(Yazının 1. Bölümü vardır.)

Müzik, psikoterapinin de ideal olarak yaptığı gibi duyguları uyarabilir, hisleri ya da hatıratları uyandırabilir. Müzik, çocukluk anılarını hem pozitif hem de travmatik şekilde tetikleyebilir. Rasyonel konuşmanın aksine, müzik bizim entelektüel savunmalarımızı delip geçerek doğruca kim olduğumuzu gösteren kalp ve ruhumuzla konuşur. Müzik irrasyonel dili konuşur ve Freud’un sinir bozucu bir şekilde bulduğu gibi müzik bozulamaz, analiz edilemez, entelektüel ya da mantıklı bir şekilde açıklanamaz. Belki bu yüzden Freud, irrasyonel bir rasyonel olan biliçdışında, müziği son derece rahatsız edici buldu. Freud yani onun egosu, görünüşte güçlü duygusal tepkilerinin kesin doğasını ve sebebini tanımlamadan bir şeyden etkilenmeye müsamaha gösteremezdi. Müziği indirgemeci bir şekilde mekanik psikanalitik merceğe yerleştirerek onun etkileri üzerinde hakimiyet ve kontrol kazanmak olanaksızdı ve bu yüzden Freud müziğin gizemli gücünü son derece tehditkar bulurdu. Onu psikolojik açıdan mücadele etmek için hazırlıksız ve isteksiz olduğu yollara taşıdı. Müzik aşk, Eros (aşk tanrısı), romantizim ve cinsellikle yakından ilişkilidir. Müzik, erotik ilişkilerde aşk için “uygun ortamı oluşturmak” için ve “duyguları harekete geçiren” afrodizyak olarak yaygın bir şekilde kullanılır. Bu bağlamda, Freud’un, çağındaki herhangi birinden daha fazla Eros’u ve insan cinselliğini biliçdışının muhafazakar gölgelerinden çıkarıp günün parlak ışığına getirmesi ve müziğe küçük bir heves göstermesi ilginç görünür. Tam aksine. Garip bir şekilde, Sigmund Freud’un on beş ciltlik Tüm Psikolojik Çalışmalarının Standart Baskısında konu olarak müzikten çok nadir bahsedilmiştir.

Sigmund Freud özü gereği kendini “müzikten anlamayan” ya da “müzik kulağı olmayan” biri olarak müzikten hoşlanmadığı için yalnız olmadığını belirtir. Ama yine de nedenini bilmiyoruz. Oldukça kültürlü, rafine edilmiş Freud müziğin duygusal dilini takdir edemiyor muydu? Freud “ses perdesi farkını algılayamayan” biri miydi? Belki -genel popülasyonun %4-  ırsi amuziya, ton sağırlığı, “dismelodia” ya da “dismusia” olarak bilinen tonal aralığı veya ritmi anlamlı ve / veya alıcının tespit edememesinden açıkçası müzdaripti. Ne müziği takip edebilir ne de müzik kulağı vardır. Bu nedenle, eğitilmiş bir nörolog olan Freud, müziğin gücünü hor görerek veya göz ardı ederek kısmen bu nörolojik yetersizlik veya aşağılıklığı sürekli hatırlatan ve kendisine acı veren müzikten kaçınmaya çalıştı. Belki de müzik konusundaki duyarsızlığı, Freud’un Alfred Adler’in (1870-1937) bu utanç verici “organ aşağılıklığı” olarak nitelendirdiği şeyleri telafi etmeye çalışma şekliydi. İlla herkes bir müzik sever değildir. Platon dâhil bazı filozoflar ve entelektüeller kendi kendilerine düşünemeyenler, konuşamayanlar ve eğlenemeyenler için safi bir eğlence ve oyalama olduğunu savunurdu. Otantik sosyal ilişki yerine, entelektüel tartışma için, gerçek samimiyet için. Bunun için bir gerçek var ki müzik iç gözleme, sessizliğe ve varoluşsal yalnızlığa karşı zorlantılı bir savunma haline gelebilir.

Her müzik sanat değildir. Birçoğu özellikle yeteneksiz, vasıfsız, yavan müzisyenler tarafından bestelenip çalındığında sıradan, sıkıcı ya da tamamıyla kötü olabilmektedir. Örnek olarak kötü karaokeyi ya da Bill Murray gibi komedyenler tarafından paradoleştirilen salon müziği türünü düşünün. En iyi ihtimalle müzik, diğer sanat formlarının çoğundan hisleri ve duyguları daha saf ve güçlü bir şekilde ifade eder. En kötü ihtimalle ise banal, saldırgan, yavan, bayağı, ruhsuz ya da sadece sıkıcı olabilir. Belki de bazen çok boş bir arka plan sesi ya da bugün “asansör” müziği dediğimiz şeyi Freud da çok zevksiz buluyordu. Ancak o zaman bile, müzik dinlemek ve sahneye konulduğunu görmek eğlenceli olabilir. Hatta müzisyenin kendisi için çok daha eğlenceli bile olabilir. Başkaları için ve başkalarıyla birlikte müzik çalmak diğer hiçbir deneyime benzemez. Takım sporu, kişilerarası iletişim ve toplu resim çizme ya da heykel yapmanın birleşimidir. Kendimizi bir müzik aleti aracılığıyla genellikle başka türlü yapamayacağımız şekilde sözsüz olarak ifade etmemizi sağlar. Bu da müziği potansiyel olarak terapötik yapan şeydir. Gerçekten de müzik şamanlar, cadı doktorlar, rahipler ve kötü ruh çıkaranlar tarafından bugün ise profesyoneller tarafından “müzik terapisi” olarak binlerce yıldır psikolojik sıkıntıların iyileştirilmesinde kullanılmaktadır. (Bkz. Örneğin, Wikipedia’dan müzik terapisinin kısa anlatımı.)

Müzik insan iletişimin ve kendini ifade etmenin en eski zamanlardan beri uygulandığı arketipik ve ilkel aracıdır. Çoğumuz, doğuştan müziksever olma kapasitesiyle doğarız. Davul benzeri enstrümanlarla çalınan ritim, en eski ve en ilkel müzik biçimi olabilir. Bu bizim kanımızda DNA’ımızın derinliklerinde var. Her kültür, bir çeşit müzik yapar. Bu trajedi, kayıp, sevgi, sevinç, huzur, terör, savaş ve öfke esin kaynağı olabilir. Müzik -en yüksek mevkide- genel olarak sanat gibidir. Franz Kafka der ki: “İçimizdeki donmuş deniz için bir balta olmalı.” Bu en iyi müziğin yapabileceği şeydir ve müzik diğer sanat formlarından bunu daha iyi yapar. Belki de Freud bu özgürleştirici baltadan korkuyordu. Belki içindeki duygularının donmuş denizinin serbestçe akmasını ve potansiyel olarak durdurulamayacak bir tsunami korkusuyla egosunun su baskınını engellemeye çabaladı. Eğer öyleyse bu kesinlikle kendi psikanalitik inancına karşı görünüyor. Bilinçdışını bilinç yapmak, yine de bu görev her zaman entelektüel olarak gerçekleştirilemez. Ancak Freud’un bakış açısı Carl Jung’la karşılaştırıldığında biliçdışına, irrasyonele, kadınsıya olan görüşü nispeten Jung’a göre daha olumsuzdur. Aslında Freud esas olarak yazdıklarında konuyu görmezden gelmesine rağmen Jung’un (1956) bunu hissettiği sanılmaktadır “Müzik her analizin zorunlu parçası olmalıdır. Müzik hastalarımızla sadece bazen analitik çalışmalarımızla ulaşabildiğimiz derin arketipik malzemeye ulaşır.” Müzik psikoterapinin yerine geçebilir mi? Pek sanmıyorum. Ama müzik bizi konuşma terapisinin götüremediği yerlere götürür. Ve bu hem dinleyen hem de yaratıcı (müzisyen) için derin duygusal bir katarsis sağlar. Ve müzik ve diğer dışavurumcu sanat biçimlerini yaratma ve takdir etme kapasitesinin psikoterapiyi yalnızca tamamlayabileceğini değil, ama bazıları için, tedavi bittikten sonra en iyi terapi olabileceğini iddia ediyorum.

Son olarak, Freud’un meşhur antipatisi sadece müzik için değil, aynı zamanda din ve maneviyatlar için de geçerli olduğu ciddi olarak düşünülmelidir. Bunlar bağlantılı mıdır? Bence öyle. Çünkü müzik uzun süredir maneviyatla, dinle yani bilimin antiteziyle bağlantılıdır. Bu yüzden müzik maneviyatı, esrarengiz, üstün, tarifsiz, müthiş olanı uyandırır ki müzik bin yıllık dönem boyunca Yahudilik, Budizm, Hinduizm ve Hristiyanlık vb. dinlerde şaman ritüellerin, ibadet ve dinsel seremonilerin tamamlayıcı bir parçası olmuştur. Freud bu kendi irrasyonel tarafını, daha mistik, manevi eğilimlerini ve dindarlığını inkar etti ve Jung’un bu tür ezoterik ve “esrarengiz” konulara olan hayranlığını reddedip,  kendisinin safi rasyonel bir bilim olan psikanalizinden onu inatla uzak tutmak için savaştı. Fakat Jung haklı olarak belirtiği gibi, bilincimizin dışına çıkmaya çalıştıkça kişiliğimiz kaçınılmaz olarak “gölge”nin bir parçası haline gelir. Freud’un bir çok hastasın bastırılmış cinselliği gibi, Freud’un kendi bastırılmış maneviyatı, müziğin de dahil olduğu “irrasyonel” takıntılı düşünceler ve korkularla kendini ifade edebilir. Freud’un müziğin manevi gücünden korkmasını, kendi içindeki maneviyattan korkmasıyla açıklayabiliriz. Bilimin kutsal adı adına kendi psişesinden ve psikanalizden maneviyatı tamamen aforoz ederek Sigmund Freud, müziğin esrarlı sihri ve görkemiyle olan potansiyel ilişkisini feda etmiştir. Fakat zaten büyük bir zekânın daima bedeli vardır.

Yazar: Stephen A. Diamond, Ph.D. Los Angeles’ta doktora dereceli klinik ve adli psikolog.
Çeviri: Hazal Gülce Güleç
Kaynak:  psychologytoday

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.