Kişi kendine zarar verdiğinde, çektiği acı duygularını bastırdığı için, bir rahatlama yaşayabilir. Peki bu döngüye dur dersek insanın kendisine zarar vermesinin önüne geçebilir miyiz?

Kendimi ilk kez kestiğim günden aklımda kalan şey şu: Çıldırmıştım. Bir yazar olarak keşke bunu anlatacak daha edebî sözler bulsaydım, mesela: “Açtığım kesikler duygularıma tenimin üzerinden bir kaçış yolu çiziyordu.” Ya da belki: “Duygusal acımı fiziksel acıya çevirmenin yolu buydu.” Hatta belki de: “Acılarımı tenime gömmüştüm, tüm dünyanın görebileceği kadar büyük bir kıyamet fermanı gibiydi.”

Doğruydu bir bakıma bu sözler. Fakat elime bir makas alıp kalçalarımı yaraladığımda aklımdan bunlar geçmiyordu. Öfkeden çıldırmış oluyordum çoğunlukla.

Annemle öylesine sıradan bir şey yüzünden tartışmıştık ki nedenini gerçekten hatırlamıyorum. Ergence bir hiddetle odama fırlayıp kapıyı çarptım. Öfkeden gözlerim kör olmuştu. Makası elime aldım. Sonrasına dair hatırladığım tek şey, bacağımın üstündeki küçük kan damlacıklarına bakışımdı. Öfke bulutu nihayet dağılmıştı.

Yarayı kendi kendime hızlıca tedavi ettim, öylesine utanıyordum ki… Kör bir makastı. Fazla bir zararı da olmamıştı o yüzden. Kimseye açıklayamadım başıma ne geldiğini. Bir daha yapmayacağıma yemin etmiştim. İki hafta sonra yeminimi bozacaktım.

Yıllar geçtikçe kendi kendime zarar veriyor oluşumu terapistime, aileme, arkadaşlarıma ve daha geçenlerde kocama açıkladım. Hepsi aynı tatsız soruyu soruyordu: ‘Neden?’ Çoğu zaman omzumu silkip ‘Bilmiyorum.’ diyorum. Bu soruyu benim de kendime sorduğumu onlara söylemiyorum. Yaralanmaktan da yaralardan da hoşlanmıyorum. Utanç verici ve rahatsız edici bir şey bu. Umutsuzca, buna bir son vermek istedim ancak beni engelleyen bir şey vardı: kesince daha iyi hissediyordum.

Şimdiye kadar akıl sağlığı geçmişimle ilgili çok şey yazdım. Fakat oldukça uzun bir psikiyatrik sabıka kaydım bulunmasına rağmen yazılarımda kendime zarar vermemden çok az bahsettim. Depresyon, endişe, iştahsızlık hatta intihar teşebbüsleri. Tüm bunlar jiletin çekiciliğinden daha açıklanabilir geliyor. Ne var ki, bu utançta ve mücadelede yalnız değilim. Pediatrics dergisinde yayımlanan 2006 tarihli bir çalışmada her beş öğrenciden yaklaşık birinin, hayatında en az bir kez kendini yaraladığı tahmin ediliyor. Bu oran genç yetişkinlerde yüzde altıya yakın. Doğrudan kendini yaralama nedeniyle meydana gelen ölümler nispeten nadir olsa da tesadüfen kendini yaralamalar bile intihar teşebbüsü ve intihar risklerini artırıyor.

Neden çoğumuzun kendini imha et butonuna bastığı ise hâlen açık değil. Ancak psikoloji ve nörolojideki çalışmalarda açılan yeni dönem, bazılarımız için neden kötü hissetmenin iyi hissetmeye yol açtığının nedeni hakkında aydınlatıcı bir tablo sunuyor.

Kan güçlü bir silahtır. Kan bağından ve kanla kutsanan topraklardan bahsederiz. Hastalıkları tedavi etmek ve tanrıların rızasını kazanmak için kan dökeriz. İnsanlar arasında uzun süredir devam eden tartışmalar kan davalarına dönüşür. Kan ve onu elde etmek için açılan yaralar uzun zamandır hem savaşın hem de dinin bir simgesi hâline gelmiştir. Hristiyanlar, Kutsal Birlik ayininde İsa’nın kanını simgeleyen şaraptan içerler. Bu şarabın günahlarımıza kefaret olduğuna inanılır. Mayalı rahiplerin tanrılarına kan kurban etmek için kendi kollarını kestikleri bilinmektedir.

Kendine zarar vermenin tarihi çok eskilere dayanır. Tarihçi Heredot, milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış olan ve delirince akrabaları tarafından bir yere bağlatılan Sparta kralı Kleomenes’in hikâyesini şöyle aktarır:

Orada öylece sımsıkı bağlı yatan kral, tüm muhafızlar yanından giderken birinin kaldığını fark eder. Bir köle olan bu adamdan bıçağını kendisine vermesini ister. Adam ilk başta reddeder ancak Kleomenes oradan kurtulduğunda yapacaklarıyla tehdit ederek adamı ikna eder. Bıçağı eline alır almaz bacaklarından başlayarak kendini kesmeye başlar. Etlerini şeritler hâlinde keser. Yavaşça uyluklarına, kalçalarına kadar gelir ve göbeğini ince ince doğrar.

Günümüzde kendi kendini yaralama olarak nitelediğimiz rahatsızlığa dair ilk klinik rapor 1800’lerin sonlarında Amerikalı doktorlar George Gould ve Walter Pyle’ın yazdığı Anomalies and Curiosities of Medicine (1896) (Tıptaki Anormallikler ve Tuhaflıklar) kitabında yayımlandı. Kitapta sürekli olarak kendilerini kesen ya da dikiş iğnesiyle yaralayan ‘iğneci kızlar’dan bahsedilir. 30 yaşında, New Yorklu bir kadının vakası şu şekilde aktarılmaktadır kitapta:

Ekimin 25’inde sol bileğini ve sağ elini kesti. Afyon isteği reddedilince üç hafta içinde tekrar ‘hayal kırıklığına uğradı’ ve tekrar kollarının dirsek altı bölümlerini kesti. Derisiyle bağdokusunu birbirinden ayırmış ve kaslarını her yöne kesmişti. Altı hafta sonra, yeni yeni iyileşen sikatrislerinin (kesik izlerinin) üstünde bu başarısını tekrarlayacaktı… Örnek davranış sergilediği beş haftalık bir süreçten sonra kollarını yine aynı yerlerden kesti. Nisan ayında kendini kesmeyi çok küçük bir kesikle sürdürmüştü ancak bu kez yaranın içinde cam parçaları bırakarak. Altı ay sonra on yedi santimetre uzunluğunda bir yara açmış ve içine 30 cam parçası ve yedi uzun kıymık ve beş çivi batırmıştı. 1877 Haziranında kendini son kez kesti. Kolundan çıkarılıp saklanan şeyler şunlardı: 94 cam parçası, 34 kıymık, 2 raptiye, 5 küçük çivi, 1 küçük iğne ve 1 büyük iğne. Bunların yanı sıra kaybolanlarla birlikte toplamda yaklaşık 150 parça ediyordu.

Gould ve Pyle kendine zarar verme ritüelini histerinin bir çeşidi olarak sınıflandırarak kadını yalancı ve ilgi meraklısı biri olarak nitelendirdiler. Aslına bakılırsa 2000’lerin başlarına kadar, kendine zarar verme durumu literatürde psikoz ve bir iç kaos ve dengesizlik durumu olan ve özellikle aileleri etkileyen sınır kişilik bozukluğu gibi daha şiddetli psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte sınıflandırılıyordu.

ABD’de bir tedavi programının klinik direktörü ve kendine zarar verme rahatsızlığının tedavisini yapan ilk psikologlardan biri olan Wendy Lader, ‘Kendine zarar veren bazı kadınlar kendilerini her kesişlerinde hastaneye yatırıldılar. Bu süre toplamda belki de hayatlarının büyük çoğunluğuna denk geliyordu. Aslında bir bakıma hastanelerde yaşıyorlardı.’ dedi. ‘Bu kişilerin intihara eğilimli olmadıklarını ve ayakta tedavi edilebileceklerini söylediğimde insanlar benim çıldırdığımı düşünmüştü.’

Bu inanılmaz, ışıl ışıl ve akıllı gençler çok umut vericiydiler. Onları tüketen, kendilerine zarar verme arzusuydu sadece.’

İş arkadaşı Karen Conterio’nun tedavi ettiği madde bağımlısı hastalarda kendine zarar veren kadınların sayısının sürekli arttığını belirtmesi üzerine, Lader, 1980’lerin başlarında kendine zarar verme rahatsızlığını araştırmaya ve tedavi etmeye başladı. Bu kadınlardan hiçbirinde psikoz ya da kişilik bozukluğu işareti yoktu, intihar düşüncesiyle kendilerini kesmiyor ya da yakmıyorlardı. Conterio bunun sadece buz dağının görünen kısmı olduğuna inanıyordu, bu yüzden de intihar amacı olmadan kendilerine zarar veren kişilerin kendisine ulaşması için 1984 yılında Chicago Tribune dergisine bir ilan verdi. Art arda yağan mektuplarda insanlar birden kendine zarar verme rahatsızlığıyla ilgili konuşmaya başlamıştı. Bu rahatsızlığın bir popüler kültür fenomeni olarak ortaya çıkışıyla, kendilerine zarar veren birkaç kadın 1985 yılında Phil Donahue TV şovuna çıktı.

1986 yılında Lader ve Conterio, sonraki yıllarda SAFE Alternatives olarak anılacak olan, dünyanın kendine zarar veren kadınları tedaviye yönelik ilk bakım evini kurdular. Psikologlar, Lader ve Conterio’nun nüfusun küçük bir alt kısmını gördüklerini ve bu kadınların akıllarının da vücutları gibi korkunç yaralar aldığını düşünüyorlardı. Lader buna katılmıyordu. ‘Bu inanılmaz, ışıl ışıl ve akıllı genç insanlar çok umut vericiydiler. Onları tüketen, kendilerine zarar verme arzusuydu sadece.’ demişti bana.

Diğerleri her ne kadar şüphelenseler de Lader, kendine zarar veren insanların sayısının bilinenden çok daha fazla olduğunu düşünüyordu. Düşüncesini doğrulayacak kanıt 2002 yılında, Kanada’daki McGill Üniversitesi’nde bir psikolog olan Nancy Heath ve doktora öğrencisi Shana Ross’tan geldi. Bölgedeki bir lisedeki görevinde, Ross, kendilerinin ya da arkadaşlarının kendilerine zarar vermelerinden endişe duyan gençlerle düzenli olarak sohbet ediyordu. Tezinin konusuna bu olayı almak istediğinde, Heath onu vazgeçirmeye çalıştı.

Yazacağı tezin verilerini elde etmek için, kendine zarar veren yeterince insan bulamayacağını ona söyledim. Fakat en sonunda denemesine izin vermeye ikna oldum.”

Ross’un elde ettiği ilk sonuçlarda gençlerin beşte birinden daha fazlasının hayatlarında en az bir kez kendilerine zarar verdiği ortaya çıktı. Heath ve diğer heyet üyeleri o kadar şaşırmıştı ki lise öğrencilerinin soruyu yanlış anladıklarını düşünmüşlerdi. Ross da kendilerine zarar verdiklerini ifade eden gençlerle tekrar derinlemesine görüştü ve sonuçların tutarsız olduğuna karar verip tüm sonuçları bir kenara attı. Yüzdeler düşmüştü ancak kendine zarar veren gençlerin sayısı Ross’un aklını karıştırmaya yetiyordu: yüzde 13,9.

Ross ve Heath’in çalışmasının Journal of Youth and Adolescence (Gençlik ve Ergenlik Dergisi) dergisinde yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden Cornell Üniversitesi’nde psikolog olan Janis Whitlock, Sarmaşık Birliği’ndeki[1] üniversitelerde okuyan 5.000 öğrenciyle, kendine zarar verme rahatsızlığı konusunda yapılan bir araştırma yayımladı. Onun çalışmasında da, kendilerine zarar vermiş gençlerin sayısı benzer şekilde fazlaydı: kadınların yüzde 20’si, erkeklerinse yüzde 14’ü daha önce kendilerine en az bir kez zarar verdiklerini açıklamışlardı.

‘Çok şaşırmıştım. Bulunan oranlar gerçekten yüksek oranlardı.’ dedi Whitlock, ‘bir anda böyle bir sorun ortaya çıkmıştı.’ Bu iki çalışmanın ezber bozan tek yanı kendine zarar verme oranının yüksekliği değil bu insanların psikiyatrik problemleri yüzünden hastanede yatan kişiler değil de toplum içindeki insanlar olmasıydı. Bu insanlar okulda yanınızda oturuyor, markette sizinle aynı sırada bekliyordu.

Tüm bu bulgular, kendine zarar vermenin yeniden tanımlanması gerektiğini ortaya koydu. 2006’da ISSS (Uluslararası Kendine Zarar Verme Rahatsızlığı Çalışmaları Cemiyeti)’in ilk toplantısında küçük bir bilim insanı grubu bu tanımı yapmıştı. ‘Bir gece yemek yiyip içki içerken bu tartışmayı yapmıştık.’ dedi Heath, ‘Zavallı garson hayatının en iğrenç sohbetini dinlemişti. Birbirimize “Gözünü çıkarmak kendine zarar vermek demekse çamaşır suyu içmek de mi bu tanıma girer yani?” gibi sorular soruyorduk.’

Geliştirdikleri tanım bugün hâlen mevcut: intihar amaçlı olmayan kendine zarar verme; vücut dokusunun kasten, intihar amacı veya pirsing ve dövme gibi toplumca kabul edilmiş amaçlar taşımadan tahrip edilmesidir. Epidemiyolojik sonuçlarda, ergenlik çağındaki gençlerde kendine zarar verme oranı üçte bire kadar çıkarken her 10 ergenden ve genç yetişkinden birinden daha azının bunu devamlı olarak yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Üstelik internetteki popüler kültür hesaplarında bu durum her ne kadar kızlara özgü bir şey olarak yansıtılsa da yapılan çalışmalarda erkeklerle kızların oranının kabaca eşit olduğu görülmüştür.

Gruptakilerin dağılımı çok karışık. Çoğu; depresyon, endişe ve yeme bozukluklarıyla mücadele ediyor. Aralarında sınır kişilik bozukluğu kriterlerine uyanlar var. Ancak diğerlerinin otistik spektrum bozukluğu veya benim gibi birleşik kaygı bozukluğu var. Bu son gruptakiler, kendilerine zarar vermenin öncesinde bunun üzerine epey düşünüp intihar etme riski en çok olan kişiler.

Ontario’daki Guelph Üniversitesi’nde bir psikolog olan Stephen Lewis, kendini kesme ya da vücuda verilen diğer zararların, muhtemel intihar teşebbüslerinin en güçlü göstergesi olduğunu söylüyor. Lewis ve diğerlerine göre kendine zarar verme, kişinin duygularla başa çıkamadığını gösteriyor. Kendine zarar vermenin verdiği geçici kaçış hissi, daha kalıcı bir kaçış olan intiharın habercisi olabiliyor.

Kendine zarar verme ile intihar arasında güçlü bir bağlantı olmasının nedenlerini bir kenara bırakırsak, insanların neden tekrarla (ve isteyerek) canlarını yaktıkları, araştırmacılar için hâlâ bir muamma. Harvard Üniversitesi psikoloji bölümünde profesör olan Matthew Nock, Yale Üniversitesi’nde bir psikolog olan Mitch Prinstein (şimdi North Carolina Üniversitesi’nde)’ın doktora öğrencisiyken bunun üzerine gitti. Nock ve Prinstein, tekrar eden diğer davranışlar için literatürü didik didik arayarak ve kendini yaralayan kişilerden günlük tutmalarını isteyerek, 2004 yılında Four Factor Model (Dört Faktörlü Model)’ı geliştirdiler.

Model olumlu ve olumsuz pekiştirme yoluyla işliyor, dedi Prinstein bana. Olumlu pekiştirme bir şey bizi ödüllendirdiğinde gerçekleşiyor, olumsuz pekiştirme ise bizi kötü hissettiren bir şeyin ortadan kaldırılması oluyor. Kendine zarar verme, hem kişisel nedenlerden (duyguları değiştirmesinden) dolayı hem de kişilerarası nedenlerden (başkalarıyla olan ilişkilerimizi değiştirmesinden) dolayı hem olumlu hem olumsuz pekiştirme sağlıyor. Hiçbir şey hissetmeyecek kadar depresyonda olan birisi herhangi bir şey, bu şey acı bile olsa bir şey hissetmek için kendini kesebilir. Bu, kişisel olumlu pekiştirmenin örneğidir. Başka bir kişi endişeli ve öfkeli olabilir ve bu duyguları yok etmek için canını yakabilir. Bu durum da kişisel olumsuz pekiştirmenin örneği olan bir durumdur. Ancak diğerleri ne kadar bunalmış olduklarını göstermek ve sevdiklerinin tepki vermeleri (kişilerarası olumlu pekiştirme) ya da bir şeyi yapmayı bırakmaları (kişilerarası olumsuz pekiştirme) için kendilerini yaralayabilirler. Bir kişinin kendini yaralama nedeni her seferinde farklı olabilir ve onu motive eden şeylerin üstünü örtebilir. Ancak bu nedenlerden bazıları diğerlerinden daha yaygındır.

‘İnsanların kendilerini yaralama nedenleri arasında en fazla söyledikleri, kötü hissetmeye son vermek istemeleriydi.’ dedi Prinstein.

Bunu anlayabiliyordum. Nasıl başa çıkacağımı bilmediğim yoğun ve olumsuz duygulardan sonra her zaman kendime zarar verme nöbetleri yaşıyordum. Amaç bazen daha iyi hissetmekti. Bazen de öfke ve endişe gibi duyguların sesini kısma arzusu kendimi cezalandırma isteğiyle karışıyordu. Canım yansın, acı çekeyim ve yaralanayım istiyordum. Böylece tüm dünya ne denli korkunç bir insan olduğumu görecekti. Ancak kendine zarar veren herkes canının yandığını söylemiyordu, bu insanların önemli bir kısmı yaptıklarının sonucunda hemen acı hissetmediklerini belirtiyordu.

Duygularını kontrol etmede ve duygularına tepki göstermede en fazla zorlanan kişiler, acıya da en fazla dayanan kişilerdi.

Tüm bunlar, doktorasını Prinstein’ın yanında yapan ve doktora sonrası Nock’un laboratuvarında görev yapmakta olan Joseph Franklin’i acı algısındaki farklılıkların kişinin kendine zarar vermesinde bir payının olup olmadığını sorgulamaya itti. Kendine devamlı olarak zarar veren 25 kişiyi laboratuvara getirip acıyı ölçmek için yaygın bir şekilde kullanılan elleri buzlu suya sokma yönetimini bu 25 kişide denedi.

Yapılan 47 kontrolün ardından, kendine zarar veren kişilerin ellerini buzlu suda daha fazla tutabilmeleri, bu kişilerin acı algılarının daha düşük seviyede olduğunu gösteriyordu. Frankin’in bulgularına göre, ayrıca, duygularını kontrol etmede ve duygularına tepki göstermede en fazla zorlanan kişiler, acıya da en fazla dayanan kişilerdi. Duygusal acılarının ağırlığından fiziksel acıyı hissedemiyor gibiydiler.

Harvard’da Nock ve arkadaşlarının yaptığı benzer bir çalışmada, öz eleştirinin kendine zarar veren bireylerin acıya dayanma sürelerini artırdığı da gözlemlendi. Franklin’e göre, kendilerini çok fazla yargılayan kimseler kendilerini acıya daha fazla dayanmaya zorlayabilirler. Duyguları kontrol etme ve öz eleştiri etkenleri birbirinden bağımsız şeyler ancak ikisinin bir araya gelmesi, kişinin kendine zarar verme riskini çok daha fazla artırabiliyor.

Bu bulgu tam da beni anlatıyordu. Kendimi kestiğim en kötü dönemlerimi, üniversitede bocaladığım zamanlarda yaşıyordum, tezimi bitirmekte zorlandığımda, sınavdan kötü not aldığımda ya da yeterince iyi hissetmediğimde… Kendime karşı hissettiğim nefretin içinde boğuluyordum. Acıyı hak ettiğimi ve bu acının davranışlarımın bir sonucu olduğunu düşünmemin acıya katlanmamı kolaylaştırdığını söyleyecektir uzmanlar muhtemelen.

Kişinin kendine zarar vermesinin önündeki engeller, Franklin ve diğerlerinin aklını karıştırıyordu. ‘Madem hepimiz acı dindiğinde daha iyi hissediyoruz, neden çok fazla kişinin kendine zarar verdiğini değil neden çok az kişinin bunu yaptığını sorgulamamız gerekiyor.’ diyordu Franklin.

Ancak son zamanlardaki yayımlanmamış deneyler, çoğu kişinin vücutlarına zarar verme fikrinden rahatsız olduğunu ortaya koydu. Bu kişiler kesik bir vücut gördüklerinde, bunu son derece rahatsız edici bulup yüzlerini yana çevirdi. Ancak kendine zarar veren kişiler için bu böyle değildi. Göz takip programları, bu bireylerin bahsedilen fotoğraflara baktıklarında fotoğrafların ilgilerini çektiğini ortaya koyuyordu. Muhtemelen rahatsızlığın devam etmesinin önemli bir nedeni de buydu.

Ancak benim gibilerin kendini kesme nedeni fiziksel acı değildi. Biz, duygusal acılarımızın üstesinden gelebilmek için kendimize zarar veriyorduk. Bu iki etkenin birbiriyle bağlantısını nöroloji ortaya koyuyor. Sevgilimiz bizi terk ettiğinde kalbimiz kırılıyor. Endişe her yanımızı sarıp bizi patlamaya hazır bir hâlde bırakıyor. Öfkeden yumruklarımızı sıkıyoruz. Duygular psikolojik olduğu kadar fiziksel de bir hâl alıyor. Fiziksel ve duygusal acıyı hissederken, beyinlerimiz aynı iki bölgeyi kullanıyor: kulaklarımızın arkasındaki serebral korteksin parçası olan nöral bölgenin küçük bir parçası olan anterior insula ve beynin ön taraflarına doğru yer alan, kanca şeklindeki bir doku olan singulat korkteks. Reddedilince hissettiğimiz acıyı da arı soktuğunda hissettiğimiz acıyı da işleyen bu iki bölge.

Hissedilen ağrı fiziksel de olsa duygusal da olsa ağrı kesiciler bu iki bölge üzerinde etkili oluyor. 2010 yılında Psychological Science dergisinde yayımlanan bir çalışmada, bazı ağrı kesicilerin toplumsal dışlanmaya bağlı üzüntülerin giderilmesine yardımcı olduğu ve anterior insula ve anterior singulat korkteksteki hareketliliği azalttığı belirlendi. Fakat bu, sadece beynimizde fiziksel acıyla duygusal acının birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini anlamamızı sağlar.

Duygusal olarak acı çekiyorsanız, beyninizde bu iki bölge uyarılır.’ demişti Whitlock bana. ‘Kendini yaralayanlar ağır bir deneyim yaşar. Dışlanmak kişiyi mutsuz edebilir ancak kendini yaralayan bir insan, çok daha derin bir mutsuzluğa gömülecektir.’

Fiziksel ve duygusal acı algılarının aynı nöral devreleri kullanmaları, kendini yaralayan kişilere ilginç bir ‘kurtuluş’ imkânı sağlar. Bu kişiler, kendilerine zarar verdiklerinde acının zirveye çıktığını ancak zamanla azalmaya başladığını anlamışlardır. Fiziksel acı hafifledikçe duygusal acı da onunla birlikte azalır.

Her seferinde tekrar kendimi kesmemin nedeni, aradaki bu bağlantıydı işte. Kesiklerin acısı hoşuma gitmiyordu fakat fiziksel acı dinmeye başladığında duygusal acım da hafifliyordu. Vücudumda açtığım yara, özenti bir yazar olarak görünmek istemem, aslında kafamda anterior insula ile anterior singulat korteks arasında sinyal bozuculuk görevini görüyordu. Açtığım yaralardan duyduğum utanç, bu izlerin vücuduma kazınacağını bilmem ve birinin bu sırrımı öğrenmesinden duyduğum korku, yaşadığım rahatlığın kısa süreli olduğu anlamına geliyordu, sorun da buydu. Bir anda eskisinden daha da kötü hissediyordum, fiziksel acı nöbetlerine karşı savunmasız kalıyordum ve sonrasında daha da fazla zarar veriyordum kendime.

Genelde herkesin dikkati kendine zarar veren gençlerde, peki yıllarca bunu yapan kişiler neler yaşıyor? Bunu kimse bilmiyor. Tedavileri eksik kalıyor. Uygulanan en yaygın terapi yöntemi diyalektik davranış terapisi (DDT), ilk önce, uymaları gereken düşünce modelleri sunarak, insanları davranışlarını değiştirmeleri yönünde cesaretlendiren bir yöntem. DDT’nin temelinde, Budist inancına benzer bir düşünce olan, insanın elinden gelenin en iyisini yapması ve daha iyisini yapmaya çalışması fikri yatmaktadır. Fakat klinik deneylerde ortaya karmaşık sonuçlar çıkmıştır. Bu sorunun bir nedeni, DDT’nin asıl hedefi olan sınır kişilik bozukluğu daha kalıcı bir durumken, kendine zarar verme durumunun ilerleyip gerilemesinin, terapinin ne derece iyi gittiğinin anlaşılmasını zorlaştırmasıdır.

Hastanın ailesi ve sevdikleri için çok sinir bozucu bir durum. Tam hasta tehlikeyi atlattı, kendine zarar vermeyi bırakacak derken bir şey oluyor ve her şey başa sarıyor.’ diyordu Whitlock.

Kendime en son yıllar önce zarar vermiştim. Arzularıma karşı koymak artık daha kolay olsa da, aşırı stres altındayken canımı yakma fikri tekrar canlanıyor. Kendimi bu fikirlerden uzak tutmayı, onları önemli fikirler olarak değil de aklımdaki aklımdaki uğultular olarak algılamayı öğrendim. Obsesif kompulsif bozukluk (bana da bu hastalığın teşhisi konmuştu) gibi anksiyete bozukluklarının tedavisinde de benzer yöntemler kullanılmaktadır. Aslında bu terapilerin beynimi daha sağlıklı bir biçimde çalışması için şekillendirmemde epey yardımı oldu. Bunca terapiden sonra, duyguların gelip geçtiğini ve onlarla başa çıkabilmek için zor durumda kalmama, utanmama ya da korkmama neden olmayacak yolların var olduğunu öğrendim.

Kendini imha et butonunun bana ruhumu dinlendirebileceğim birkaç dakika sunacağını bildikten sonra, bu butona basmamak gerçekten çok zor. Bu arzularla yaşamak ve onlara boyun eğmemek de. Ama nihayetinde, kendime zarar vermek artık benim için geçmişte kaldı. Vücudumda yeni yara yok, eskileri de gitgide iyileşiyor.

[1] Amerika’nın en iyi sekiz üniversitesinin oluşturduğu birlik

(Bu bilgiye Aeon’dan ulaşılmıştır ve doktorunuzun veya sağlık uzmanınızın tıbbi tavsiyelerinin yerini alması amaçlanmamıştır. Belli bir sağlık durumu hakkında tavsiye için lütfen sağlık uzmanınıza danışın.)

Yazan: Carrie Arnold
Çeviren: Rüstem Sayar
Kaynak: Aeon

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.