Deontolojik etik olarak da adlandırılan Immanuel Kant etiği,18. yüzyılın ortasından sonlarına doğru Jeremy Bentham’ın faydacılığına (olabildiğince çok sayıda insana en yüksek düzeyde fayda) kafa tutmaya gelmiştir. Kant’ın felsefesini ele alırken, birkaç prensibi üzerine düşünmek gerek. Bunlardan bir tanesi Kant’ın ahlaken iyi eylem kavramı.

Kant’a göre, eğer eylemin ardındaki niyet iyiyse bu eylem iyidir ve eylemin doğuracağı sonuçları ardındaki niyet kadar önemli bulmaz. Bunun yanı sıra, bir eylem evrenselleştirilebilirse iyidir. Yani bu şu demek; bahsi geçen eylemi herkesin her zaman yaptığı bir dünyada yaşayabilirsek, bu eyleme iyi bir eylem diyebiliriz.

Sonuç olarak, bireyin ahlaken doğru olma sorumluluğu vardır ve özgürce ahlaken doğru olan eylemi uygulamayı seçmek zorundadır. Kant’ın ortaya attığı soruları irdeleyen birçok modern film yapıldı. Burada bu filmler arasındaki en iyi 10 filmi inceliyoruz.

Kara Şövalye (The Dark Knight, 2008, Christopher Nolan)

“Kara Şövalye’, Kant’ın en ilginç ikilemlerini ortaya koyuyor. Batman, oldukça zor bir karar vermek durumundadır; ya hayatının aşkı olan Rachel Dawes’i ya da Gotham’ın gerçek kurtarıcısı olabilecek yeteneklere sahip olan Harvey Dent’i kurtaracak. Dent’i kurtarmayı seçmesi, Dent’in intikam almaya yeminli kötü adam Two-Face’e (İki Yüzlü) dönüştüren bir dizi olayı beraberinde getirir. Kant’a göre, Batman ahlaken doğru olanı yaptı. Dent’i kurtarma planı, bir daha Batman’e ihtiyaç duyulmayacak bir sonuç getirebilirdi ve aynı zamanda rüşvetçi şehir yönetiminde bazı reformları başlatabilirdi.

Kant’a göre bu seçim ahlaken doğru olan olsa dahi, paradoksal olarak, Bruce Wayne taklitçileri engellemesiyle kesin buyruk ilkesine uymuyor. Bu durum beraberinde daha fazla soru getirmekte ve Kant etiğinin doğasını daha da karmaşıklaştırıyor. Batman’in sistemi değiştirebilecek insanlara ilham veren amacı, mesajı ve sembolü önceleri, kendi adaletini sağlamaya çalışan insanları teşvik etmek (bu ortamı daha da kaotik bir hale getirirdi) yerine suç dalgasının arkasındaydı.

Joker, Kant etiğinin anti-tezini temsil eder. Tüm eylemleri şehirde kaos yaratmayı hedefler. Batman’i Dawes ve Dent’i kaçırması üzerinden kendi mesajını ve sembolünü sorgulamaya iter. Wayne’i sıradan bir adam olarak kendisi ve Batman hali arasında seçim yapmaya zorlar. Joker’in amacı bir bütün olarak etiği sorgulamak ve biraz da nihilizm sunmaktır.

Dahası, Gotham sakinlerini mahkumların bulunduğu gemiyi havaya uçurup uçurmama kararına iterek Kant etiğinden zorlayıcı bir durum sunar. Burada kesin buyruk ilkesi (yani; herkesin mahkumlarla dolu gemiyi havaya uçurmayı seçeceği bir dünyada yaşamak ister miydiniz?) ve aynı zamanda faydacılık sorgulanıyor. Olabildiğince çok sayıda insana en yüksek düzeyde fayda sağlamak adına kanlı sonuçlar elde etmeye değer mi?

Sonuç olarak, Batman’in Joker’i yenebilmek için kullandığı yollar Kant etiğinin ikilemlerinden birini sunar. Batman, gelişmiş göze batan gözlem yazılımı kullanır ve bu Lucia Fox’a, Wayne’e bir ültimatom vermesini hatırlatır. Eğer bu yazılımı kullanmaya devam ederse, sonrasında bu yazılım yok edilmek zorundadır.

Burada Kant’ın görev nosyonu test edilir; Batman’in Joker’i yenmek gibi bir sorumluluğu vardır, ancak soru şu ki; bu görevin sınırları nereye kadar gider. Başka bir deyişle, kötülüğü yenmenin tek yolu olarak özeline saldırıyı kabul etmen gereken bir dünyada yaşamaktan hoşlanır mıydın? Günümüz toplumunda, bu soru hiç de farazi değil.  

Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day, 1993, Harold Ramis)

“Bugün Aslında Dündü” Kant etiğinin iki ucunu bizlere sunar. Hikaye birçok sinema seyircisi tarafından bilinir. Egoist bir meteoroloji uzmanı olan Phil Connors, Punxsutawney kasabasında “groundhog” gününü tekrar tekrar yaşamaya başlar. Connor’ın içinde bulunduğu bu yeni duruma verdiği ilk tepki hedonizmdir. Hırsızlık yapar, aşırı fazla içer, dikkatsiz araba kullanır, kasabadaki kadınları baştan çıkarır ve her gün hakkında daha fazla şey öğrendiği çekici iş arkadaşı Rita’yi kendi isteğine göre yönlendirmeye çalışır.

En nihayetinde, böyle devam edemeyeceğinin farkına varır. Yaptığı eylemlerin ne kadar boş olduğunu görür ve hatta birkaç kez intihar girişimde bile bulunur. Connors, Kant etiğine uygun bir karara varır.

Sonunda, eylemleriyle kasaba sakinlerinin hayatlarını daha iyi bir hale getirmeye karar verir. Bu yeni davranışı, Kant’ın, kişinin kendi çıkarlarını gözetmeksizin başkalarının hayatlarını iyileştirmek için çabaladığı, kesin buyruk ilkesini yansıtır, Bu yeni bakış açışıyla, her gün tekrarlayan döngüden kendini kurtarır.

Köstebek (The Insider, 1999, Michael Mann)

Bu filmde ise Kant etiğinin kurumsal dünyaya uygulanışına dikkat çekiliyor (belki de şu zamana kadar yeterince yapılmamış bir şey). “Köstebek”, tütün şirketinin muhbiri Jeffrey Wigand’ın hikayesini anlatmakta. Jeffrey Wigard, filmin altmışıncı dakikasında görünür ve tütün şirketi Brown&Williamson’ın insanlar onların ürettikleri sigaralara daha çok bağımlı olsunlar diye nikotin miktarını nasıl artırdıklarını açıklar.

Wigand’ın bu hamleleri beraberinde birçok davanın açılmasına sebep olurken, aynı zamanda Kant etiğine dair de bir takım önemli soruları da gündeme getirir. Kant’a göre, kişinin genelin iyiliğine karşı sorumluluğu vardır. Filmde Wigand çok önemli bir soruyla karşı karşıya kalır: bildiği bilgiler hakkında halkı uyarmalı mı yoksa kontratı gereği yükümlü olduğu işvereni için sessiz mi kalmalı?

Kant’ın etiğini Wigand’ın gerekçelerine uygulayabiliriz. Bir yanda, halkı şirketinin ürünlerinin sebep olacağı böylesi şok edici sağlık sorunları hakkında uyarmak istediğini görebiliyoruz. Ancak, öte yandan, Wigand Brown & Williamson’dan kovulmuş ve o zaman akıllara şu soru gelmeli: İşten kovulacağını bilseydi kontratını ihlal edip bilgileri sızdırır mıydı? Kant’ın kesin buyruk ilkesine göre, Wigand doğru olanı yapmıştır. Ancak, Wigand’ın gerçek amacını kestirmek güç olduğundan, Kant’ın onun bu eylemlerini ahlaken doğru bulur muydu, burası pek net değil.

Ölüm Yolunda (Dead Man Walking, 1995, Tim Robbins)

Burada idam cezasıyla ilgili bir başka film görüyoruz, ancak oldukça farklı bir açıdan. Bizi düşünmeye zorlayan bu filmde, Susan Sarandon idam mahkumu Matthew Poncelet’e (Sean Penn) danışmanlık yapan Helen Prejean adlı rahibe rolünde.

Rahibe Prejean, Kant’ın görev ve amaç kavramlarına mükemmel bir şekilde örnek oluşturuyor. Hem Poncelet’ı hem de kurbanın ailesini teselli etmek için uğraşır. Bunları yaparken kişisel hiçbir çıkarı yoktur, kendi özgür iradesiyle iki taraftan gelen öfke arasında hem kayıp bir ruh olan mahkuma hem de acılı aileye elinden geldiğince tesellide bulunmayı seçer.

Kant’ın idam cezasına dair görüşü ise şu şekilde: Bu tip cezalar caydırıcı bir etki yaratmak için veriliyor. Aslında bu şekilde bir insanın kişisel hakkı ihlal ediliyor ve o kişi tam bir insan olarak muamele görmüyor. 

Suçlar ve Kabahatler (Crimes and Misdemeanors, 1989, Woody Allen)

Woody Allen hayranları bilirler ki, filmlerinde her zaman felsefi bir yan vardır. 1978’de “Annie Hall”ın ardından gelen “İç Dünyalar”dan sonra, daha karanlık konulara derinlemesine giriş yaptı. Cinayetten daha karanlık ne olabilir?

Filmde, başarılı bir göz doktoru olan Judah (Martin Landau) metresi yüzünden ailesinin ve işinin darmadağın olma riskiyle karşı karşıyadır. İçinde bulunduğu durumu enine boyuna düşünür ve sonucunda metresini öldürür, suçu da hiç tanımadığı sabıkalı birine yıkar. Judah bu işten sıyrılmıştır, ancak vicdanı onu rahat bırakmaz, acı çeker.

Bu sonuç Kant’ın kesin buyruk ilkesiyle ters düşer. Judah’ın yaptıkları evrenselleştirilemez. Filmi izleyen biri “demek ki, erdemli davranılmadığında gerçekten bir bedel ödeniyor” diye bir çıkarım yapabilir. Ancak, filmin final sahnesinde Judah ile Allen’in canlandırdığı karakter Judah’in işlediği cinayet üzerine tartışılar ve Allen’in canlandırdığı karakter Judah’ın rasyonelleştirdiği fikrini tamamen altüst eder.

Cliff Stern: “Ben olsam şöyle yapardım: Kendi içine dönmesini sağlardım. Hikayen trajik boyutları varsayıyor, çünkü Tanrı’nın yokluğunda, kişi tüm sorumluluğun kendisinde olduğuna inandırılıyor. Bu da sana trajediyi getiriyor.

Judah Rosenthal: “Ama bu sadece kurgu, sinema. Çok fazla film izliyorsun. Ben gerçeklikten bahsediyorum burada. Eğer mutlu son arıyorsan, gidip bir Hollywood filmi izlemelisin.”

Film burada bir nevi öz bilinci varsayıyor ve Allen cinayet anlayışının evrenselleştirilebilmesi fikrini altüst ediyor.

Otomatik Portakal (A Clockwork Orange, 1971, Stanley Kubrick)

Bir Kubrick başyapıtı! Film bize, devlet tarafından “tedavi edilmiş” etrafa korku saçan bir çetenin lideri olan Alex Delarge’nin hikayesini, özgür irademizle ahlaklı olmayı seçmekle ilgili olan Kant’ın etiksel ikilemiyle sunuyor.

Kant’a göre, kişinin eylemlerinin iyi ve ahlaken doğru kabul edilebilmesi için, bunları tamamen kendi özgür seçimiyle yapmayı tercih etmiş olmalıdır. Devlet, Alex’in beynini yıkamıştır ve önceden yaptığı tüm ahlaken yanlış şeyleri düşünmekten hastalanmıştır. Ancak, devlet hatasını kabul etmiştir ve Alex en sonunda o eski kötü haline geri dönmüştür. Bu da kötülüğün onun gerçek doğasında olduğunu bir şekilde gösterir.

Devletlerin eylemlerini evrenselleştiremeyiz, çünkü bu doğru olmayan “doğru”yu yaratabilir ve bu da seçme hakkını ortadan kaldırır. Devletin eylemlerinden ötürü bulunulan iyi davranışlar bireyin kendi niyetinden ziyade dayatılmış bir kodlamanın sonucudur. 

En nihayetinde film gösteriyor ki, Alex devletin uygulamalarına maruz kalmamış olsaydı da önceki davranışlarına geri dönmeyi seçerdi. Film sadece Kant’a ilintili değil, aynı zamanda özgür irade fikrine dair de soruları sunuyor. Tıpkı filmin sonunda Alex’in alaycı ve soğuk ses tonuyla söylediği gibi, “İyileştirilmiştim değil mi?”.

Gözleri Tamamen Kapali (Eyes Wide Shut, 1999, Stanley Kubrick)

Kubrick’in yeterince ilgi görmemiş, değeri anlaşılmamış son filmi, yönetmenin aslında en garip ve en felsefi filmidir. Film Bill (Tom Cruise) adında bir doktorun hikayesini bizlere sunar. Bill, karısının gizli cinsel arzularını ve olası sadakatsizliğini keşfederken kendi bastırılmış arzularını keşfetmeye doğru bir yolculuğa çıkar.

Karısının şu zamana kadar ona sadık kalmasının tek sebebinin, karısına aldatma imkanının hiç sunulmamış olmamış olduğunu öğrenen Bill, evlilik kavramını ve kendi sadakatinin ardındaki sebepleri sorgulamaya başlar. İşi gereği, birçok kadınla oldukça hassas durumlarda çok özel şeyler paylaşmıştır. Ancak, hiçbir zaman baştan çıkarılmamıştır, o sadece işini yapmaktadır. Bill’in hastalarını tedavi etme/iyileştirme görevi onun tutkularından önceliklidir. Bu tamamen Kantçı düşünce yapısıyla uyumludur.

Bill ve Alice kendi davranışlarını ve bunların ardındaki amacı sorgularlar. Filmin sonunda, Bill hiçbir cinsel eyleme izin verilmeyen bir topluluk keşfeder. Evliliğin ya da aşkın tutkuyu yenemeyeceğini anlar ve sadakatin ardındaki mantığı sorgular.

Film oldukça ilginç, çünkü eyleme geçirmediğimiz arzular üzerine bize sorular yöneltiyor ve eyleme geçirildikleri takdirde ne gibi sonuçlar doğurabileceğini sunuyor. Bill etrafındaki dünyaya gözlerini kapalı tutmamalı, çünkü hayatının birtakım yanlış algılar üzerine kurulduğunu yeni yeni fark ediyor.

Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies, 2015, Steven Spielberg)

Tom Hanks’in rol aldığı bu filmde Kant’ın görev anlayışı sorgulanıyor. Bu sorgulama yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı oldukça takdir toplayan soğuk savaş gerilim filmiyle karşımıza çıkıyor. Film, James Donovan (Tom Hanks) tarafından savunulan Sovyet ajanı Rudaolf Abel’in (Mark Rylance) gerçek hikayesini anlatıyor. Donovan’ın Abel’i, adil yargılanabilmesi için sahip olduğu yasal hakkı gerekçesiyle savunma sorumluluğu vardır ve filmde Kant’ın görev anlayışının sorgulanması bu noktada dahil olur.

Kant’a göre bu ahlaken doğru bir eylemdir. Ancak, Dovonan dönemim koşulları gereği birçok zorlukla karşılaşır, bazı yurttaşları Donovan’ınn bu davranışını vatana ihanet olarak yorumlar. Görüyorsunuz ki, Kant’a göre ahlaken doğru olan davranışlar her zaman en basit olan seçim olmayabiliyor.

Büyük Baba (World’s Greatest Dad, 2009, Bobcat Goldthwait)

Bu kara komedi filminde, Robin Williams lisede İngilizce öğretmeni ve aynı zamanda başarısız bir yazar olarak karşımızda. Şımarık oğlu erotik bir deneyim sonucunda kazara boğularak ölünce, ölümünün utanç verici görülmemesi için olaya intihar görüntüsü verir. Bu durum sonrasında, kendi başarısız işlerini oğlunun adıyla yayınlamaya başlar. Böylece, işi ve dolaylı olarak kendisi beğeni toplar.   

Bu gösteriyor ki, koşullar ve amaçlar bazen örtüşmeyebilir. Kant, oğlunun ölümüne intihar süsü vermesinin ahlaken doğru bir davranış olduğuna ikna olabilir (çok net olmamakla beraber, belki de baba kendi itibarını korumaya çalıştı). Ancak Kant için önemli olan niyetin ve sonuçların uyuşmasıdır ve filmde de bu işleniyor. Filmin sonunda Williams gerçeği açığa çıkarır ve bir çeşit katarsise ulaşır.

Yeşil Yol (The Green Mile, 1999, Frank Darabont)

Film, aynı ada sahip Stephen King romanından esinlenilmiştir ve Kant’ın görev anlayışını sorgular. Ölüm cezasına çarptırılmış iyileştirici güçleri olan bir adamın hikayesini izliyoruz.

Gardiyanlar bu durumu keşfettiklerinde, işlerinin gereği olan görevlerini yerine getirmek ile ahlaken doğru olanı yapmak arasında bir çelişkiye düşerler. Kant, ahlaken doğru olanı yapmanın her zaman övünülecek bir şey olması gerektiğini savunurken, film bize gerçekte böyle bir kararı kolay veremeyeceğimizi göstermektedir.

Yazar: Casey Coit
Çeviren: İrem Tanyeli
Kaynak: tasteofcinema

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.