyor. Çalışması için Yahudileri işe alıyor çünkü işgüçleri ucuz ve bu onların çoğunun toplama kampına gitmesini önleyecek.

Ayrıca Schindler’e Yahudi muhasebeci Itzhak Stern (Ben Kingsley) yardım ediyor. Nazilerin getto tahliyesinden dolayı Yahudilere uyguladığı toplu kıyıma tanıklık ettikten sonra bu deneyim ile derinden sarsılıyor. Kurtarabildiği kadar Yahudi’yi yok olmaktan kurtarma görevine başlıyor ve bunun uğrunda tüm parasıyla kaynaklarını harcıyor.

Film gerçek Alman bir iş adamı Oskar Schindler’in hayatını temel alıyor. İşe aldığı Yahudi işçilerden biri olan Poldek Pfefferberg bu hikâyeyi dünya ile paylaşmak için görevlendirilmiş ve Schindler’in Gemisi romanı nihayetinde Thomas Keneally tarafından kaleme alınmış.

Schindler II. Dünya Savaşı sırasındaki aksiyonları neticesinde fiilen iflas etti ve birkaç başarısız iş kurma denemesi sonrasında neticede Schindlerjuden (“Schindler Yahudileri” diğer bir deyişle kurtardığı insanlar) tarafından ölümüne kadar desteklendi. Oscar Schindler Kudüs’teki Siyon Dağı’na 1974’te defnedildi ve cenazesine aynı zamanda bu filmin de içinde olan hayattaki tüm Schindlerjuden katıldı.

  1. A Time to Kill (1996) – Joel Schumacher

Genç Afroamerikan kız Tonya (Rae’Ven Larrymore Kelly) Mississippi Canton’da iki beyaz üstünlükçü tarafından vahşi şekilde tecavüze uğruyor ve dövülüyor.

Onu öldürmeye teşebbüs ediyorlar ama başaramıyorlar ve kız kurtuluyor. Babasını oynayan Samuel L. Jackson, hükümlülükten yakayı kurtulabileceklerini anladığında iki tecavüzcüyü de öldürüyor. Sonra mahkemeye çıkıyor ve beyaz bir avukat olan Jake Brigance’ın (Matthew McConaughey) yardımını alıyor. İki adamın hayatı da o bölgede dalgalanmaya başlayan Ku Klux Klan tarafından tehdit ediliyor.

Yapım, filmin iyi olduğunu ama harika olmadığını hisseden John Grisham’ın romanına dayanıyor. Zorbalık ve ölüm cezasını akladığı hissedildiğinden bu özellikle Fransa’da karışıklığa sebep oldu. İzleyicinin ters tepkisini önlemek için filmin Fransızca ismi bile “The Right to Kill?” ( Öldürmek Doğru Mu?) şeklinde değiştirildi.

Buna rağmen film çoğunlukla iyi kabul edildi ve Jackson ve McConaughey’in performanslarının güçlü olduğu düşünüldü. Aktörler karakterlerinin ilişkilerini betimlemede muhteşem iş çıkarmış.

  1. American History X (1998) – Tony Kaye

Abisi Derek (Edward Norton) siyahî bir adamı öldürdüğü için yattığı cezaevinden henüz çıkmış olan Danny (Edward Furlong) yeni yetme bir Neo-Nazi’dir. Danny’ye Afroamerikan Dr. Bob Sweeney (Avery Brooks) tarafından Derek hakkında yazı yazma görevi verilmiştir. Film flashback dizileri vasıtasıyla Derek’in D.O.C. adındaki saldırgan ırkçı çetenin lideri olarak yükselişinin ve düşüşünün hikâyesini anlatıyor.

Hapishanedeyken Derek Aryan Kardeşliği’ne katılıyor ama onu soktukları korkunç çileden dolayı düş kırıklığına uğruyor. Yolunu değiştiriyor, kabuğuna çekiliyor ve cezaevi çamaşırhanesinde çalışan siyahî bir adamla arkadaş oluyor. Derek eve dönüyor ve Danny’nin onun hatalarını tekrar etmesinin önünü kesmek için var gücüyle uğraşıyor.

Edward Norton dövmeli, korku uyandırıcı Derek Vinyard tasviriyle övgüleri topladı. En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını alamaması hayal kırıklığı ile karşılandı ve haksızlık olarak görüldü.

  1. The Green Mile (1999) – Frank Darabont

Yaşlı bir adam olan Paul evde dinlenirken arkadaşı Elaine’ye (Eve Brent) bir hikâye anlatmaya başlar. 1935’de Cold Mountain Cezaevi’nde gardiyan olduğunu anlatır. Genç Paul’u Tom Hanks’in oynadığını görürüz. John (Michael Clark Duncan) adında dev gibi bir Afroamerikan tutuklu gelir. İki beyaz kızın tecavüzü ile öldürülmesinin sanığıdır ve ölüm cezası almıştır.

Ancak John çok kibar biri çıkar ve canlıları iyileştirmesini hatta ölümden döndürmesini sağlayan özel güçlere sahipmiş gibi görünür. John ile Paul arkadaşlık kurar ve John yeteneklerini cezaevindeki görevlilerin bazılarına yardım etmekte kullanır.

Stephen King romanından uyarlanan bu film, ırksal konulardaki yorumlarında izleyicileri böldü. Genelinde filmin pozitif bir etkisi var ama kendini kaderine teslim eden kibar kara dev olan John tasvirinin ırkçı olduğu düşünülmüş. Paul ve John arasındaki bağ hoş olarak görülebilir ama aynı zamanda John’un Paul’un hayatına süzülmesi ve büyülü şekilde tüm problemlerin çözmesi bir klişe.

The Green Mile (Yeşil Yol) yorumlaması her filmde olduğu gibi çokça sübjektif ama konusunun kalbinde daimi olan ırkçılık sorunu yattığı inkâr edilemez.

  1. East is East (1999) – Damien O’Donnell

İngiltere 1971’de George Khan (Om Puri) 1930’ların sonunda buraya göçmüş olan Müslüman bir Pakistanlı’dır. İngiliz bir kadın olan Ella (Linda Bassett) ile evli, yedi çocukları var ve yerel “fish and chips shop” işletiyorlar. George baskıcı, işine geldiğinde gelenekçi ve çocuklar babalarının dikte ettiği Pakistanlı hayat tarzına uymakta zorlanıyor.

George’un Pakistan’da da eşi ve çocukları var ve bu da ailede meselelere sebep oluyor. Ne zaman bir şey ters gitse George İngiliz eşini ve onun çocuk yetiştirme tarzını suçluyor. Ailedeki ırksal gerilimlerin yanısıra Khanlar bazı yerliler için ırksal lekelerin ve önyargıların hedef tahtası.

Film Ayub Khan-Din’in bir oyununu temel alıyor ve ismi Rudyard Kipling’in şiiri The Ballad of East and West’den (Doğu ve Batının Baladı) geliyor. Batı’nın Doğu ile egzotik baharatları ve eşsiz yeni dünyasıyla ayartıldığı tuhaf bir aşk ilişkisi var ama hala birbirlerini tamamen kabul etmekte isteksizler.

Khanlar, Britanya İmparatorluğu’nun Asya kolonizasyonunun kültür kaynaşmasını kaçınılmaz şekilde tetiklediği pek çok karışık İngiliz aileden birini temsil ediyor. Milliyetçiliğin popülerliğindeki periyodik yükselişi yeni problemleri de beraberinde getirdi. Bugün Batı dünyasında siyasi doğanın karmaşık olaylarının çeşitliliğinden dolayı yeni bir göçmenlere güvensizlik görüyoruz. East is East’in pek çok modern İngiliz aile ile ilişkilendirilebilecek yönleri var.

  1. Monster’s Ball (2001) – Marc Forster

Dul cezaevi memuru Hank Grotowski (Billy Bob Thornton) eski kafalı ırkçı babası Buck ve cezaevinde çalışan oğlu Sonny (Heath Ledger) ile yaşar. Hank, Sean Combs’un oynadığı suçu ispatlanmış katil Lawrence Musgrove’un infazından sorumlu olan takımın bir parçası.

Sonny babası ile büyükbabasından çok daha hassas ve aile içinde bazı gerilimler var. Trajik olaylar dizisinin ardından Hank Musgrove’un eski eşi olan Leticia (Halle Berry) ile tanışıyor. Bir ilişkiye başlıyorlar ve beklenmedik şekilde birbirlerinde huzuru buluyorlar.

Etkileyici kadrosunun da desteği ile – ne yazık ki onlardan bazıları artık aramızda değil – Moster’s Ball (Kesişen Yollar) dengesiz ve büyüleyici. İki kederli insanın çok gerçekçi ve saf ilişkisinin karanlık ve bazen umutsuz atmosfer betimlemesine rağmen canlandıran bir aşk hikâyesi.

Hank’ın gerçekten ırkçı mı yoksa sadece iğrenç babasının taleplerine karşılık veren biri mi olduğunu anlamak zor. Onun gerçek hisleri ve tutumu Leticia’ya olan samimi ilgisinin haricinde filmde asla tamamen açıklanmıyor. Film izleyicinin yorumuna büyük kısım bıraksa da şu açık ki Hank’ın Leticia ile olan ilişkisi onun hayatını iyileştiriyor ve belki onu yumuşatıyor bile. 

  1. The Believer (2001) – Henry Bean

Daniel (Ryan Gosling) New York’da yaşayan saldırgan ve ateşli bir Neo-Nazi. Gizli bir faşist grubun toplantılarına katılmaya başlar ve hemfikir olduğu daha fazla insanla tanışır. Daniel mesajlarını karşı tarafa verebilmek için grubun Yahudileri öldürmeye başlaması gerektiğine inanmış.

Ayrıca filmin en başlarında fark ediyoruz ki ailesinin onu anlamakta zorlandığı şekilde Daniel de bir Yahudi. Daniel’in çetesi Sinagog’u havaya uçurmayı, bu arada New York sokaklarındaki Afroamerikanlar ve Yahudiler’in de canına okumayı planlıyor. Eski arkadaşlarını okuduğu“Yahudi yeşivası”ndan tanıyor ve ırkçı görüşleri ve gerçek kimliği içten içe çatışıyor.

Film bir miktar, Yahudi tohumu olduğu makale ortaya çıktıktan sonra intihara kalkışan ve pek çok sağcı ABD ırkçı enstitüsünün eski üyesi olan Daniel Burros’un hayatına dayanıyor. Filmdeki karakter gibi Burros da bazen şiddetli ırkçı görüşleriyle zıt düşen garip davranışlar sergiliyordu.

  1. The Pianist (2002) – Roman Polanski

Wladyslaw Szpilman (Adrien Brody) Varşova’da ailesi ile yaşayan Polonyalı-Yahudi bir piyanist. Nazi işgali sırasında diğer yüz binlerce Yahudi ile birlikte aile rezil Varşova Getto’suna taşındı. Szpilmanlar Treblinka imha kampına sürülmek üzereyken Yahudi Getto Polisi’nden bir arkadaş Wladyslaw’ın gitmesini engelledi ve onun yerine esir işçi oldu.

Farklı farklı bölgelerde saklandıktan sonra, sonunda Wladislaw’a merhamet eden ve ona yiyecek veren Alman subayı (Thomas Kretschmann) ile tanışacağı terkedilmiş bir binaya yerleşir. Kızıl Ordu’nun gelmesiyle Almanlar geri çekilir ve Yahudiler serbest kalır.

Film Wladyslaw Szpilman’ın yazdığı II. Dünya Savaşı anısı The Pianist’i temel alıyor. Polanski de çocukken annesi Auschwitz’de öldükten sonra Krakow’da gettodan tek başına kaçmış.

Polanski Polonya kırsalında tek başına hayatta kalmış, Nazi askerlerinin daimi korkusuyla çeşitli dehşet verici olaya tanıklık etmiş. Babası da Auschwitz’e yollanmış ve neredeyse ölüyormuş ama savaş bittikten sonra nihayetinde oğluyla bir araya gelmiş. Polanski’nin II. Dünya Savaşı deneyimlerinin sinemacılığına büyük etkisi olmuş ama bu konuyu derinlemesine keşfettiği ilk film.

Polanski’nin ABD’de tutuklama kararı kesin olduğundan The Pianist (Piyanist) Oscar kazandığında Harrison Ford bunu onun için kabul etti.

  1. Rabbit-Proof Fence (2002)

Batı Avustralya’nın ücra bir köşesinde Molly, Daisy ve Gracie adında üç kız anneleri ve anneanneleri ile yaşıyor. 14 yaşındaki Molly ve 8 yaşındaki Daisy kardeş, 10 yaşındaki Gracie de kuzenleri.

Kızlar yerel otoriteler tarafından Avustralya Aborjin’i çocukların beyaz ailelere hizmet etmeleri için yetiştirildiği bir tür kamp olan Moore Nehri Yerli Yerleşkesi’ne götürülüyor. Nihayetinde çocukların içindeki “Aborjin’i yetiştirmek” umutlarının toplum için tehlikeli ve bayağı olduğu düşünüldüğünden tüm yapılan bundan ibaret. Kızlar kamptan kaçmayı başarıyor ve eve dönüş için uzun bir yolculuğu çıkılıyor.

Film Molly’nin kızı Doris Pilkington Garimara’nın Follow the Rabbit-Proof Fence kitabına dayanıyor. Otoriteler tarafından“yarı melez” sayılan üç kızın gerçek hikâyesini, devlet programının yarısında kaçan Avustralya Aborjin’i ve Torres Boğazı Adaları bölgelerinin ailelerinden zorla koparılan çocukları anlatıyor.

Bu tamamen onaylanarak yapılıyor ve güya çocuklar korunmak için oraya götürülüyor. Nihayetinde Aborjin genleri Avrupalılar ile karıştırılarak seyreltiliyor. Esasında bu Avustralya Aborjin çocuklarının Avrupalı hayat şekli için sistematik eğitimi olduğu kadar aynı zamanda öjenik bir program.

Bu olay 1910 civarından1970’lere kadar sürdüğünden, yıkıcı etkileri Avustralya’da bugün hala belirgin. Bunun içindeki insanlar “Çalınmış Kuşaklar” diye adlandırılıyor ve verilen hasarı tamir etmek için efor sarf edilse de Avustralya Aborjinleri Avustralya toplumunda çok dezavantajlı durumdalar ve yanlış temsil ediliyorlar.

  1. House of Sand and Fog (2003) – Vadim Perelman

Kathy Nicolo (Jennifer Connelly) kocası onu terk etmiş olan iyileşme sürecindeki bir uyuşturucu bağımlısı. Devlet vergilerini ödemeyi aksattığıyla ilgili bir mektup alıyor ama bir yanlışlık olduğunu düşünerek göz ardı ediyor. Sonuç olarak büyüdüğü evden zorla tahliye ediliyor.

Daha sonra ev açık artırmaya çıkarılıyor ve piyasa değerinin bir kısmı ödenerek eski İran ordusu albayı Massoud Amir Behrani (Ben Kingsley) tarafından satın alınıyor. Massoud ailesini utandırmamak için başarılı bir işadamı gibi gözükerek pek çok düşük ücretli bayağı işte çalışıyor.

Massoud evi yenilemeyi ve elden çıkarmayı planlıyor. Kathy eski evinden çıkmaları için aileyi izlemeye ve rahatsız etmeye başlıyor. Ailesini Kathy için terk eden Şerif Yardımcısı Lester da tüm protokole karşı çıkarak bu rahatsızlık verme işine dâhil oluyor.

Bu film listedeki daha aşikâr olan filmlere kıyasla gündelik ırkçılığın uysal bir tasviri. Kurnaz bir biçimde film, tekrarlanan düzeltmelere ve korkutma tekniği olarak sürgün tehditlerine rağmen isimlerin yanlış telaffuzu yolu ile göçmenlere olan önyargıdan çok daha geniş noktalara değiniyor.

Baştan sona merak ettiğimiz asıl nokta, aile Amerika’da doğup büyümüş olsaydı Kathy ve Lester’ın muamelesinin farklı olup olmayacağı. Şu açık ki Kathy evini geri almayı hak ettiğini düşünüyor ve başlangıçta aileyi küçümseyerek, onları çıkaracak güce sahip olduğun emin.

  1. This is England (2006) – Shane Meadows

Film 1982 İngiltere’sinde geçiyor ve 12 yaşındaki Shaun’ın (Thomas Turgoose) arkadaşları olan genç skinhead grubunu anlatıyor. Gençler Woody’nin (Joseph Gilgun) liderliği altındalar ve apolitik görüşteler. İngiliz ile Karayip kültürü karışımı menşeli olmaları ve Ska ile punk müzik kültüründen etkilenmeleriyle onlar gerçek birer skinhead.

Yaşça büyük olan Combo (Stephen Graham) adındaki skinhead gruba tekrar katılmak için hapishaneden döndüğünde yeniden yapılanmış olan beyaz milliyetçisi görüşlerini de beraberinde getiriyor. Çete bölünüyor ve Shaun Combo ile gitmeyi tercih ediyor ama Combo’nun kontrolü kaybettiğine ve şiddet içeren hareketine tanıklık ettiğinde yapmış olduğu seçim sorguluyor.

Bugünün toplumunda “skinhead” kelimesi genellikle ağır botlar giyen Neo-Nazilerin ve ateşli beyaz milliyetçiliğinin görüntülerini gözlerimizin önüne getiriyor. Ancak skinhead hareketinin orijinleri bu algıdan öteye geçemiyor.

1960’ların İngiltere’si, çok sayıda Jamaikalı göçmenin gelmesi ve içşi sınıfına katılmasıyla birlikte politik ve sosyal değişimlere sahne oldu. Gençlik bu yeni kültürü benimsedi ve Karayip müziği ve stilinden fazlasıyla etkilendi. Çok kısa veya tamamen traşlı saça verilen “skinhead” ismi o dönem için biraz sıra dışı olduğu düşünüldüğü için verildi.

This Is England (İşte İngiltere Bu) nihayetinde çoğunluğun bir taraf seçtiği skinheadler arasındaki nihai bölünmeyi anlatıyor. Bazılar apolitik duruşlarını sürdürüyor ve hayat şekli ile müzik yerine ideallerini seçiyor. Filmi This Is England ’86 ve This Is England ’88 mini dizileri takip ediyor. İki dizide de orijinal filmdeki karakterler canlandırılıyor.

  1. Gran Torino (2008) – Clint Eastwood

Clint Eastwood’un oynadığı Walt Kowalski işçi sınıfının muhitinde yaşayan bir Kore Savaşı gazisidir. Önceden ağırlıklı olarak beyaz ailelerin yaşadığı bu yerlerde şimdi Asyalı göçmenler varoşları dolduruyor ve çete suçları artışta. Bu Walt’ı çok rahatsız ediyor ve modası geçmiş ırkçı görüşleriyle yerinde duramıyor. Walt, oğulları Thao’nun (Bee Vang) kuzeni “Spider” (Doua Moua) tarafından zorla çeteye dâhil edildiği, Hmong ailesinin yan dairesinde oturuyor.

Başlangıçta Thao’nun Walt’ın Gran Torino’sunu çalması gerekiyor ama başarısız oluyor ve çete misilleme yapıyor. Walt bir tartışma sırasında bu haydutları silahla tehdit ediyor ve Hmong toplumu için kahraman gibi bir şeye dönüşüyor. Başlarda karşı koyuyor olsa da Walt komşularına ısınıyor, Thao’yu kanatları altına alıyor ve kız kardeşi Sue (Ahney Her) ile arkadaş oluyor. Çete çimenlikteki olay ile şiddetli bir karşılık veriyor ve Walt tartışmanın tam ortasında kendine madde enjekte ediyor.

Senaryonun yazarı Nick Schenk, geçmişlerini öğrendikten sonra Hmong toplumu hakkında yazmayla ilgilendi. Vietnam Savaşı sırasında Hmonglar, birlikler çekildikten sonra onları mülteci kamplarına götüren Güney Vietnam ve Amerikalıların tarafında oldu. Filmde Sue ona kültürünü öğretirken Walt buna çok şaşırıyor.

  1. Django Unchained (2012) – Quentin Tarantino

Django (Jamie Foxx) Dr. King Schultz (Christoph Waltz) adındaki Alman kelle avcısı tarafından özgür bırakılan bir köle. Özgürlüğünün karşılığında Django kendisinin tanıyabileceği bir çift biraderi bulması ve öldürmesinde Schultz’a yardım ediyor.

Schultz sonunda Django’yu partneri yapıyor ve beraber Django’nun aşkı Broomhilda’yı bulmak üzere yola koyuluyorlar. Yaşadığı yeri buluyorlar ve Calvin Candie adındaki saldırgan ve psikozlu köle tüccarından (Leonardo DiCaprio) onu almak için plan yapıyorlar. İşler planladıkları gibi gitmiyor ve ikilimiz kendilerini topun ağzında buluyor.

Tarantino’nun da başından beri niyeti olduğu üzere film bir İtalyan kovboy filmi gibi görünüyor. ABD’nin korkunç geçmişiyle etkili bir şekilde baş edebileceğini veya tartışabileceğini hissetmiyordu ve tarihteki bu berbat dönemi alenen ve ısmarlama olmadan betimleyebilecek bir tarz filmi yapmak istedi.

Tarantino çok sayıda farklı filmden ilham almış. Bunların arasında Sergio Corbucci’den Django (1966) ve Richard Fleischer’dan Mandingo (1975) da var.

  1. 12 Years a Slave (2013) – Steve McQueen

Solomon Northup (Chiwetel Ejiofor) New York Eyaleti’nde ailesiyle yaşayan ve kemancı olarak çalışan özgür bir siyahî. Ona iş verecekmiş gibi görünen iki hilekâr tarafından uyuşturulduktan sonra Solomon gemiyle New Orleans’a götürülüyor ve kaçak bir köle diye satılıyor. “Platt” ismini alıyor ve gerçek kimliğini açıklama çabalarına rağmen Solomon bir köle tüccarından öbürüne 12 yıl boyunca satılıyor. Vaktinin büyük kısmını kölelere karşı dengesiz ve sadistçe davranan Edwin Epps’in (Michael Fassbender) evinde geçiriyor. Solomon nihayetinde Epps’in yerleşkesindeki bir balkon inşa eden beyaz sempatik bir işçi olan Bass’e (Brad Pitt) sırrını açıyor ve bu adamdan özgürlüğünü geri kazanmak için yardım istiyor.

Film Solomon Northup’un aynı isimli biyografisinin bir uyarlaması. Filmdeki pek çok karakter Northup’un köle olduğu zamanlarda karşılaştığı gerçek insanlar. Edwin ile Mary Epps ve yerleşkesinde arkadaş olduğu Patsey de dâhil.

12 Years a Slave (12 Yıllık Esaret) En İyi Film Oscar’ından Altın Küre Ödülleri’ne ve Ejiofor’un aldığı BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne kadar çok sayıda ödül kazandı. McQueen tıpkı Anne Frank’in günlüklerinin Avrupa’daki Nazi işgalinde olduğu gibi bu anıların da Amerikan Uç Güneyi’ndeki köleliğin önemli bir hesabı olduğunu düşündü.

Yazar Bio’su: Bela kendini ölüme özlem duyan bir sinefil olarak tanıtıyor. Yeni Zelanda’da yaşıyor ve insanlardan çok kedisiyle zaman geçiriyor.

Yazar:    Bela Adash
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: tasteofcinema

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Ben Ömer Murat Urhan. Ankara’da ailem ile yaşıyorum. Keşfetmeyi seviyorum. Elime ne geçerse okurum. Bizi okumanın kurtaracağına inanırım. Her dönem, hiç gitmediğim bir yere gitmeye gayret ediyorum. Yer değiştirmeyi severim. Mühendislikteki hocalarım olsa yer değiştirmek değil deplasman yapmak derlerdi. Ben demeyeceğim. İnanın bıktım onlardan. Ben sanata inanıyorum.