Stanley Kubrick’in Lolita’sını (1962) incelediğim yazıda o versiyonun kendi zamanın bir tutsağı olduğundan ve filmin dayandığı kitabın (Vladimir Nabokov – Lolita) 12 yaşındaki bir kıza aşık olan bir adamla ilgili olduğundan bahsetmiştim. Bu hikaye her açıdan bir pedofili hikayesi… Stanley Kubrick’in bir çok filminin ne kadar fazla cinsellik içerdiği düşünüldüğünde bu şaşırtıcı duyulsa da, onun Lolita versiyonu hikayenin cinsel kısımları açısından kısıtlanmış ve hikayenin gitmek istediği yere gitmek konusunda başarısız olmuştur. Filmin önemli sahnelerinde ekran karartılmış ve Profesör Humbert ile Lolita’nın arasında olanlar seyircinin hayal gücüne bırakılmıştır. Bundan 30 yıl sonra Adrien Lyne Nabokov’un romanının başka bir versiyonunu çekmeye karar verdi. Peki bu versiyon da aynı şekilde kısıtlanmış bir yapım mı oldu, yoksa daha ileri gitmeyi başarabildi mi?

Stanley Kubrick ‘Lolita’ 1962

Lolita, kendisini aniden 15 yaşındaki bir kıza, yani bir çocuğa aşık olmuş bir şekilde bulan Profesör Humbert’ın hikayesidir. Lolita’ya daha yakın olabilmek için annesiyle evlenecek kadar ileriye gitmiştir üstelik! Humbert sapkın düşüncelerini kontrol edebilecek miydi? Yoksa arzuları uğruna daha da mı ileriye gidecekti? Ve bütün bu davranışlarının sonuçları neler olacaktı?

Kubrick’in Lolita versiyonu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Kötü yönetildiğinden, oyunculuk kötü olduğundan veya buna benzer bir sebepten de değil. Sindirmesi zor bir filmdi sadece, o kadar. Kasıtlı olarak yavaş ilerleyen bir filmdi ve yapıldığı zamanın muhafazakar yapısı sebebiyle temasının gerektirdiği yerlere ulaşamamıştı. Fakat performans beni filmin içine çekmeyi başarmıştı ve hikayenin de sürükleyiciliğine kapılmıştım çünkü Humbert ve Lolita’nın sonlarının ne olacağını merak ediyordum, çılgın ilişkileri yürüyecek miydi? Fakat yine de filmi sonuna kadar izlememin en önemli sebebi bir Kubrick filmi olmasıydı, sonuçta ne yaparsam yapayım ölmeden önce bütün Kubrick filmlerini izlemeliydim. Böylece ‘kusur’larına rağmen filmi bir şekilde sevebildim.

Diğer bir taraftan, Adrian Lyne’ın  Lolitası’nı izlemek gerçekten zevk vericiydi. Pedofillerle ilgili hikayeler özel ilgi alanım olduğundan değil, filmin çekiliş biçiminden dolayı. Lyne bu filminde gerçekten güzel görüntüler yakalamayı başarabilmiş. Her sahneyi mükemmel bir biçimde düzenlemiş ve çok güzel mekanlarda çekim yapmış. Ayrıca elindeki oyuncuların en iyi performanslarını dışarı çıkarmayı başarabilmiş. Anlatması zor olan bu hikayenin üstesinden gelmiş, hem de çok estetik bir şekilde. Böyle güzel bir film karşısında Bay Lyne’a şapka çıkarıyorum. Lyne’ın yönetmenlik tarzından gerçekten çok hoşlanıyorum. Her şeyi çok güzel ve mükemmel bir şekilde çekmeyi başarıyor ama aynı zamanda tam da gerektiği anda aksiyona geçmesini biliyor ve sizi filmin içindeymişsiniz, karakterlerleymişsiniz gibi hissettiriyor.  Lolita’nın Humbert’a hoşçakal diyebilmek için koşarak eve dönüp aceleyle merdivenlerden çıktığı bir sahne var. Lolita merdivenleri çıkarken, sahnenin çekiliş biçimi dolayısıyla o anda onunlaymış gibi hissediyorsunuz. Bravo, Bay Lyne. Bu adamın en sevdiğim korku filmlerinden birinin yönetmeni olması hiç de şaşırtıcı değil; Jacob’s Ladder, aynı şekilde görsel açıdan sizi sarsan bir film. Sözüm o ki, Lolita’nın bu versiyonuyla oldukça güzel görüntüler izlemeye hazır olun.

Adrian Lyne ‘Lolita’ 1997

Bu filmin teması oldukça tartışmalı, bazı insanlar filmin pedofiliyi savunduğunu söyleyebilir –ki öyle bir şey yok. Humbert ve Lolita’nın sonu zaten bunu kanıtlıyor. Bu film Humbert ve Lolita’nın tuhaf ilişkilerinin sürekli büyüyen karışıklıklarına daha yakından bakabilmiş. Bir ilişkiyi sürdürmek için önemli olan minik detaylara ve kararlarınız üzerinde oldukça etkili olan o küçük anlara odaklanmış. Ve söylemeliyim ki her şekilde Kubrick’in versiyonundan daha iyi olmuş. Kubrick’in versiyonunda filmin kendi içinde barındırdığı temalardan çekindiği seziliyordu, fakat bu versiyon bütün o temaları kucaklıyor. Humbert’ın Lolita’ya arzuyla baktığını, kafasında çevirdiği sayısız dolapları görüyorsunuz ve bu adamın Lolita’yı kollarının arasında istediği gayet net olarak anlaşılıyor. Ayrıca bu filmde, Lolita biraz daha provokatör bir rol üstlenmiş, Humbert’ın hassas noktalarına oynayan da kendisi çünkü.  Lolita’yı oynayan aktris Dominique Swain bu filmi çektiğinde yalnızca 15 yaşındaydı fakat Adrian Lyne bir dublör sayesinde onun daha erotik sahnelerini çekebilmiş. İllüzyon gayet iyiydi, hakkında okuyana kadar ben farkında varmadım bile. Yine de, seks sahneleri hiç net değillerdi fakat zaten sizi şoke eden şey kafanızdaki fikir. Zaten Jeremy Irons’ın 15 yaşındaki bir kızla öpüşmesini izlemek için burada değiliz, bu film nihayetinde bir ahlak oyunu, en sonunda yapılacak doğru şeyin ne olduğunu keşfetmek istiyoruz. Ve yanlış şeyi yapmayı seçersek, sonuçlarının ne olacağını…

Kubrick’in versiyonunda en sevdiğim şey Peter Seller’ın Claire Quilty performansıydı. Lolita’yı Profesör Humbert’ın pençelerinden “kurtaran” adam. Çılgınca bir performanstı, karakter bir çeşit deli, psikolojik olarak hasar almış biri olarak yansıtılmıştı. Lyne’ın filminde ise bu karakter gerçekten sağlam bir aktör olan Frank Langella tarafından canlandırılmış. Langella, karakterine dair bir iğrenme ve ahlak bozukluğu ortaya koyuyor. Quilty bu filmde çok kısa bir süre için sahnede olsa da şaşırtıcı derece gizemli ve aynı zamanda yoğun bir biçimde isyankar bir his uyandırıyor. Cinsel olarak sapkın bir birey. İğrenilmesi gereken bir karakter, ama mükemmel bir performans!

Her şeyiyle birlikte mükemmel bir film. Filmin etrafını saran tartışmalı tematik öğeler sebebiyle gişede sorun yaşayabilecek bir yapım. Zaten çok kısa bir süreliğine vizyonda kalmış ve sonrasında televizyonda yayınlanmaya başlanmış. Bariz bir şekilde birçok ödül alması gerekirken, filmin hiç Oscar adaylığı olmaması beni çok şaşırttı. Sanırım bu durum akademi üyelerinin ne kadar muhafazakar olduklarını gösteriyor. Bu film en azından sinematografi için aday gösterilmeliydi fakat ne yazık ki o sene akademi tarafından dikkate değer görülmemiş. Sanırım o yıl Titanic “dünyanın kralı” idi ve Lolita bu sebeple tamamen görmezden gelindi. Çok üzücü, çünkü her ne kadar bu filmin tematik öğeleri çok çirkin bir gerçekten bahsediyor olsa da izlemesi gerçekten çok zevkli olan bir film. Gerçek bir sanat eseri.

Çevirmen: Melisa Yağmur Saydı
Kaynak: filmconnoisseur

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.