Hipnozun kökeni düşünüldüğünde, hipnoz ve ciddi tıp biliminin aralarının genelde bozuk olarak görülmüş olması çok da şaşırtıcı değil. Hipnozun ilk ilkel formunu yaratan adam olan Franz Mesmer 18. yüzyılda Viyana’da bir doktordu (Ç.N. İngilizcede hipnotize etmek anlamına gelen “mesmerize” fiili doktorun soyadından türetilmiştir).

Mesmer hayvan manyetizması (animal magnetism), adında hastalıklarla alakalı genel bir teori üretti. Bu teoriye göre, her yaşayan canlı kendi içinde sıvı formda bir manyetik güç taşıyor. Hastalıklar bu manyetik sıvının yolunun tıkanması sonucunda oluşuyor. Mesmer’e göre hastalıkları tedavi edilmesi de bu akışın tatlı dille kandırılıp tekrar sağlanmasıyla mümkün. Tekrar akışı sağlamak için, bilim muhabiri Jo Marchant’ın Şifa adlı kitabında belirttiğine göre, Mesmer ellerini basitçe sallayarak sıvıyı hastaların bedenlerinde yönlendirdi. Bu duygusal el hareketleri, günümüz hipnozunun temelini oluşturuyor.

Çok sayıda takipçi edindikten sonra -Marchant’ın yazdığına göre hipnotizma (mesmerism) 1780’lerin sonlarında Paris’te çok moda olmuştu- Mesmer esasen dünyanın ilk klinik davasına konu oldu. Kral XVI. Louis dünyadaki en iyi bilim insanlarından oluşan, Benjamin Franklin’i de içeren, bir ekibi bir araya getirdi. Franklin hipnotizmayı denemiş ve onun tedavisinin aslında bir plasebo etkisi olduğunu bulmuştu. “Her hangi bir sıvıya ait hiçbir delil yok,” diye yazmıştı. “Bu uygulama… kademe kademe imgelemin geliştirilmesi sanatı.”

Belki öyledir ama bu, hipnozun onun işe yaramadığını göstermiyor.

200 yıldan uzun süre sonra bugün, sinirbilim Mesmer’in acayip teorisinin en azından bir kısmını doğruluyor. Hayır, vücudumuzun içinde akan manyetik bir sıvı yok. Ama telkinin tek başına -Franklin’in dediği gibi imgelemin- gücü, bazılarının şüpheyle yaklaşmasına rağmen birçok modern tedaviden daha etkili ve vücutta ve beyinde ölçülebilir gerçek değişikliklere sebep oluyor. Hipnotizmanın fobi ve yeme bozuklukları gibi psikolojik sorunlarda etkili olduğu gösterildi. Ama uygulama aynı zamanda kronik veya akut ağrıların olduğu bazı fiziksel rahatsızlıklara ve sindirimle ilgili rahatsızlıklara da yardım ediyor. Doktor ve psikologlar bunu yıllardır gözlemliyordu ve şimdi birçoğu, beyin görüntüleme çalışmalarının buna kanıt sağladığını söylüyor.

Klinik ortamda hipnoz uygulayanlar uzun zamandır hipnozdaki hastanın değiştirilmiş bir bilinç düzeyine çıktığını savunuyorlar. Hipnoza girmeseniz bile bu durumu siz de yaşamış olabilirsiniz. “Güzel bir filme çok daldığınızda film izlediğinizi unutup o hayal dünyasına girivermeniz gibi hipnoz.” diyor Stanford Üniversitesi’nde Bütünleyici Tıp Merkezi’nin direktörü, psikiyatr Dr. David Spiegel.

Şahsen, bu yeterince garip görünüyor. Spiegel şöyle anlatıyor: “Bu duruma geçmenin pek çok yolu var ama bir tanesi üçe kadar saymak. Birde bir şey yap: Yukarı bak. İkide iki şey yap: Gözlerini kapat ve derin bir nefes al. Üçte de üç şey: Nefesini dışarı ver, gözlerini rahat bırak ve kapalı tut. Vücudunun süzülmesine izin ver. Ve sonra bir elinin ya da diğerinin havada bir balon gibi süzülmesine izin ver.” Böyle bir durumda olduğunda hipnoz olmuş kişinin eli, sanki el kendi istiyormuş gibi, havaya kalkar; Spiegel o ele ulaşır ve hafifçe eli aşağıya çeker ama sanki içinde helyum varmış gibi o el tekrar yükselir.

Beyinde bu durum daha da garip görünüyor. 1990 yılının son yıllarında Montreal Üniversitesi’nden Pierre Rainville’nin prestijli bir dergi olan Science’da yayımlanan önemli çalışmasında, hipnoz altındaki hastalar sol ellerini ya yaklaşık 47°C sıcaklığa kadar ısıtılmış, acı verecek kadar sıcak suya daldırıyor ya da oda sıcaklığındaki bir suya. Bazılarına belki acı hissedebilecekleri ama bu acının onları çok rahatsız etmeyeceği, eğer 1 ile 10 arasındaki bir ölçekte acı 8’de ise onların hissedeceği acının 4 olacağı, söyleniyor. Katılımcıların tamamı ellerini 47°C suya ellerini sokunca beyinleri taranıyor. Sonuçlar açık: Kendilerine acının az olacağı söylenen katılımcıların beyinlerinde daha az aktivite gözleniyor, özellikle de ağrı işlemleriyle ilişkilendirilen anterior sirgulat kortekste.

1980’den beri yanık tedavisi gören hastalarda ıstıraplı bandaj çıkarma ve yarayı temizleme aşamalarında hipnoz yöntemiyle acılarını dindirmeye çalışan Seattle Washington Üniversitesi’nden psikolog Dave Patterson’a göre bu çalışma bütün resmi değiştirdi. 90’lardan beri yayımlanan diğer iyi tasarlanmış kontrollü çalışmalar da beyinde benzer aktivite değişiklikleri olduğunu gösteriyor. Diğer ilginç bir çalışmada araştırmacılar, hipnoz hâlindeki insanlara Piet Mondrian’ın tablolarındaki canlı renklerin aslında grinin tonları olduğunu söylemişler. “Beyin tarama sonuçlarına göre bu katılımcılarda renk işlemleriyle ilişkili iğsi bölgelerinde farklı aktiviteler görüldü.” diyor psikolog Christian Jarrett.

Patterson şöyle anlatıyor: “Hipnozla insanların dikkatini yakalıyorsunuz… Onların daha pasif bir dikkat durumuna geçmelerini sağlayıp her şeyi yargılamalarını durduruyorsunuz. Sadece olanlara izin vermelerini sağlıyorsunuz. Ve inanılmaz olan şu ki bunu yaptığınızda sanki beyinde tepkileri izleyen yerle doğrudan konuşuyormuşsunuz gibi oluyor.” Günlük çalışmalarında yanık tedavisi gören hastalarını tedavi ederken rahatlatma telkinleri de ekliyor. “Yanık tedavisinde sonunda bandajların çıkacağını ve yaraların yıkanmaya başlayacağını biliyorsunuz. [Benim verdiğim] mesaj da şu: Yaralarınız yıkandığında bu size ne kadar rahat olduğunuzu hatırlatır.” Hasta sıklıkla uykudaymış gibi görünür. “Ama eğer onlara ‘beni duyabiliyorsan başını salla’ dediğinizde nerdeyse her zaman o baş sallanır.” Patterson bu işi on yıllardır yapıyor ama son zamanlardaki beyin görüntüleme çalışmalarından da çok memnun. Bu çalışmalar, şüphe edenlere gösterebileceği, “Gördün mü? Artık inanıyor musun?” diyebileceği deliller niteliğinde.

Her insan aynı derecede hipnoz edilemez ve bazıları hiç hipnoz olmazlar. Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde psikolog olan John F. Kihlstrom 2013’te Cortex dergisinde çıkan makalesinde “Hipnoz edilebilirlik… biraz kendini kaptırma ile ilişkilidir. Kendini kaptırma ise daha dar ya da daha geniş dikkat hâline geçme eğilimini, kendi ve algılanan nesne arasındaki sınırların bulanıklaşmasını yansıtan bir kişilik kurgusudur.” diye yazıyor. “Kendini kaptırma da ‘büyük beşli’ diye geçen kişilik boyutlarından ‘deneyime açıklık’ ile alakalıdır.”

Yine de hipnozun işe yarayabildiği insanlar olmasının nedeni hâlâ açık değil. Marchant’ın kitabında yazdığına göre bazı araştırmacılar hipnoz sayesinde “genelde istemli kontrol altında olmayan fiziksel sistemleri etkilemek üzere otonom sinir sistemiyle” bağlantı kurabildiğimizi savunuyorlar. Ulusal Sağlık Enstitüsü Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Konseyi eski üyesi, emekli pediyatri uzmanı Karen Olness’ın çocuklarla yaptığı çalışmalara dikkat çekiyor Marchant. Bu çalışmalarda çocuklar hipnozla parmak uçlarındaki sıcaklığı “sadece rahatlatmadan kaynaklanabilecek seviyesinin çok üstüne kadar” yükseltebilmişler.

Olness’e göre hipnoz durumuyla gelen yoğun zihinsel görüntülerle ilgili bir şey olmalı. Çalıştığı bir çocuk sanki güneşe değiyormuş gibi hayal ettiğini söylemiş. Ama böyle hayallerin etkinleştirdiği beyin bölümleri ile rasyonel düşüncelerin etkilediği bölümlerin farklı olup olmadığı daha da belirsiz. Olness böyle ince detaylar için daha uzun bir yolumuz olduğunu söylüyor.

Ama biz Mesmer’in hayvan manyetizması günlerinden beri çok yol aldık. Farkındalık meditasyonuna ilginin artması, beden ile zihin arasındaki bağlantının gittikçe daha yaygın bir şekilde kabul edildiğini gösteriyor. [2016 yılında] yayımlanan ve iyi tepkiler alan iki önemli bilim muhabirinin yazdığı, Marchant’ın Ocak ayında çıkan Şifa ve Erik Vance’ın [Kasım ayında] çıkan Suggestible You (Kolay Etkilenen Siz) adlı kitapları, uzun süre sözde bilim olarak küçümsenen ya da plasebo etkisi olarak örtbas edilen bu alanı, yani hipnozun, inancın ve hatta büyünün ispat edilebilir sonuçlarını keşfediyor. NPR [2016 yılı Ekim ayında] plasebo ilaçların, insanlar plasebo aldıklarını bildiklerinde dahi işe yaradığını açıkladı. “Bunlar, semptomlarınızdaki farklılıkların temelindeki gerçek, biyolojik değişimler” demişti Marchant Science of Us’a verdiği röportajda. Bütün hepsi zihninizde. Ama bu, gerçek olmadığı anlamına gelmez.

Yazan: Melissa Dahl
Çeviren: Güner Yılmaz
Kaynak: New York Magazine

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Aslen doğma büyüme Çanakkaleli olup okul sebebiyle Ankara’ya geldim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümü 4. Sınıfım, belki siz bunu okuduğunuzda mezun olurum. Özellikle depresyon, paranoya, narsisizm, kaygı konuları ilgimi çeker. Yaklaşım olarak tamamen analitikçiyim diyemem ama eleştirilerin gereksiz ağır olduğunu söyleyebilirim. Ek olarak matematik sorularıyla uğraşmak hoşuma gider. İnsanları ve özellikle küçük çocuk ya da bebekleri izlemeyi severim.