Narsisizm ve Antisosyal kişilik arasındaki bağlantı nedir?

Narsisistik Kişilik Bozukluğu (NKB) ve Antisosyal Kişilik bozukluğu (AKB) birbirinden tamamen ayrı iki ruhsal bozukluktur ve genellikle klinisyenler tarafından birbirlerine bağlı olarak teşhis edilmezler. Bununla beraber, günümüzde pek çok ruhsal sağlık çalışanı AKB’nin narsisistik, NKB’nin bazen antisosyal veya sosyopat nitelikler taşıyabileceği görüşündedir. Bu kişilerin narsisistik özellikler taşıyan ‘antisosyal kişilik’ veya antisosyal özellikler taşıyan ‘narsisistik kişilik’ teşhisiyle tanımlanmaları yaygındır. Ve görünene göre bu kombinasyonun oluşumu yükselmekte. Bu sebepten iki rahatsızlığı da kapsayan yeni bir Antisosyal/Narsisistik Kişilik tanısı yaratılması önerisini getiriyorum; öyle ki bu tanıda iki kişiliğin de kriterleri bütünüyle karşılanmıyor, semptom ve davranışlar birleşip iç içe geçince aldatıcı şekilde yıkıcı, tehlikeli ve hatta bazen ölümcül bir karakter bozukluğu ortaya çıkıyor. Ben patolojik narsisizm ve sosyopati arasındaki bağlantıyı ifade etmek amacıyla bu ürkütücü durumu psikopatik narsisizm diye isimlendiriyorum. Fakat NKB ve AKB’nin bu hain kesişiminin gerçek doğası ve etiyolojisi nedir?

Öncelikle Narsisistik Kişilik Bozukluğunu hatırlamamız iyi olur. NKB tanımsal olarak diğer herhangi ruhsal bir bozukluk veya belirgin bir psikopataloji gibi a) istatistiksel olarak normdan sapmış, b) klinik olarak ‘üzüntü, özürlülük veya engellilik, veya belirgin şekilde kendine ve/veya başkalarına olumsuz sonuçlar doğurma riski taşıyan’ olarak tanımlanmış olmak zorundadır. Depresyon veya endişe içeren diğer ruhsal bozukluklardan farklı olarak, örneğin Narsisistik Kişilik Bozukluğu (veya Antisosyal Kişilik Bozukluğu) gibi kişilik bozukluklarının egodistonik öznel bir rahatsızlık olarak karakterize edilmesi zulüm, sözlü taciz, manipülasyon, kandırma ve daha uç örneklerde fiziksel şiddet gibi başkalarına acı çektirmeye yönelik bir rahatsızlık olarak karakterize edilmesine oranla daha nadirdir. (Benim klinik deneyimlerime göre, narsisist kişi bilinçsizce çocukken açılmış yaralarının acısını çekmektedir ve en nihayetinde narsisistik savunmalarının sonucunda kurduğu kişisel ilişkiler de olumsuz etkilenir ve tehlikeye girer. Patolojik bir narsisistin terapi arayışına girmesi, çoklukla ancak en kritik noktaya geldiğinde gerçekleşir.)

Bunları söylemekle beraber, günümüze özgü ve her yere nüfuz etmiş olan narsisizmin her birimizin içinde farklı ölçülerde var olduğu da bir gerçektir. Özgüven, güven, önemli hissetme ve benzeri konular açısından yaşamımızı sürdürmek için hepimizin bir parça sağlıklı narsisizme ihtiyacı vardır. Ve aynı zamanda yine çoğumuz bir ölçüde patolojik veya nevrotik narsisizmden muzdaripiz. Örneğin çoğu yıkıcı öfke, kırıp geçme ve şiddet, cinsiyetler arasındaki nefret ve kolektif Amerikan aklını kuşatmış tüm politik uygunsuzluklar patolojik narsisizmden kaynaklanır. Sosyolog Christopher Lasch’ın 40 yıl önce öne sürdüğü gibi, giderek artan bir ‘narsisizm kültürü’nde yaşıyoruz ve bu kültürün ister iş dünyasında, ister eğlence endüstrisinde veya politik arenasında narsisizm idealize ediliyor, tapınılıyor, özeniliyor ve ödüllendiriliyor. Bu ve diğer sebeplerden dolayı azımsanmayacak ölçüde olan ve giderek artan ebeveynlikteki narsisist eğilim de buna dahil. Geçtiğimiz birkaç on yılda Amerikan kültüründe narsisizm üzücü bir şekilde normalleştirildi. Narsisist ebeveynlerin çocukları da narsisist olmaya yatkınlaştılar: bu yatkınlığın nedeni de genetik miras rol oynayabilmesine karşın illa ki genetik eğilimleri değil, anne-babaların narsisistik ebeveynlik tarzı.

Freud’un narsisizmle ilgili orijinal görüşlerini biraz değiştirip genişleten psikanalist Heins Kohut, patolojik narsisizmin, Ödipal öncesi gelişimde normalin sona ermesi veya çarpıtılması olduğunu söyler. Bu evrede bebeğin doğal, sağlıklı, ilkel veya ‘birincil narsisizm’i yetersiz veya empatiden yoksun olarak bebeğin asıl bakıcısı—yani çoğu durumda ebeveynler, fakat özellikle anne tarafından ‘aynalanır’. Bu ‘narsisistik yaralanma’ denen şey ya da öfke, çözülememiş bebeklik narsisizminin nevrotik olarak çocukluk, ergenlik ve yetişkinliğe taşması ile sonuçlanır. Böylece çocukken asla yeterli ifade edilmemiş veya doyurulmasına müsaade edilmemiş ya da şımartılmış ve iyi yönetilemeyip öyle sosyalleşmiş, o yüzden de asla yok olmamış olan narsisizm, yetişkinlerde ‘sağlıklı’ bir şekilde ortaya çıkabilir. Bu anlamda patolojik olarak narsisist kişilerin hırçın, kendi istediğini yaptırmak veya elde etmek için bıktırıcı, yalan söyleyen veya hileler yapan tavırları, şımarık veya reddedilmiş kız/erkek çocuklarınkine benzer. Ya da yoğun yaşanan incitilme, reddedilme veya yeniden terk edilme korkusuna da benzetilebilir. Gerçekten de klinik terim olan narsisizmin ismini aldığı mitik karakter genç Narcissus’un kendisine olan ölümcül ilgisi, başkalarının düşmanca veya agresif dışlamalarından kaynaklanan potansiyel reddedilmeleri savuşturmak için tasarlanmıştır. Bu nevrotik narsisizmin kadınlarda ve erkeklerdeki kendini gösterişi bir parça farklılık gösterebilir.

Bilinç veya bilinçdışının güç için verdiği mücadeleye değinmeden patolojik narsisizmle ilgili anlamlı sözler söylemek imkansıza yakındır. (Hayatta hepimiz bir parça güç ve kontrol hissi arayışındayızdır, fakat narsisistik kişilik buna aşırı ihtiyaç duyarlar ve bu ihtiyaç ile tüketilir, ele geçirilir ve yönlendirilir.) Antisosyal kişilik bozukluğunda sıkça görüldüğü üzere, narsisistik kişilik bozukluğu nedeniyle acı çeken (veya başkalarına çektiren demek daha yerinde olur) kişiler, kurnazca yollarla başkaları üzerinde güç ve kontrol elde etme çabasındadır. Bununla beraber bu güç güdülenmesi, kökü çocukluğa dayanan, yoğun bir güçsüzlükle baş etme ihtiyacından kaynaklanır ve oldukça zorlayıcı ve acımasız olabilir. Bu patolojik güç arayışı geniş bir davranış spektrumuyla ifade edilebilir: Küçük kardeşle acımasızca alay etmek veya ona fiziksel şiddet uygulamaktan böceklere veya evcil hayvanlara fiziksel acı çektirmeye; adam kaçırma, işkence, cinsel taciz ve masum kurbanların psikopatlarca korkunç şekilde öldürülmesine kadar uzanan bir spektrumdur bu. Böyle kişiler güç arayışına girer ve sanayi, akademi veya politikada istedikleri gücü elde ederlerse, özellikle patolojik narsisistik ve güce-aç kişilerde ‘mutlak güç mutlaka yozlaştırdığı’ için, doğacak sonuçlar katastrofik olabilir. Fakat aynı acımasızlık, sadizm, zalimlik ve güç sahibi olmak duyulan aşırı arzu dar kafalı psikopatik narsisistlerin gündelik hayatında tüketicidir ve etki alanı içindeki kişilere hasar verip acı çekmelerine sebep olur. 

Tahminen, başkalarını yönetmek veya bunun güç ve statüsünü faydalanmak isteyen çoğu bireyin, örneğin kült liderlerin, CEO’ların veya politikacıların davranışlarının kaynağı en azından bir parça da olsa, çoğu bilinçaltından gelen ‘narsisistik erzaklar’ için duydukları ihtiyaçtır.  İlgi için. Hayranlık için. Tapılmak için. Saygı için. Sevgi için. Hepimizin bunlara biraz ihtiyacı vardır. Fakat narsisist kişi için bu kesintisiz bir ihtiyaçtır ve onu duyurma güdüsü sonsuz, doyumsuz ve süreklidir. Asla yetinmez ve bu yüzden hep daha fazla övgü, şöhret, hayranlık, güç ve tanınma arayışındadır. Bu yoğun ihtiyacın giderilmesi sürekli karşılıksız kalıyorsa, çoğu suç faili örneğinde olduğu gibi kitlesel öldürme, bombalama, terörizme ve topluma başka çeşitlerdeki şiddet saldırıları ortaya çıkar ve ihtiyaç ‘itibar için şeytani öfke’ye dönüşür. Narsisistik erzak elde etmek için olumlu bir yol bulamayan böyle bireyler için, tüm dünyanın gözünde bu itibar ve önem hissini kazanmak adına yapabileceklerinin sınırı yoktur. Nevrotik ihtiyaçlarını şöhret kazanarak yapıcı şekilde karşılayamadıklarında, alçaklığın ucuz fakat tatminkar hedefine razı olurlar.

Herkesçe tanınan Adolf Hitler veya Joseph Stalin gibi politikacıların, O.J. Simpson gibi tanınmış kişilerin, Jim Jones veya David Koresh gibi kült liderlerin veya Charles Manson gibi kötü şöhretli suçluların uzaktan teşhisi uzmanlar için bile karışık bir iştir. Örneğin Usame Bin Ladin gibi gölgeli, gizemli ve yakalanması zor gibi bir figürün (artık hayatta değil) incelenmesinin veya profilinin çizilmesinin de eşit derece zor olduğu açıktır. Yine de, International Society of Political Psychology’nin 2002 yılında gerçekleşen 25. Yıl toplantısında, Minnesota St. John’s Üniversitesi’nden Doçent Dr. Aubrey Immelman tam da bunu yapmıştır. Immelman, Bin Ladin’in bilinen biyografik bilgilerini Millon Teşhis Kriterleri Envanteri (Millon Inventory of Diagnostic Criteria, MIDC)’nin ikinci sürümüne bir kişilik profili olarak girmiştir. Bundan ‘Bin Ladin’in iç içe geçmiş Hırslı ve Korkusuz kişilik kalıpları, Milon’un ‘ahlaksız narsist’ sendromunun varlığını öneriyor’ sonucunu çıkarmıştır. Bu karma karakter karmaşası, narsisistin kibirli kendine-değer duygusunu, başkalarının iyiliğine karşı istismarcı umarsızlığını ve itibar görmek için devasa beklentisini, anti-sosyal kişiliğin itibarını abartması, sosyal vicdan yoksunluğu ve başkalarının haklarına saygısızlıkla birleştirir. Başka bir yerde Immelman, Usame Bin Ladin’e CIA’in meşhur profil uzmanı Psikiyatrist Dr. Jerrold Post’un yaptığı gibi ‘habis narsisist’ teşhisi koymuştur. Bu terim, Psikanalist Otto Kemberg’in çekirdek bileşenleri patolojik narsisizm, antisosyal belirtiler, paranoyak belirtiler ve yıkıcı öfke olan ‘habis narsisizm’ konseptinden temellenir.

O zaman patolojik narsisizm hangi noktada sadece habis değil, aynı zamanda da sosyopatik olur? Tanım olarak, sosyopati veya Antisosyal Kişilik Bozukluğu derine işleyen, en azından on beş yaşından itibaren devamlı olarak başkalarının haklarını bilerek ihlal eden ve yok sayan bir kalıp olarak telaffuz edilir (DSM-5). Ek olarak, günümüzdeki teşhis kriterleri ‘tutuklamaya sebebiyet verecek, tekrarlayan yasal davranışlar çerçevesinde sosyal normlara uyumsuzluk’, ‘hilekarlık’, ‘kendisinin veya başkalarının güvenliğini umarsızca hiçe sayma’, ve belki de en çok söylenen ‘incitmekten, yanlış davranışlardan veya çalmaktan pişmanlık duymamak’tır. Güçlü bir vicdan duygusu yoktur. Ayrıca Amerikan Psikiyatri Derneği’nin teşhis kılavuzunda belirtildiği gibi sosyopat ve psikopatlığın silahsızlandıran, ‘aşırı fikir sahibi, kendinden emin veya ukala’lığından ileri gelen bir çekiciliği olabilir. Kişinin geçmişine bakıldığında genellikle çabuk sinirlenme, öfke, asilik ve sözlü ve fiziksel saldırganlık görülür. (Çocuklarda ve yetişkinlerde bu problemli davranış kalıbı, on sekiz yaştan sonra Antisosyal Kişilik Bozukluğu teşhisinin önkoşulu olan Davranış Bozukluğu’nda açıkça ispatlanabilir). Yasadışı veya yıkıcı olan kronik bir davranış kalıbının pişman olmamak veya ilgili başka bir duygu yoksunluğu birleştiğini gördüğümüz zaman, en azından biz profesyonellerin ‘antisosyal belirtiler’ diye isimlendirdiği şeye şahit olmamız muhtemeldir.

Antisosyal Kişilik Bozukluğu – sosyopati, psikopati veya disosyal kişilik olarak da isimlendirilir—genellikle çocukluktan itibaren kronik ve patolojik bir öfke, isyan ve başkalarına kin duymayı içerir. Başka bir yerde önerdiğim üzere, antisosyal kişilik bozukluğu özünde bir öfke bozukluğudur. Sosyopati aileye, kültüre, dünyaya, kadere, alın yazısına, Tanrıya, gerçekliğe ve aslında hayatın kendisine karşı derinlere işlemiş bir düşmanlığın etrafında merkezlenir. Bu kişiler becerilerini çocukluktan itibaren geliştirip bilemiş usta aktörlerdir. Narsisistik Kişilik bozukluğu gibi, derinlerdeki yaralı asıl kişiliklerini Winnicott’un isimlendirdiği gibi ‘yanlış benliklerinin ardına’ gizlemeyi öğrenmişlerdir. Dünyanın bu denli hasarlı ve tehlikeli bireylerde gördüğü şey, aşırı derecede katılaşmış, savunmacı bir personadır. Persona, Jung’un antikçağ Yunan tiyatrosunda dramatik maskeler takan aktörlerden esinlenerek kullandığı pragmatik bir terimdir.  Dikkatle inşa edilen ve titizlikle korunan yanlış benliğin ardında öfkeli, yaralı ve depresif bir gerçek benlik gizlidir.

Uzunca bir süre anti-sosyal kişiliğin –psikopatın—suç işledikten sonra gerçek bir vicdan azabı veya suçluluk duygusu çekmemesi genetik bir anormallik veya süper egonun yetersizliği olarak kabul edildi. Ama bence sosyopatik vicdan—uzun zamandır inkâr edilmiş ve soyutlanmış gerçek benliğe ait derinlerdeki duygular gibi—hala mevcuttur, fakat bu duygular savunmacı yanlış benliğin kalın ve soğuk buz tabakasının derinliklerde donup kalmıştır. Bazı sanıkların şeytani emellerinde ve bu emellerin korkunç sonuçlarında hiç istiflerini bozmamaları bu sebeptendir. Onları bu kadar çekici, karizmatik, şeytani bir ikna ediciliğe sahip birer sanatçı, manipülatör, yalancı ve bazı durumlarda da soğukkanlı bir katil yapan tam da budur.

Narsisistik ve antisosyal kişilik bozukluğu arasındaki birincil fark her zaman için bir ölçü düzeyindedir. Patolojik narsisizm genellikle anti-sosyal eğilimler içerir. Sosyopati tipik olarak narsisistliğe meyillidir. Bu iki zehirli kişilik bozukluğunun teşhisindeki sınır en fazla flu olabilir. Anti-sosyal kişilik bozukluğu rahatsızlığı olanların – özelikle birincil psikopat olarak tanımlanan kişilerin- aşırı uç bir uyarıcı arayışında oldukları ve tecrübe ile öğreniyor gözükmedikleri öne sürülmüş ve araştırmalarla doğrulanmıştır. Muhtemelen temeldeki kronik depresyonla baş edebilmek veya herhangi bir şey hissedebilmek için adrenaline bağımlı gibi ve duygularından kopuklardır; hapiste geçen süre gibi normalde acı dolu olan tecrübeler de onları kötü davranışlarından vazgeçirmez.

Antisosyal Kişilik Bozukluğu patolojik narsisizmi en uç ve yıkıcı şekliyle temsil eder. Narsisistik hak-kazanımı, hem narsisistik hem de antisosyal kişilik bozukluğunun karakteristik özelliğidir. Antisosyal Kişilik Bozukluğu durumunda kandırıcı, manipülatif, yıkıcı ve agresif davranışlar, davranışta bulunan kişinin bilinçdışından kendi çocukluğunda yaşadığı korku, reddedilme, kurban edilme, incinme, dehşet, terkedilme ve ihanete uğrama hissini başkalarına da yaşatma amacına hizmet eder. Tecavüzcü, dikizci, seri katil: Davranışlarıyla yargılayarak, her üç suçlunun da görünüşte bilinçli şekilde başkalarının hayatına davetsizce dahil olabileceklerine ve kendi narsisistik ihtiyaçları için başkalarını bencilce istismar edebileceklerine dair mutlak bir inancı var. Fakat gerçekte, bu görüş bir dereceye kadar bilinçli bir farkındalık olduğunu farz eder ki çoğu durumda böyle bir farkındalık mevcut değildir. Bununla beraber, bu kişiler belirgin bir şekilde empatiden yoksun olma özelliğini paylaşırlar; başkalarının duygularını veya ihtiyaçlarını paylaşamaz ya da paylaşmak istemez ve kendilerini bu kişilerin yerine koymazlar. Bu denli insanlık dışı, neredeyse canavarca tavırlar ve eylemler, ağırlıklı olarak bu kişilerin telafi edici abartıları ve kendi duygularından şizofrenimsi kopukluğunun birleşiminden kaynaklanır.

Aslında ‘narsisistik hak-kazanımı’, biraz farklı sebeplerden de olsa hem narsisistik hem de anti-sosyal kişilik bozukluğunun karakteristik özelliğidir: Charles Manson gibi sosyopatlar için hak-kazanım hissi, böylesine reddedici olduğu için dünyanın onlara borçlu olduğu düşüncesinden; diğer tarafta narsisistik kişinin hak-kazanımı hissi de çoğunlukla görkemli, üstün ve özel olmanın telafi edici duygularından doğar. Özellikle sosyopatide tipik olarak suçluluk ve vicdan duyguları noksandır. Ve her ikisinde de ortak olarak belirgin şekilde etrafındakilerle empati kuramama, başkalarının ihtiyaç veya duygularına yüzeysel bir ölçünün ötesinde şefkat göster(e)meme mevcuttur. Jodi Arias, Joran Van Der Sloot, O.J. Simpson, Drew Paterse ve diğer birçok sanığın büyük narsisizmi, bu kişileri üstün bir zekaya sahip olduklarına, bu yüzden de sistemi alt edebileceklerine ikna eder. Onların zekalarına ilişkin bu narsisistik görkem, (benim tecrübelerime göre abartılan ve illa standart zeka testleri ile eşit tutulması gerekmeyen) Jodi’nin davadan önce kibirli ve tepeden bakan görüntüsüyle bulunduğu ‘hiçbir jüri beni asla mahkum etmez’ beyanında da görülür. Aynı şekilde van der Sloot’un rapor edilen kompülsif kumarbazlığı da onun tek başına tüm kumarhane sistemini devirebileceğine dair şatafatlı, narsisistik aşırı kendine-güvenini yansıtır.

Yüzünü-korumak patolojik narsisizmin temel özelliklerinden biridir: Her ne pahasına olursa olsun halkın gözündeki personalarını koruyup sürdürmek için kararlaştırılmış, bazen kendini kaybetmişçesine, ciddi bir efor harcarlar. C.G. Jung’un gözlemlediği gibi, hepimizin bir personaya ihtiyacı vardır fakat personamızla gereğinden fazla özdeşleşirsek ve iş tek taraflı hale gelir, dengesizleşir ve katılaşırsa problemler belirmeye başlar. Patolojik narsisizmde olan şey tam olarak şudur: Persona- sadece dış dünyaya göstermeye çalıştığımız şeyden ziyade, kendimizi görmek istediğimiz halimize—gizleyici ve telafi edici, sığ bir ‘yanlış benliğe’, Jung’un gölge dediği şeye dönüşmüştür. Hepimizin kişiliğinde reddettiği, inkar ettiği, sosyal ve ahlaki olarak kabul edilemez bulduğu, ayıplanacak, şeytani veya tehlikeli bir gölgesi, karanlık, bilinçdışı negatif (veya bazen bastırılmış olumlu) bir tarafı vardır: Cinsellik, agresyon, aşağılık hissi, hassasiyet, aşk, sağlıklı narsisizm ve güç arzusu buna örnektir. Patolojik narsisizmde bu şatafatlı persona, aşağılık duygusunun bastırılmış hislerini, hassasiyeti, güçsüzlüğü, küçüklüğü, muhtaçlığı telafi eder ve personanın korunması, sürdürülmesi ve tüm zorluklara karşı savunulması gerekir.  

Bu tarz kompülsif yüz-koruma, narsisistik persona dışarıdan veya içeriden bir tehdit hissettiğinde abartı, gizleme, müdahale veya gerçeklerden uzaklaşma, yalan söyleme, uydurma, kaçamak cevap verme veya sınırsız yalan söyleme formunu alır. Bazı durumlarda, bu incelikli uydurmalar, yalanlar ve kendini kandırma neredeyse hayali ve bu yüzden de yarı-psikozlu oranlara ulaşabilir ve kişi kendine hizmet eden yanlış benliğinin doğruluğuna ve gerçekliğine tamamen ikna olmuş haldedir. Bu ağır patolojik veya psikopatik narsisizmin en sonunda ahlaksız, etik dışı, uygunsuz veya cezai davranışlara ittiği kişilerde, yalan söylemeye en az kendini ‘kanundan üstün’ veya daha akıllı görmek suretiyle bu kötücül eylemlerin sorumluğunu almayı reddetmek yasal veya olumsuz sonuçlarından kaçmak kadar sık rastlanır. Psikopatik narsisizmce, patolojik narsisizm çizgiyi aşarak antisosyal davranış veya sosyopatiye girer.

Teşhis için gerekli kriterlerden biri olarak görülmese de, hem narsisizm hem de sosyopatinin diğer çekirdek özelliklerinden biri paranoyadır. Bununla beraber, psikopatik narsisizm rahatsızlığı olan bireyler kendilerini (bazen derinlere nüfuz etmiş çocukluk travmalarına bağlı olarak) toplum ve otoritenin kurbanı hissederler ve öfkeyle hala ‘kendisinin peşinde’ olduğuna inandıkları dünyaya çatarlar. Bu temelde yatan paranoya Kuruntulu Rahatsızlık veya Paranoyak Şizofrenide olduğu gibi çok göze çarpmayabilir, yaygın olabilir, sistematik, kişiliğin şiddetli ve kronik bir yanı olabilir, yoğun stres altında bazen psikozlu boyutlara ulaşabilir. Paranoyak kuruntu, tanım olarak psikopatik bir semptomdur: Sabit, yanlış, irrasyonel,  tarafsız içgüdüsel gerçeklikle uyumlu olmayan, şiddetle özdeş bir kanıdır. Kendini aldatmanın son noktasıdır ve bazen kolektif bir psikoz şeklinde paranoyaya çok yakın olan ve boyun eğmiş kişiler tarafından benimsenebilir.

Teşhis ve değerlendirme açısından sormamız gereken kritik soru şudur: Kişinin narsisizmi patolojik mi, eğer öyle ise, ne derecede? Sosyopatın alanına girip yönünü değiştiriyor mu? Hatta olası şekilde belki psikozun yönünü? Kişinin narsisistik kırılganlığı, aşırı duyarlılığı ve bundan sebeplenen tepkisel narsisistik öfkesi kişiyi ani, savunmacı, kindar, aşağılık, intikam almak isteyen konuşmalar veya eylemlerde bulunmaya itiyor mu? Ya da kişi temel bir empati yoksunluğu yüzünden mağdur oluyor mu ve başkalarını mağdur olmaya zorluyor mu? Başkalarının gerçeğini veya duygularını anlamakta, onlarla kendini özdeşleştirmekte isteksiz veya beceriksiz mi? Çok kibirli, gösterişli, kendine-odaklı, veya kişilerarası ilişkilerde istismarcı ve kendi bencil isteklerine ulaşmak için başkalarından mı faydalanıyor? Bu durum onun olgun, ölçülü, rasyonel değerlendirme ve karar vermesine zarar verme potansiyelinde mi? Stres altındayken veya bir provokasyon karışışında, bir parça  aşağılanma veya duygusal yaralanma karşısında kişi mantıklı ve rasyonel bir yetişkin kalabiliyor mu, yoksa geçici olarak narsisistik olarak yaralı, öfkeli, hırçın, irrasyonel küçük bir kız veya erkek çocuğuna dönüşüp, düşman olarak algıladığı kişiye ilkel, kin ve öfke dolu bir şekilde intikam almak için ani bir saldırıya mı geçiyor?

Temelde insani olmakla beraber, Narsisistik Kişilik Bozukluğunda çok abartılı tepki belki de en büyük tehlikeyi oluşturur. Narsisistik görkem, dürtüsellik, yetkinlik hissi, empati yoksunluğu ve vicdan yetersizliği, algılanan aşağılama ve tehditler karşısında yükselmeye meyilli narsisistik öfke ve katı intikam ve öç isteği ile birleştiğinde kişide paranoyak bir dünya görüşü gelişmesine sebep olur. Patolojik narsisizmin sosyopatiye dönüşebileceği ve de sinsice dönüştüğü nokta tam da budur. Sosyopatik narsisist, patolojik ben-merkezci ve kendini kandırmanın taraflı ve çarpıtılmış merceğinden gördüğü ve anlamlandırdığı şekliyle, gerçeğin kendi versiyonunu veya Weltanschauung’unu (dünya görüşünü) yaratır ve sürdürür. Elbette hepimiz bir dereceye kadar kendimizi aldatırız. Gerçeklik narsistin gösterişi ve şişirilmiş öz-imajına uydurulur ve etrafındakilere de gerçeği aynı şekilde algılaması için baskı yapılır. Bazı vakalarda nevroz çizgisini aşıp psikoza geçerek, gerçeğin saptırılması sanrı ve yanılgı dolu olabilir.

Bu tartışmada narsisizmin problemleri, sosyopati ve kötülük arasındaki karşılıklı ilişki çok önemlidir. Yüzleşmesi en korkutucu olan gerçek belki de doğru veya yanlış koşullar oluştuğunda, kötücül eylemlerin potansiyel olarak herkes tarafından gerçekleştirilebilmesidir. (Hatırlayın, örneğin, Milgram ve Zimbardo’nun insanı kendine getiren bu gerçeği gösteren klasik psikoloji deneyleri vardı. Aynı şekilde Yahudi Soykırımı sırasında sıradan Alman vatandaşlarının gösterdiği zulüm de göz ardı edilmişti. Bu olguyu Hannah Arendt ‘kötülüğün banalliği’ olarak isimlendirmişti.) Hepimiz barındırdığı doğuştan gelen bir kötülük kapasitesi vardır. Fakat açıklamaya gerek olmayan sebeplerden bu rahatsız edici gerçeği inkar eder, bunun yerine bu sözde gölgeyi, bu kötülük potansiyelinin varlığını bilinçli olarak kendimizde kabullenmek yerine bilinçdışı olarak başkalarına yansıtmayı seçeriz- şeytan, politik rakipler veya partiler, akımlar, gruplar, yabancı hükümetler, teröristler, göçmenler, azınlıklar, dinler, kadınlar veya erkekler gibi. Bazıları için bilinçli olarak seçilmiş ahlaklı, dini-bütün veya spritüel bir persona bilinçaltındaki tehlikeli karanlık tarafımızı maskelemeye yarayabilirken, bazılarında kendini keşfedilirse örtbas ya da inkar edilmesi gereken cinsel söylemler veya kirli politik oyunlar gibi çeşitli yıkıcı şekillerde gösterebilir. Ya da çok daha kötüsü de olabilir.

Narsisistik ve sosyopatik bireylerde görülen bir diğer çarpıcı benzerlik, her ikisinin de üstün kurnaz ve doğuştan gelen zekalarıdır. Kendilerine hizmet edecek şekilde başkalarını kandırma ve manipüle etme becerisi, sosyopatinin karakteristik özelliklerinden biri ve altında yatan yoğun patolojik narsisizmin ifadesidir. Cinayet suçundan hüküm giymiş Joran van der Sloot’un hapishanede yapılan herkese erişimine açık psikolojik değerlendirmesi de şuna işaret ediyor: Benim sosyopatik narsisizm diye isimlendirdiğim rahatsızlıktan muzdarip olan ve başkalarına da bu sebepten acı çektiren kişi, güçlü bir yetişkinin bedeninde var olan ve temelde olgunlaşmamış, bencil, ben-odaklı, alıngan ve öfkeli bir çocuktur. Ebeveynlerine kızgınlardır, otoriteye kızgınlardır, Tanrı’ya kızgınlardır, hayata kızgınlardır, istismar edilmiş, duyguları yaralanmış, yoksunluk çekmiş, üzerlerine titrenmiş, şımartılmış, terk edilmiş veya çeşitli şekillerde ihmal edilmişlerdir –bazısı çok, bazısı daha az-ve hala acı bir şekilde hayata ve başkalarına saldırırlar. Topluma saldırırlar. Otoriteye saldırırlar.  Kara Şövalye (The Dark Knight, 2008) filminde Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker karakteri gibi, sosyopatlar kaosun tohumlarını eker ve geriye yıkım bırakırlar. Karşınızda bir yetişkinin vücudunda yaşayan,  kızmış, dürtüselliğini kontrol etmekte zorlanan, her istediğini yapma özgürlüğüne, gücüne ve kaynaklara sahip beş veya on yaşındaki ruha sahip biri varsa, en korkunç şeyleri yapabilecek dünya liderlerinden bahsediyorsak katastrofik kötü eylemlerde bulunabilecek, aşırı derecede tehlikeli biriyle karşı karşıyasınızdır. Böylesine kızgın, intikamcı, dünyadan nefret eden, fırsatçı, dürtüsel ve bazen yağmacı insanlar dünyayı kendi oyun alanları olarak görür, ve bazıları için oradaki herkes onların bir sonraki potansiyel kurbanı veya ele geçireceği şeydir. Çok kişinin katliamından hüküm giymiş, böyle kötücül veya antisosyal eğilimleri olan Charles Manson şöyle demiştir: ‘Ben hala beş yaşında bir çocuğum’.

Jodi Arias veya Joran van der Sloot gibi vahşi suçlular şımarık, arsız çocuklarsa, kendine odaklı, manipülatif, narsisistik bireyler olarak yetişip en sonunda eli kanlı katillere dönüştülerse, onları böyle yapan nedir? Van der Sloot’un durumuna bakarsak ayrıcalıklı, korunaklı ve her şeye olanak tanıyan yetiştirilişi onun psikolojik problemlerinin kökü olabilir mi? Aşırı olumsuz, travmatik çocukluk tecrübeleri psikopatik narsistin aile öyküsünde tipiktir. Charles Monson’un çocukluğundaki ağır ihmalkarlık, terk edilme ve istismar ders kitaplarına girecek bir örnektir. Bununla beraber, Sigmund Freud’un açıkça belirttiği gibi çocuklukta gelişimin en önemli aşamasında çok az sevgi ve ilgi görmek ve ihtiyaçların karşılanmaması gibi, bu gerekli faktörlerin çok fazlasının da eşit derecede büyük hasara veya ‘fiksasyon’a sebebiyet vereceğini de unutmamak gerek. Çocukların doğal olarak sevgi, ilgi, destek ve onaylanmaya ihtiyacı vardır. Fakat aynı zamanda değişmez limitler konmasına, sınırlanmaya, kötü davranışlarının uygun ve istikrarlı şekilde karşılık verilmesine, disipline, ve gelişim psikolojicilerinin tanımladığı ‘optimal hayal kırıklığı’na da ihtiyaç duyarlar. Optimal hayal kırıklığı çocuklara haz duygusunu ertelemeyi, bir işi yaparken sebat etmeyi öğretir, içsel güçlerini ve bağımsızlıklarını geliştirir ve Freud’un ‘gerçeklik ilkesi’ni benimsemelerini sağlar. Böyle bir yapı, sınırlayıcı ortam ve disiplin olmadığında, psikopatik narsisizmin tohumları büyüyecek bereketli topraklar bulmuş olur.

O halde özetlemek gerekirse, narsisizm ve sosyopatiyi ayıran çok ince, bazen duyumsanamayan ve her an aşılabilecek bir çizgi vardır. Sosyopat çizginin uzak noktasında, topluma keskin bir şekilde sırtını dönmüş halde, ani ve sıkça tekrarlayan ve de tutuklanmayla sonuçlanan pek çok kanun dışı eylemde bulunur, yalan söyleri manipüle eder, kandırır, aldatır, başkaları, özellikle de otorite figürleri tarafından ‘itilip kakılma’yı engellemek veya bunun acısını çıkarmak için öç almaya yönelik davranışlar sergiler. Diğer yandan narsisist, çoğunlukla kültüre daha iyi adapte olur ve daha üst seviyede faaliyet gösterir; finansal ve sosyal anlamda daha başarılıdır, kanunları daha ustaca, başını derde sokmadan çiğner, sicilini temiz tutmayı başarır, sistemin içinde çalışmayı seçer, toplumu reddetmektense onu görünürde kabul eder, fakat oyunu hala kendine hizmet eden, asi kurallarıyla oynar, devamlı olarak hayranlık ve teşvik arayışındadır, daha az kindar ve inatçıdır fakat buna karşılık en küçük hakarete bile kurnazca karşılık verir. Psikopatik narsisist, kişilik bozukluğu spektrumunun iki ucunun ortalarında bir yerde yer uzanır. Ve bazı durumlarda, psikopatik narsisizm fark edilmesi en zor olan durumlardan biridir çünkü ne birine ne ötekine uyar, daha çok ince ince kötülük yapıp bunu ustaca yalanlar, dikkat dağıtmalar, inkar, kaçamak cevaplar, üstünü örtmeler, zorbalık, tehdit, manipülasyon, başkalarını hatalı hissettirecek şekilde yönlendirme ve dezenformasyon örtüsü ardındaki güç ve karışık bir durumdur.

Böylesine istisnai yalancılar nasıl fark edilebilir? Böylesine süper becerili aktörlerin maskesi nasıl düşürülebilir? Yüksek eğitim görmüş ve tecrübeli adli psikologlar ve psikiyatrlar bile bazen yalan makinasını bile yanıltan bu etkileyici bireylerin içine çekilip kandırılabilirler. Adli psikolojide aldatma ve hasta rolü yapmayı ayırt edebilecek çeşitli yöntemler ve testler vardır. Fakat klinik olarak, adli değerlendirici için ayırt edici olan uzun zamandır kişide var olan (çocukluktan veya ergenlikten beri) aldatma, impulsif davranışlar sergileme, manipülasyon, sorumsuzluk, başkalarının haklarını bencilce yok sayma (doğrudan çiğnenmemiş ise), pişmanlık duyulmayan ihtiyaç ve duygular, her zaman olmasa da çoğunlukla tutuklamaya sebebiyet veren yasadışı davranışlarda bulunma gibi kalıplardır. Bu kişilerde psikopatik narsisizm rahatsızlığı bulunmaktadır. Bazıları sürekli olarak kanunları atlatmayı başarır. Ve çok başarılı olabilir, güç, şöhret ve varlıklarının zirvesine ulaşırlar.  Fakat çoğu durumda (bütünü olmasa da), bu zeki suçlular bile sonunda hata yapar veya çok kibirlenmeleri onların yakalanmaları, dava edilip ve muhtemelen hapsedilmeleriyle sonuçlanır.

Yazar: Stephen A. Diamond, Ph.D.
Çeviren: Senem Erberk
Kaynak: psychologytoday

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.