Neden Karanlıktan Korkuyoruz? : Kendimizi Korumak İçin Evrimsel (ve Mantıklı) Bir Dürtü

Karanlığın içinde olmaktan ya da karanlığın kendisinden değil, ne gizlediğinden dolayı karanlıktan korkarız.

Ohio’daki odamda yatağımda yatıyorum, kafamın üstünde gıcırdama duyduğumda uykuya dalmak üzereyim. Rüzgarsız, sakin bir Haziran gecesi, bu yüzden gürültü oldukça garip. Ses kesiliyor, sonra birkaç kez tekrar başlıyor – ve kısa süre içinde gıcırdamalar, tavan arasının ahşap döşemeleri boyunca ağır, ayak sürükleme seslerine, dönüşüyor. Sanki … tavan döşeme parkeleri üstünde tam tepemde sürünen biri varmış gibi geliyor bana?

Burada iliklerime kadar buz kesmeye başlıyorum ve kulaklarım yaklaşan tehlikeyi dinlemek için dikiliyor. Bu bir katil mi? Ya da muhtemelen, mümkün olduğunca sessiz kalmaya çalışırken, ayaklarını tavan parkelerine sürükleyen bir hırsız mı? An itibarıyla çatı katında cidden birisi var mı?

Dakikalar içinde, Annemin odasına koşuyor ve çatı katında biri olduğunu söylüyorum. Telaşlı hissediyorum, ama o bana bir şey olmadığını ve uyumaya geri dönmemi söylüyor. (Gerçi, ben bu senaryoda 21 yaşındayım).

Ertesi sabah, çatıda yaşayan rakunların istilası olduğunu keşfediyoruz. Bir gece önceki ödümü patlatan gıcırdama ve ayak sürüme ve sürünme sesleri, nedendir bilinmez günışığında tuhaf değil; aslında oldukça komik.

Şüphesiz, karanlık konusunda kendi doğasında var olan bizi korkutan bir şey var. Bu da karanlıktan sadece karanlığın içinde olmaktan ya da karanlığın kendisinden değil ne gizlediğinden dolayı korktuğumuzdur. Gün boyunca, onlar aptalca rakunlar ya da mobilyalar üzerine asılı kıyafetler gibi zarif silüetlerdir, ancak karanlıkta bunlar yatağımız altındaki canavarlar, dolaplarımızdaki iskeletler ya da çatı katlarının döşeme tahtalarında sürünen sosyopatik katiller olma eğilimindedir. Hayal gücümüz, gölgelerin içyüzünün ne olduğunu anlama yeteneğimizin eksikliğini gideriyor.

10 yaşın üstündeyseniz ve hala zifiri karanlıkta tüyleriniz diken diken oluyorsa, mantıksız değilsiniz – ve yalnız değilsiniz. Danışman köşe yazarı Mariella Frostrup, Guardian’da, yetişkin bir kadın olmasına rağmen, kendi kişisel karanlık korkusunu yazıyor.

Yaban hayat özlemini çeken öldürücü ve vahşi karakterlerin korkusu yüzünden, haplar, kulak tıkaçları ve çocuklarımın ikisi de benimle yatakta olmadan, ıssız bir yerde uyuyamıyorum” diye yazıyor Frostrup.

Kentte sabaha karşı, İsviçre banka tarzı güvenlik düzenlemelerine rağmen, davetsiz misafirlerin dairemizin her yanını yağmalıyor olduğuna ikna olarak dimdik uyanıyorum. Tükeniş çoğu zaman, beni kayıtsızlığa sevk etmek yerine, başlangıçta döşeme parkelerinde bir gıcırdama ya da bir pencere bölmesinin tıngırdamasıyla harekete geçirilen ajite (telaşlı,tedirgin) tetikte olma (uykusuzluk) saatlerinin habercisi.”

Aslında, karanlıktan korkmak mantık dışı veya çocukça değildir; doğal bir insani dürtüdür. Işıklar söndüğünde hissettiğimiz kaygı ve tedirginlik duygularının, evrimsel bir dürtünün güvende kalmasına yönelik bir yansıma olduğu ortaya çıkıyor.

Işık Eksikliği

Karanlık, her şeyden önce, çevremizi anlama ve yönetme kabiliyetimizin büyük bir parçası olan görme gücümüze zarar verir. Karanlık en önemli duyularımızdan birini körleştirir ve bizi başıboşluk ve kırılganlığa terk eder.

Karanlıkla başa çıkmanın yollarını geliştiren gececil canlılarla karşılaştırıldığında, “İnsanlar … dört ayaktan ikiye, içgüdülerden entelektüel olarak motive edilmiş yaratıklara doğru ilerlediğimiz evrimsel bir yolculuğa eşlik etmesine rağmen, adapte olmamış ancak kendi reddedilen yeteneklerimizi telafi etmek için keşfetmeye mecbur bırakılmıştır.” diye yazıyor Frostrup. Mum ışığı kullanımı ve nihayetinde elektriğin keşfi ile gece görüş yeteneğimizden yoksun kalmamızı telafi etmek zorunda kaldık. Bu şeyler ortadan kalktığında, bir kez daha ilkel kusurumuzla karşı karşıyayız: Gece görüş eksikliği.

Kırılganlık

Araştırmacılar, karanlık korkularının, geceleri yırtıcı hayvanları önlemek için bize bütünleşik genetik kodlamadan kaynaklandığına inanıyorlar. PLoS ONE’de yayınlanan bir çalışmada, Tanzanya’daki aslan saldırılarının gün içerisine kıyasla akşam 6’dan sonra yüzde 60 daha olası olduğu belirtildi. (İlginçtir, çalışma aynı zamanda aslanların, dolunay sonrasında insanlara saldırıp avlanma olasılığı bulunduğunu ve hayvanların ayın gelgitlerinden etkilendiğini gösterdiğini tespit etti). Gece ortaya çıkan tehlikeli hayvanların ilkel zamanlarda insan hayatta kalımı için büyük bir tehdit oluşturması, gece saatlerinde bizi çok daha temkinli yapmaları ve böylece karanlık olduğunda evrimsel olarak bizi anksiyete yaşamaya hazırlamış olmaları muhtemeldir.

Karanlık ayrıca uyku ve dinlenme zaman için bir uyarı işareti verir. Uyku, yaşamak için çok önemli olsa da, tüm silahlardan vazgeçmek ve tamamen savunmasız olmak, çevrenizde olup bitenlerin farkında olmamak anlamına da gelir. Uyanık ve tetikte olmaya nazaran uyurken hazırlıksız yakalanma ihtimaliniz daha yüksektir.

Geceleri suçtan korkma nedenimiz budur belki de -çünkü büyük bir olasılıkla sabah saat 3’te evimize giren hırsızın farkında bile değiliz. Aynı şekilde, yalnız bir kadın olarak eve geç saatlerde yürümek, kendilerini gündüz vakti olmayacak kadar ciddi tehlikeye attığı için asla yapılmaması gereken şey olarak kabul edilir. Fakat Truilia tarafından oluşturulan bir veri grafiğinde, aslında suçların gündüz ve gece boyunca oldukça tutarlı bir şekilde ortaya çıktığını gösterir – bu da gece suç korkusunun kısmen doğrulanmamış kalabileceği anlamına gelir.

Kendi Şeytanlarıyla Yüzyüze Gelmek

Ancak, günümüz modern zamanlarında, özellikle gelişmiş ülkelerde, ormanda aslan saldırıları konusunda veya gecenin bir yarısında köylerimizi yağmalayan kabilelerin bizi çadırlarımızda habersiz yakalaması hakkında endişelenmemiz gerekmiyor. Bunun yerine, günümüzde karanlık bizim için başka bir tehdit oluşturuyor: Zihinsel bir tehlike.

Yatakta yatarken, uykuya dalmaya çalışırken, iş günü bittiğinde ve dikkat dağıtıcı şeyler bir kenara itilirken, kendimizi sıklıkla kendi zihnimize ve alt bilinçsel ruhumuza daha da derinlemesine bakıyor buluyoruz. Gündüz gizlediğimiz şeytanlar, derin köklü endişelerimiz, hüzünlerimiz ve korkularımız yeniden ortaya çıkmaya başlar ve kendi ayrımsamamıza sessizce geri sokulur. Beynimiz gündüz pragmatizmi ile gece bilinçaltı rüyası arasında dalgalandığında, gece, uygun bir zaman rolü üstlenir. Bazıları için, gizledikleri sorunlarla gün içerisinde yüzleşmek aşırı derecede bunaltıcıdır, bu nedenle onları bir kenara koyabilirler. Fakat gece, içerdeki şeytanlar – ille de kendi gizli odalarımızda bulunan şeytanlar – zihnilerimize dönüyorlar.

Sigmund Freud, karanlık korkumuzun, kendi karanlık odalarımızda geceye terk edildiğimiz için anne-babamızdan ayrılık (evden kopma) kaygısı çocukluk travmasından kaynaklandığına inanıyordu.

Çocuk olarak kendi korkularımız ve hassasiyetimiz ebeveynimiz olmadan tarafımızdan desteklendiğinde gece ışıklarının yumuşak bir ışıltısı, bize küçük bir avuntu veriyor.

Sonuç olarak, karanlık korkusu, bir çocuğun tamamen evrimsel ve akılcı bir korkusu olmakla – bilişsel davranışçı terapiyi gerektiren ciddi bir bozukluk (nyktofobi-geceden ve karanlıktan korkma) haline gelmek arasında değişim gösterir. Çoğumuz için, karanlık böyle ciddi bir tehdit oluşturmaz. Ve eğer, karanlık tüylerimizi ürpertirse genellikle beyinlerimizin ussal, mantıksal hükmü bizi bundan vazgeçirmeye geçebilir.

İster kendi hayal gücümüzün gölgelerindeki potansiyel canavarları ve tehditleri tasvir etmesine, ister kendi iç düğüm noktalarımızı rahatlatmasına izin versin, karanlık, sonuç olarak bilinmeyen bir korkudan kaynaklanmaktadır. Gölgelerin (veya geleceğin) sahip olabileceği şeylerin ne kadar korkutucu olabileceği konusunda endişe ederken, en karanlık gecelerde bile yolumuz üzerinde ışığı parlayabilecek bir ayın olduğunu hatırlamak daha kolaydır. Ve ışıklar açıldığında, kendi aşırı etkin imgelemlerimize ve bunca zaman gözümüzün önünde olup biteni görmedeki yetersizliğimize güleceğiz.

Yazar: Lecia Bushak
Çevirmen: Jülide Yapıcı
Kaynak: medicaldaily

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

1992 yılında Hacettepe Üniversitesi mühendislik fakültesi gıda mühendisliği bölümünden mezun oldum.Çeviri yapmaya mezuniyet tezimin çevirilerini yaparak başladım. Daha sonra akademik ve özel sektörde tez ve proje çevirileriyle devam ettim . Gıda üretim ve kalite kontrol sorumlusu olarak gıda sektöründe , İngilizce öğretmeni olarak eğitim sektöründe , yönetici asistanı olarak özel sektör yatırım teşvik projelerinde , akademisyen olarak üniversite meslek yüksek okullarında görev aldım.2016 yılında İstanbul Üniversitesi AUZEF felsefe bölümü ve HAYEF pedogojik formasyon programını tamamladım.