Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) savaşın manevi, sosyal ve siyasi ıstırabını ifade edegelmiştir. Ancak her ıstırap zihinsel bir hastalık değildir

Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında, büyükbabam Gwilym Jones, fırtınalı muharebe bölgelerinden biri olan Belçika Ypres’de hastane hademesi ve sedye taşıyıcısıymış. Onu diz boyu su dolu hendeklerde yaralı bir adamı taşımaya çalışırken ya da mermi çukurları yüzünden sendelerken, çoktan ölmüş çürüyen bedenlere ayağı takılmadan yürümeye çalışırken hayal ediyorum. Bunu hayal etmek zorundayım çünkü o bize sadece olayların en kısa özetlerini anlattı ve ölümün içinde o yıllar ve ölüm görünüşe göre kalıcı ruhsal yaralara sebep olmamış. Babam onu keskin zekâsı, radikal siyasi duruşu ve eğitim tutkusu ile mutlu bir adam olarak tanımlardı. Huysuzluğu ya da kâbusları yoktu ve sarhoş olduğu tek zaman 1929’da İşçi Partisi’nin hükümeti devraldığı zamandı. Başa çıkma yeteneği bir aile özelliği olsa gerek: Annem Londra’da Blitz’in şiddetini artırdığı zamanlarda, günlüğüne en ince ayrıntısına kadar köpeğinin sağlık durumunu, çok sayıda yavru köpeğin doğumlarını yazmış ancak bombalanma hakkında hiçbir şey yazmamış.

Akrabalarım bu konuda pek yalnız değilmiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, uzmanlar bombalamanın geniş çapta bir paniğe yol açabileceğinden korkmuşlar ancak psikiyatrik rahatsızlıklar seyrek olarak ortaya çıkmış. 1941’de Journal of Abnormal and Social Psychology dergisinde yayımlanmış bir makale “halkın çoğunluğunun soğukkanlılığını” ve onların nasıl da şaşırtıcı bir şekilde “geceleri ağır baskınlara bile uyum sağlamasını” anlatıyor. Bu beklenmeyen toparlanmanın, o zamanlar Britanya’nın sağladığı standart tedaviden ötürü olduğu düşünüldü zira akut psikiyatri hastaları acil servise geldiklerinde, sempati ile karşılanmış, sıcak çay verilmiş ve tepkilerinin halkın geri kalanında da olan olağan bir korkudan dolayı olduğu söylenerek rahatlatılmışlardı. Yaşadıklarını abartmak isteseler de buna direnmeleri ve normal iş hayatlarına geri dönmeleri söylenmişti.

Ben Saraybosna’da 1990’larda Bosna Savaşı’nda abluka altına alınmış insanlara psikiyatrlık yapmaya başlayana kadar tedavi tutumları değişmişti. Kitlesel psikolojik rahatsızlıklara dair tahminler aynıydı. Aradaki fark, belirli bir tanıya, yani travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) ve hastalığın uzun vadedeki olası şiddetli sonuçlarına gösterilen ilgi ve dikkatti. Bazı uzmanlar 1,4 milyon Bosnalıda TSSB olduğunu söylüyorlardı ve bu, bir nesil için temel halk sağlığı sorunu olacaktı.

TSSB 1970’lerde, ben Birleşik Krallık’ta tıp öğrencisiyken tanınmıyordu. Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’nın yeniden düzenlenen dokuzuncu sayısıyla birlikte, strese karşı panik, korku ya da depresyon gibi güçlü duygular şeklinde ya da ajitasyon gibi davranış bozuklukları veya hissizlik, dalgınlık ya da sersemlik şeklinde beliren füj durumlar gibi akut tepkileri teşhis etmeyi öğrendik. O zamanlar, Vietnam gazileri ve soykırımdan kurtulanların, tecavüz ve cinsel istismar mağdurlarıyla çoktan ortak bir noktada buluştuğu Amerika Birleşik Devletleri’nde devam eden kulis çalışmalarından oldukça habersizdim. Bu insanlar doktorlarıyla birlikte, depresyon, anksiyete, madde bağımlılığı ya da kişilik bozukluğu gibi tanıların ne sorunlarını kapsadığını ne de ihtiyaçlarına hitap ettiğini savunuyorlardı.

Bu meselenin üzerine gitmek için, doktorlar Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın yakında çıkacak olan üçüncü baskısına (DSM III) tamamen yeni bir bozukluğun dâhil edilmesini savunuyorlardı. TSSB tanısı ancak bir kişi normal insan tecrübesi dışında psikolojik olarak üzücü bir olaya maruz kaldıysa konulabilirdi. Belirleyici semptomları arasında, o olayı kâbuslar, davetsiz düşünceler veya geçmişe dönüşler yoluyla yeniden tecrübe etme ve artmış tetikte olma ve ürkeklik hali vardı. Sonuç olarak, hasta o olayı hatırlatacak ve korkutucu atakları tetikleyebilecek durumlardan, kişi ve konuşmalardan kaçınmaya çalışacaktı. Kaçınmanın yanında hissizleşme de görülebilirdi. Hasta artık hiçbir şey hissetmediğinden yakınabilirdi.

TSSB terimini ilk kez duyduğum zaman, 1985’te İngiliz kasabası Bradford’da 56 futbol taraftarının öldüğü ve 200’den fazlasının da yaralandığı bir stadyum yangınından sonra bazı psikolog meslektaşlarımın telaşla danışmanlık yapmaya gittikleri zamandı. Sonrasında ise TSSB her yerdeydi. Londra’daki King’s Cross Station’daki ani bir yangında 31 kişinin ölmesi; küçük İskoç kasabası Lockerbie’ye düşen bir uçakla 259 kişinin havada, 11 kişinin de yerde ölmesi; polisin Sheffield’daki bir futbol maçında kalabalığı kontrol edememesi ve 96 kişinin birbirini ezerek ölmesi. Her olayda, haber spikerinin rahatlatıcı sesi profesyonel danışmanların çalışmaya hazır olduklarını açıklıyordu.

TSSB denen bu tek tanının profesyonellerin ve halkın akıllarında gittikçe daha fazla yer edinmesi merakımı uyandırmıştı. TSSB, yersiz olduğu zamanlarda bile profesyonellerin ve halkın imgelemini etkisi altına almış görünüyordu. Belki de bunun nedeni, TSSB’nin utanç verici olmayan bir tanı olmasıydı. Biyolojik psikiyatrinin yükselişi ve ruhsal hastalıklara “beyin hastalıkları” olarak yoğunlaşılması, psikiyatrik bozuklukların büyük çoğunluğu ile ilişkilendirilen ahlaki ve kişisel başarısızlık lekesini silmeyi başaramamıştı. İşte, kesinlikle hastanın hatası olmayan, net bir sebeple gelen, sempatik ve dramatik bir ışık altında hastaları mağdurlar olarak gören bir bozukluk vardı. Istırap nişanı olarak alınabilecek bir tanı gelmişti.

Araştırmacılar bu yeni tanımlanmış travmatik semptom kümesini ölçmek için yeni araçlar icat ettiler. Farklı topluluklardaki tahmini oranlar ve olası tedaviler, yeni dergilerde ve yeni tanılar keşfetmek için kurulan yeni derneklerin uluslararası toplantılarında tartışıldı. Doğu Avrupa’nın konuşmaya başlaması ve Bosna Savaşı’nın sonuçları,  Norveç’teki Bergen Üniversitesi Rektörünün Avrupa Travmatik Stres Çalışmaları Derneği’nin 1993’teki toplantısının katılımcılarına söylediği gibi, “çalışmalarımız için harika bir laboratuvar” meydana getirdi. Toplantıda yakınımda oturan Bosnalı psikologlar ürkmüştü. Onlar UNICEF tarafından bu “laboratuvar”ın Saraybosna bölümünden getirilmişlerdi. 1994’e gelindiğinde Saraybosna’da danışmanlık merkezi olan yedi yardım kuruluşu vardı. Benim çalıştığım kuruluş da çalışanlarına TSSB semptomlarını teşhis ve tedavi etme eğitimi veriyordu.

Ancak o tarihte kuşatma altında yaşayan hepimizi şaşkına çeviren şey, herhangi bir şeyi “travma sonrası” olarak nitelendirmenin anlamsızlığıydı. Bir araştırmacı toplu merkezlerde yaşayan, yerinden edilmiş Bosnalı çocukların neredeyse yüzde 94’ünün TSSB ölçütlerine uyduğunu bulmuştu. Ancak bu belirtilerin bazılarının devam eden çatışmanın ortasında uyum sağlayabilir olup olmayacağını merak etti. Çocuklar iki aylık araştırma süresince tekrar tekrar top ateşi altında kalmıştı. Bir çocuğu ani bir sesle korkutan aşırı dikkat artışı, onlarda gizlenme ihtiyacı yaratacak kadar sürekli tetikte tutuyor olabilirdi.

1990’ların sonlarında, ruh sağlığı mesleği içinde gittikçe artan miktarda zehir zemberek tartışmalar içinde sıkışıp kaldığımı fark ettim. Bir taraf, TSSB’nin “mucitleri”nin normal stres reaksiyonlarını patolojik hale getirdiğini ve insanların doğal baş etme becerilerini zayıflattığını savundu; danışmanlık tedavilerinin işe yaradığına dair hiçbir kanıt göremiyorlardı. Diğer tarafta ise tanının savunucuları, travmanın inkâr edilmesiyle acı çeken milyonlarca kişiye yardımın önlendiğini ısrarla belirtiyorlardı.

1998’de Lancet’te o sırada Bosna’da bir danışmanlık programını savunan Hollandalı psikiyatr Fokko de Vries “Travmadan drama çıkarmak tamamı ile haklı bir tutumdur.” diye yazdı.

“Doktor Vries ıstırap ile travmadan sanki birbirinin yerine kullanılabilir terimlermiş gibi söz ediyor. Istırabın kendi başına patoloji olmadığı konusunda kesinlikle net olmalıyız.” diye yanıtladı İngiliz psikiyatr Derek Summerfield.

Bu bir ileri bir geri durum, meselenin can alıcı noktasını ele geçirdi. TSSB savaşın tüm ahlaki, sosyal ve siyasi kötülüklerini anlatır olmuştu. Kimilerine göre insanlara onlarda TSSB olmadığını söylemek, onların acı çekmemiş olduğunu söylemek demekti.

Saraybosna’daki savaş sonrası ruhsal sağlık konferansı sırasında açıkça anladım bunu. Dr. Summerfield davet edilmişti. Şehrin uzun vadeli TSSB oranının o kadar da yüksek olmayabileceğini ileri sürdü. Yerli bir psikiyatr “Bunu nasıl söylersin?” diyerek patladı. “Bizim bu şehirde ne kadar acı çektiğimizi biliyor musun?”

Sorun şu ki; bir çatışmanın ahlaki, sosyal, ekonomik ve politik karmaşıklıklarını, evrensel olarak geçerli bir hastalık kategorisine indirgerseniz çatışmanın neden olduğu tüm sefaletin basit, teknik ve tıbbi bir çaresi olduğunu söylemiş olursunuz. O dönemde popülerlik kazanan bir tıbbi çare, ilk olarak itfaiyeciler, doktor yardımcıları ve son derece stresli olaylara maruz kalan ilk müdahale görevlileri için geliştirilen “kritik olay stres bildirimi”ydi.

Fikir, eğitimli bir kolaylaştırıcının -muhtemelen bir iş arkadaşı- akranlarını bir dizi yapılandırılmış adımdan geçirerek travmatik olayı sindirmelerine yardımcı olabileceği yönündeydi: Olayı canlandırmak için neler olduğunu açıklamak; olayın en kötü bölümüne karşı düşünceleri ve tepkileri incelemek ve son olarak bu reaksiyonların normal olduğunu anlayıp stres yönetim tekniklerinde ustalaşmak. Bu sürecin akut sıkıntıyı azaltması ve daha sonradan daha şiddetli travmatik tepkilerin gelişmesini önlemesi bekleniyordu. Önleme kısmının gerçekleştiğini ispatlayacak kesin kanıt yoktu, ancak tüm yeni tedavilerde olduğu gibi, buna inanan birçok insan vardı. Ve insani yardım programlarına fon sağlayan bağışçıların bu yöntemi neden sevdiğini anlamak kolaydı. Yöntemin sermaye kaynakları, ilaçlar ya da yüksek derecede ihtisaslaşmış personele ihtiyacı çok azdı. Yerli halk görünüşe göre birkaç gün ya da hafta içinde danışmanlık teknikleri konusunda eğitilebiliyordu. Müdahaleler, kimin hasta olup kimlerin iyi olduğunu belirleme zahmetine girmeden toplulukların tamamına uygulanabilirdi. Böyle bir programa sahip olmak, acının büyük ölçekte ele alınması için acil bir şeyler yapılmakta olduğunu gösterdi. Acıya neden olan çatışmanın nasıl durdurulacağı ya da etkilenenler için nasıl adalet ya da telafi sağlanacağı gibi daha zor ve sıkıntılı sorularla uğraşmaya gerek yoktu.

1993’te Bergen’deki Travma Konferansı’nda, Bosnalı psikologlar, Dr. Summerfield ve benim de aralarında bulunduğumuz bir grup “Yalnızca büyük travmanın etkilerini değil aynı zamanda sebeplerini ve faillerini de ele almanın etik görevimiz olduğunu düşündüğümüzü” belirterek bir hareket başlatmayı önerdi. Temsilciler bunun “fazla politik” olduğunu savundular. Bunun yerine, yavan bir hareket olarak, tüm savaşların kişinin ruhsal sağlığı için kötü olarak kınanması benimsendi.

1996 kışında ben hâlâ TSSB konusunda nerede duracağıma karar vermeye çalışıyordum. Güneydoğu Bosna’nın küçük bir kentinde, başka bir uluslararası organizasyonda yeni bir işim vardı. Gorajde yıllarca Bosnalı Sırp kuvvetlerin kuşatması altında kalmıştı. Halk kıtlıkla, şebeke suyu ya da elektrik olmadan, sürekli ateş ve düzenli aralıklarla bombardıman altında yaşamıştı. Oraya gittiğimde, çatışmalar sona ereli bir yıldan uzun süre olmuştu ve kent hâlâ sise gömülü, kasvetli ve çamurlu, önceki saldırganlar tarafından sarılarak soyutlanmış dışa kapalı bir yerleşimdi. Savaşın hikâyesi, bazılarında mermi deliklerinin üzerine branda çekilmiş parçalanmış çatılardan, elektrik üretmek için kullanılmış olan ve hâlâ Drina nehrinin üzerinde yüzen ev yapımı su çarklarından, ana köprünün altındaki, insanları keskin nişancılardan korumuş olan yaya köprüsünden okunabiliyordu.

Nehrin kuzey tarafı ile ağaçlı yamaç arasında sıkışmış üç katlı villalardan birinde, kuruluştan iki çalışan ile birlikte yaşıyordum. Elektrik vardı ama sokak ışıkları hâlâ yoktu. Geceleri ana yoldan yürüdüğünüzde hayatınızı riske atardınız, bacağınızı bir çukurda kırmamayı, çamura düşmemeyi ya da barış gücü taburunu oluşturan tanklardan birinin altında kalmamayı umardınız. Aynı zamanda kitlesel işsizlik de vardı.

Kasabanın dört yıldır psikiyatrı yoktu ve benim işim Drina’nın güneyindeki küçük hastanede bir ruh sağlığı kliniği yönetmekti. Hastane müdürü, yeni boyanmış beyaz badanalı ayakta tedavi polikliniğinde bana bir oda verdi. Odayı bir masa, birkaç sandalye ve notlar için kilitlenebilir bir dosya dolabı ile döşedik. Yerel radyoda salı ve perşembe günleri klinikte çalışacağım duyurulduktan sonra, her sabah klinik kapısının önünde sıraya dizilmiş hastalar oluyordu. Altı ila yetmiş yaşları arasında ve uykusuzluktan şizofreniye, ağır bipolar bozukluk ve Huntington hastalığına kadar çeşitli sorunları vardı. Çok azının TSSB’si vardı. Bazılarının sorunu yıllardır devam ediyordu. Bazıları eski hastalardı ve savunmasızlardı, savaş nedeniyle hastalıkları geri dönmüştü.

Yaşlı Bayan Babic, savaştan önce bir miktar tedirginlik yaşamıştı, daha sonra ise depresyona girmişti. Savaşın ortasında oğlunun kaçırılması onu tekrar oldukça tedirgin etmişti. Saraybosna’ya gönderilmiş, antipsikotik ilaç kullanmıştı ve son bir yıldır sakindi. Ancak son günlerde, savaşın bitip oğlu hâlâ dönmeyince yemeyi, uyumayı ve arkadaşlarıyla kahve içmeyi bırakmıştı.

Bayan Babic, farklı bir sürü ilacın bulunduğu kirli bir plastik torbayı çıkardı. Saraybosna’daki hastaneden antipsikotik ilaçlar, yerel acil servisten intramüsküler diazepamın küçük cam şişeleri, bir arkadaşının vermiş olduğu küçük mavi haplar ve üstüne yerli bir doktorun verdiği beyaz haplar vardı. Tüm bu ilaçları aralıklarla almışsa da hiçbiri yardımcı olmamıştı. Kendisine yalnızca bir doktordan ilaç alıp kullanmanın iyi bir fikir olduğunu anlattım. Antipsikotik ilaçlarını yavaşça azaltmak ve antidepresanlara geçme planı yaptık.

Bayan Babic’in TSSB’si yoktu, ancak beni görmeye gelen eski askerler ve eski mahkûmların vardı. Edin, 32 yaşındaydı ve erkek kardeşinin ölümüne tanık olmuştu; bir top mermisi patlamış, kardeşinin bacaklarının ve yüzünün yarısını uçurmuş ve anında onu öldürmüştü. Edin zihninden o sahneyi çıkaramıyordu. Tüm bu olayın tekrar yaşandığı kâbuslar görüyordu. Bazılarında, kardeşinin ayakları vardı ve onun peşinden koşuyordu. Bazılarında kardeşi canlıydı ve bir mayına basarak “Beni bırakma, eve gitmek istiyorum” diyordu. Edin bir önceki gün bir litre, önceki 10 günde ise yedi litre votka içmişti. Alkol uyumasına yardımcı oluyordu. Gündüzleri sakinleşmek için esrar içiyordu. Diğer zamanlar ise diazepam alıyordu. Kız arkadaşı onu çok içtiğini düşündüğü için terk etmişti. Bir işi yoktu. Savaştan önce sağlık teknisyeni olmayı ya da bir laboratuvarda çalışmayı düşünmüştü. Bana geldiğinde yüzü kızarmış ve titriyordu, göz bebekleri genişlemiş, koyu renk saçları yağlı ve düzdü; kendini hasta hissettiğini ve mide ağrıları yaşadığını söylüyordu. Ona daha fazla ilaç vermemi umuyordu.

Nedjad vardı bir de. Bir zamanlar arkadaşları olarak gördüğü Bosnalı Sırplar tarafından tutuklanıp işkence görmüştü. Serbest bırakılmış, savaşa katılmış ve omzundan yaralanmıştı. O da her gece kâbuslar görüyordu. Kâbuslar hep aynıydı: Yine hapishanedeydi ve kötü muamele görüyordu. Eski esir gruplarından birindeydi. Onlarla görüşüp deneyimleri hakkında konuşuyordu. Bu sohbetler kendini hep daha da kötü hissetmesine neden oluyordu. Müzik dinleyerek ve kendini uyuşturarak geçmişi unutmaya çalışmayı tercih ediyordu. O da diazepam alıyordu. Kasaba, savaş sırasında yardım ajansları tarafından bolca dağıtılmış sakinleştiricilerin denizinde boğuluyordu.

Bariz TSSB vakası olan bazı çocuklar gördüm. Yakınlarındaki birinin ölümüne tanık olmuşlardı. Elvira, barınağının kapısında üç adamın havaya uçmasını izlemişti. Biri hayatta kalmıştı ama yüzü yoktu ve Elvira’dan su dilenmişti. Adamın kanı Elvira’nın üstüne bulaşmıştı. Başka bir zaman da üç arkadaşıyla birlikteyken yanlarına bir el bombası düşmüştü. İki arkadaşı anında ölmüş ve üçüncüsü bacağını kaybetmişti. Arkadaşı yardım için ağlarken Elvira caddenin ortasında çaresiz kalmıştı. Olaydan dört yıl sonra, hâlâ her gece kâbuslar görüyor, gözyaşlarıyla uyanıyordu. Gündüzleri ise garip bir şekilde hayattan kopuk hissediyordu. Ruh halini kontrol edemiyordu.

Fakat insanların kliniğe getirdiği sorunlarının çoğu bu semptom modeline uymuyordu. Savaş, başka birçok zorluğa yol açmıştı. Sophia, savaş patlak verdiğinde ailesinden ayrıldığından beri kekeliyordu. Amra yatağını ıslatıp okulda elbiselerini kirletiyordu. Annesi bu yüzden onu dövüyordu ancak Amra yine de annesinin gözünün önünden kaybolmasına dayanamıyordu. Beş odada üç başka aile ile birlikte yaşıyorlardı ve Kopaci’den otobüsle her geçtiklerinde eski evlerini görebiliyorlardı. Evleri Sırplar tarafından işgal edilmişti.

Eski askerler arasında en sık karşılaşılan sorun göğüs ağrısıydı. Bojan kliniğe nefes darlığı ve endişe ile titreyerek gelmişti. Kısa, tombul, biraz kel bir adamdı, oturmuş ve durmadan konuşmuştu. Sorunu savaş sırasında ortaya çıkmıştı. Savaşta ölen yakın bir arkadaşının cenazesinden sonra Bojan göğüs ağrısı ile yere yığılmıştı. Herkes kalp krizi geçirdiğini düşünmüştü. Saraybosna’ya gönderilmiş, göğüs monitörleri ve kan testleri ile yoğun bakımda tutulmuştu. Birkaç gün sonra, ona sorunun “sinirleri” olduğunu söylemişler ve onu Gorajde’deki birliğine geri göndermişlerdi. Sorunu yanlış anlayan doktorlara kızmıştı ve babası gibi kalp krizinden ölmekten korkuyordu. Ancak kâbus görmüyordu ya da savaşın acılı hatıraları aklına pek gelmiyordu. Altı yaşındaki çocuğunu, karısını ve işini seviyordu; sorunu TSSB değildi.

Evdeki meslektaşlarımdan bazıları, TSSB kurgusunun hem yetişkinlerde hem de çocuklarda çatışma sonrası reaksiyonların tamamını içerecek şekilde ayarlanması gerektiğini savunuyorlardı. Fakat tanıda önemli olan, farklı yaklaşımlar gerektiren sorunları ayırt etmektir. Farklı semptom kalıplarının hepsinin ortak noktası, aynı tetikleyici olaya maruz kalmak olduğunda çerçeveyi bu kalıpları içerecek şekilde genişleterek kazancımız ne olur? Sürekli öksüren ve pulmoner tüberküloz tanısı konan bir hastaya, öksüren kronik bir sigara içiciden tamamen farklı bir tedavi uygulanması gerekir. Hiçbir ayrım yapılmazsa verilen, öksürük karışımının psikolojik eşdeğerinden başka bir şey olmayabilir, yani yaygın tanımlanmamış “danışmanlık”.

Amra’nın yatak ıslatma durumu, denenmiş ve test edilmiş davranışçı yöntemlere yanıt verdi. Geceyi kuru geçirdiği her seferde altın renkli küçük yıldızlar yapıştırdığı bir “yıldız şeması” tuttu. Belirli sayıda yıldıza ulaşınca küçük bir ödül kazanıyordu. Annesine kızı altını ıslattığında onu dövmemesini, ıslatmadığında çokça övgüde bulunmasını önerdim. Amra’nın bağlılığı gitgide azalıyor ve annesinin öfkesi de geçiyordu. Sophia’nın kekemeliği müzikle ve oyunlarla iyileşiyordu. Nedjad ve Edin’le birlikte, yaşadıklarını konuşmak ve onları anlamalarına yardım etmek için biraz daha anlamlı yollar bulmak zorunda kaldım, böylece hatıralarını artık içki ve uyuşturucuda boğmaya ihtiyaçları kalmadı. Göğüs ağrısı olan erkekler, stres fizyolojisi, nefes egzersizleri ve gevşeme ile ilgili basit bir eğitimle ağrılarından kurtuldular.

Karşılaştığım en zor sorun, herhangi bir tanı kategorisine uymuyordu. Bu sorun, şiddetti. Kalabalık toplama merkezlerinde bulunan anneler çocuklarını dövüyorlardı, sarhoş kocalar eşlerini dövüyorlardı. Aileler mutfakta yer kapmak için kavga ediyorlardı.

Bir sabah 18 yaşındaki Lejla sinir krizi geçirdiğini söyledi. O ve kocası Foça’dan gelen mültecilerdendi. Kocasının kız kardeşi ve onun partneri ile iki odayı paylaşıyorlar, mutfakta uyuyorlardı. Ancak kocasının kız kardeşi, Lejla’yı yiyecek çalmakla suçluyordu ve sürekli onunla kavga ediyorlardı. Kocası Lejla’nın tarafını tutmuyordu ve onu ayrılmakla tehdit ediyordu. Bir gün, Lejla dışarıya koşmuş ve Drina’ya atlamıştı. Biri onu nehirden çıkarmış ve hastaneye getirmişti. Ona diazepam iğnesi yapmışlardı. Lejla’ya delirmediğini söyleyebilir ve ailesi ile çatışmasına arabuluculuk yapmayı teklif edebilirdim fakat gerçekten ihtiyaç duyduğu şeyleri sunamazdım: yeni bir ev veya eve geri dönüş imkânı.

Şiddet aynı zamanda dışa da yönelmişti. Nedjad, kendisinin işi olmadığı sırada üniformalarıyla dolanan yerel polise öfkeliydi. Özellikle öldürmek istediği biri vardı. Duygularını bana karşı açığa çıkarmasına izin verdim ve silahını saklaması için bir arkadaşına vermesini söyledim, fakat genç erkeklerin çoğunun öfkeli, sinirli, asabi olduğu ve uyuşturucu kullandığı bir kasabada riski nasıl değerlendirebileceğimi bilmiyordum. Tehlikeli silahlara erişimleri vardı ve önceki dört yılı hayatta kalmak için insan öldürmeye çalışarak geçirmişlerdi.

Bütün bu gençlerde rastlanan şey; harcanmışlık, ihanet ve umutsuzluk hissiydi. Hiçbir şey tamamlanmış gibi hissetmiyorlardı. Ne barış ne de savaş vardı; hayatlarını yeniden başlatmaya çalışmanın anlamı yoktu. Kim bilir ne zaman savaş belki de yeniden başlardı? Kasabada %90 işsizlik varken nerede iş bulabilirlerdi? Ve eğer ayrılırlarsa nereye giderlerdi? Sonra, kurtardıkları kasabayı terk edeceklerse ne için mücadele etmişlerdi?

Belirsizlik atmosferi herkese bulaşmıştı. İnsanlara inisiyatif kullanmak, kafalarını toplamak ya da karar almak zor geliyordu. “Saat kaçta bir randevu ayarlayabiliriz?” gibi basit sorulara karşı sık sık, Gorajde iç çekmesi dediğim, uzun süre nefes alma, ardından sessizlik ve yarım gülümseme gibi tepkiler alıyordum.

Ancak toplumun travmatize olduğunu söylemek, ona büyük bir zarar vermek demekti. Asıl sorun atlanıyordu. Kasaba, bir çeşit çatışma sonrası psikopatolojik veba nedeniyle bu halde değildi. Hâlâ sosyal ve ekonomik kuşatma altındaydı. 1997 yılının ilk aylarında, Saraybosna’dan Gorajde’ye giden bir otobüs, silah zoruyla durduruldu ve tüm yolcular soyuldular. Bir erkek kaçırıldı, infazla tehdit edildi, bir ağaca bağlanarak kamyonu çalındı. Başka bir olayda ise, bir kamyon şoförünün kafasına taşla vurulmuş, adam bilincini kaybetmişti. Bosnalı Sırp polis, adam 500 Alman Markı cezayı ödeyene kadar hastaneye kaldırılmasına izin vermedi. Dükkân sahipleri artık mal getiremeyeceklerini düşünüyor, çocuklar spor karşılaşmalarına gitmiyor, aileler akrabalarını ziyaret etmiyorlardı.

1995 tarihli Dayton Barış Anlaşması, dolaşım özgürlüğünü ve eve geri dönme hakkını sözde garantiledi. Bu hükümler uygulandığında, insanların psikolojik sıkıntılarını giderme konusunda tek bir ruhsal sağlık programından daha fazlasını yapacağı aşikârdı bana göre. Hareket özgürlüğü Gorajde ekonomisini hızlandırabilir ve toplumun soyutlanmışlığını kırabilirdi. İnsanlar, kovuldukları evlerine geri dönebilirlerse artık mutfak için kavga etmezlerdi.

İşlerin yolunda gittiği zamanlar vardı. Bayan Babic bir sabah içeri girip beni yanağımdan öptü. Yeğeni, onun ev işlerini yaptığını ve tekrar aile hayatının tadını çıkardığını söyledi. Savaş boyunca dağdaki çiftliğinde kalarak, hasta anne-babasına bakmış ve orduya yiyecek tedarik etmiş nazik bir adam olan Alija, savaş sona erdiğinde, aniden yaşamının başka bir anlamı olmadığını düşünmüş, ağır bir depresyona girmiş ve intihara meyilli hale gelmişti. Ona antidepresan verdim ve konuşmak için düzenli olarak görüştük. Yavaşça gelişme gösterdi. Bir gün, nehir vadisinin üzerinde küçük bahçeler, çayırlar ve sebze bostanları arasından geçerek onu evinde ziyaret ettim. Alija bana arı kovanlarını gösterdi ve bana bir kavanoz bal verdi. Bir sonraki randevumuzda onu büyük kalkınma kuruluşlarından birine götürdüm, orada arıcılık eğitimi verebileceğini söyleyerek onu önerdim. Kuruluş sevmişti, Alija da öyle. Onu hiç bu kadar neşeli görmemiştim.

Sözleşmem bittikten sonra bir yıl daha Gorajde’de kaldım ve çocukların çatışmayı nasıl gördüklerini araştırdım. Artık “travma” kelimesi beni uyuz ediyordu. Meslektaşlarım veya evdeki arkadaşlarım: “Yazık sana, tüm o travma ile uğraşıyorsun!” dediklerinde aniden “Lütfen kullandığınız terimleri tanımlayın: İnsanların maruz kaldığı işkence, bombardıman, adam kaçırma gibi olaylara mı atıfta bulunuyorsunuz? Yoksa bu olaylara tepkilerinden mi bahsediyorsunuz? İkincisi ise fiziksel tepkilerinden mi, zihinsel tepkilerinden mi bahsediyor musunuz? Peki, normal tepkilerden mi, yoksa anormal tepkilerden mi söz ediyorsunuz? Çünkü o kelime şu an bu saydıklarımın hepsi için kullanılıyor.” diyerek tepki vermemek için kendimi zor tutuyordum.

1994’te DSM sınıflamasındaki değişiklikler bu karışıklığa katkıda bulundu. “Travmatik olay” tanımı genişletildi. DSM IV’e göre artık TSSB tanısına uygun olmak için herkeste sıkıntıya neden olabilecek aşırı bir stres etkenine doğrudan maruz kalmış olmak gerekmiyordu. Stres etkeni şahsen son derece üzücü bulduğunuz herhangi bir şey olabilirdi. Hatta dolaylı yoldan da maruz kalmış olabilirdiniz. Olayı bir arkadaşınızdan duymuş veya televizyonda görmüş olabilirdiniz. Bu da bir otelde üzerine kızgın çay dökülen bir kadın için de, TV’de bir hayalet hikâyesi izledikten sonra dehşete düşen çocuklar için de, arkadaşlarının havaya uçtuğuna tanık olan ya da tecavüze uğrayan veyahut hapishanede işkence gören askerler ya da siviller için de aynı tanının kullanılması anlamına geliyordu.

1998 yılına gelindiğinde, hastalarım ve şehir iyileşiyordu. Gorajde aydınlanmış ve içini dökmüştü. Evler ve apartmanlar canlı renklere boyanıyordu; yollardaki denetim noktaları kaybolmuştu. İş sağlayan bir reçel fabrikası açıldı. Bir spor merkezi açıldı, maç yapmaya takımlar geldi ve insanlar tekrar seyahatlere çıkmaya başladılar. Bir gün, Nedjad beni sokakta durdurdu ve ne kadar iyi hissettiğini söyledi. Bir kız arkadaşı vardı. Sonunda en etkili terapinin, sıcak ve sevgi dolu ilişki olduğu ortaya çıkmıştı. Irmağın yanındaki evimin balkonunda oturup sırtlarında parlak renkli sırt çantalarıyla okula giden çocukları izledim. Bahçede elma ve leylaklar çiçek açmıştı. Yandaki yanmış ve terk edilmiş eve kırlangıçlar yuva yapmıştı. Ev sahibim arılarına bakıyordu. Geceleri bülbülleri duyabiliyorduk. Neredeyse bir zamanlar savaşın olduğunu unutabilirdiniz.

Yazarın Outside the Asylum (Tımarhanenin Dışında) adlı biyografi kitabından alıntıdır. Kimliklerini korumak için tüm hastaların isimleri ve kişisel bilgileri değiştirilmiştir.

Yazan: Lynne Jones
Çeviren:
İlknur Aktulan

Kaynak: Aeon

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.