New Philosopher editörü Zan Boag’ın, Massachusetts Boston Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü Profesör Jane Roland Martin ile röportajı

Zan Boag: Araştırmanız uzun yıllar boyunca eğitim üzerine odaklandı. Neden çabalarınızı bu alana yoğunlaştırdınız?

Jane Roland Martin: Annem bir öğretmendi ve ben hep kendisi öğretmen olduğu için benim öğretmen olmayacağımı söylüyordum. Sonra bir öğretmen oluverdim. Eğitim verdiğim sistemin birçok açıdan kötü durumda olduğunu ve değişmesi gerektiğini fark ettim – özellikle sosyal bilimleri değiştirmek istedim, sonra yapamayacağımı fark ettim, nasıl yapılacağını bilmiyordum. Ve o noktada birisi bana: “analitik felsefe her şeyin anahtarıdır” dedi. Bu yüzden okula geri döndüm, öğretmenliği bıraktım ve okul müdürüne belirttim – ayrılmamı istemedi ve bana neden ayrıldığımı sordu, bu, üç yılın sonunda idi.

“Daha fazla etki yaratmak istiyorum” dedim ve bana “Her yıl 25 çocuğu etkileyeceksin ve bu da her yıl öğrenci sayının artarak katlanacağı anlamına gelecek” dedi. Karar vermiştim, hayır, analitik felsefeye her şeyin anahtarı idi. Ve ayrıldım.

Lisans eğitimini tamamladığım Harvard’a gittim ve başta analitik felsefe olmak üzere eğitim bilimleri okudum. Ve felsefeye daha fazla dâhil oldukça, eğitimden o kadar uzaklaştım. Tarihsel açıklamanın yapısı hakkında birçok teknik, büyüleyici şeyler öğrendim, tezimi bu konuda yaptım. Ve bir noktada, eğitime katkıda bulunmaya çabalamak yerine, sınıf ortamından çok uzaklaştığımı fark ettim. Bu bakımdan, dünyaya geri dönmeye çalışırken yıllarımı harcadım. Yükseköğretim, özellikle lisansüstü eğitim, dünyanın gerçek sorunlarından uzaklaşmamıza yol açıyor. Ve dünyanın asıl sorunlarına geri dönmek, öğrencilerin yükseköğrenimin gereksizliği konusunda oldukça aktif ve kızgın oldukları dönemde gerçekleşen Vietnam Savaşı’na mal oldu ve ben de birçok bakımdan haklı olduklarını anlamaya başladım. Bu noktada, gerçekten eğitim seviyesinin nasıl iyileştirileceği konusuna döndüm ve bu bir mücadele idi, çünkü felsefe alanında kimse size gerçek hayatta herhangi bir konuda nasıl konuşmanız gerektiğini söylemiyor.

O zamandan beri sistem çok mu değişti?

Sistem değişmedi, fakat ben değiştim.

İnsanların anlayabileceği ve konuşabileceği, böylece öğrencilerin anlayabileceği şekilde yazmaya çalışmanın gerçekten önemli olduğunu keşfettim. Harvard değil de UMass Boston’da eğitim vermemin büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum; öğrenciler ilk kuşak öğrencilerdi ve gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorlardı. Gerçekten öğretmeye çabalamak zorundasınız- hepsini birden yalayıp yutacaklarını umarak sadece yazdığınız kitabın notlarını okuyamazdınız.

Ve UMass Boston’daki eğitim süreciniz Eğitim Metamorfozları kitabınız için bir ilham kaynağı mıydı? Bu tarz metamorfozların yıllar boyunca sıklıkla gerçekleştiğini görmüş olmalısınız.

Evet, bu öğrenci bana geldi, “Ben ayrılıyorum” dedi. İleri seviye sınıflarımdan birindeydi, sanırım “eylem teorisi” idi – eğer soyut bir şey istiyorsanız, o zaman bu bir eylem teorisidir. Sınıfta harika vakit geçiriyorduk, tamamen ilgisiz olmasına rağmen etkileyiciydi ve bir sabah geldi ve “Dün gece arkadaşlarımla bira içiyordum ve artık onlarla konuşamadığımı fark ettim” dedi. Arkadaşlarımı seviyorum, ailemi seviyorum ve onları kaybetmek istemiyorum. Ve burada kalırsam onları kaybedeceğim “dedi. Hem dehşete kapıldım hem de bir yandan haklı olduğunu biliyordum. İkinci kuşak İrlandalı Amerikalıydı, ailesini ve arkadaşlarını kaybetmek üzereydi – ve bunu istemiyordu. Ona ne olduğu, geri dönüp dönmediğini hakkında bir fikrim yok. Ayrıca UMass Boston’daki başka hiç kimsenin bu konuda en ufak bir endişesi olmadığını fark ettim. Şimdiye kadar fark ettiğim en az endişesi olan diğer tek kişi, Pygmalion’ı yazan George Bernard Shaw’dı- tam da hakkında konuştuğu konuya ilişkin şekilde. Profesör olan işçi sınıfı ailelerdeki kişiler tarafından yazılan türlü türlü deneme yazıları vardır ve hepsi aynı türde bir hikâyeyi anlatır:  bazıları geri dönebilir, kişiliklerini açıp ve kapatırlar ve diğerleri bunu yapmakta oldukça zorlanırlar.

Eğitimin dönüştürücü gücünü tartışırken, kültürel etkilerin eğitim deneyiminde oynadığı rolün öneminden bahsediyorsunuz. Kime, neyin, nasıl öğretildiği konusunda kültürün etkisi hangi ölçüde önemlidir?

Bugün okullarda neler olup bittiği de; ben Greenwich Viage’taki ilerici bir okulda okurken, John Dewey ve tüm bu insanların yakındığı, hatta belki daha da kötüsüdür- kötü olarak bahsettikleri şimdi standart olan şeydir. Okuldaki temel değişiklikleri destekleyeceğini düşündüğünüz insanlar, tüm yapılması gereken şeyin, test ve diğer sorumluluklardan kurtulmak olduğunu ve bu şekilde her şeyin yoluna gireceğini düşünüyor. Geriye bakmazlar ve bunun aynı eski müfredat olduğunu görmezler, sınıfın yapısı aynıdır, Dewey’in 100 yıl önce savunduğu şeylerle aynı şeylerdir. Müfredat, tüm yapı; eski okullardan, eski formattan alınmıştır ve eller, kalpler, hisler, duygular için değil kafalar için olan bir eğitimdir, kafalar dışında bir şey değil, bu çok dar bir tanımlamadır. İşte şimdi var olan da tam olarak budur. 1992’de The Schoolhome’ı yazdığımda, Amerikan toplumunda büyük bir şiddet artışı, özellikle de çocuklara yönelik şiddet – aile içi şiddet olarak görülen şeylerden dehşete kapılmıştım. Benim için dehşet vericiydi. Merak ediyordum, ‘neler oluyor? Kültüre ne oluyor? İşte o zaman ev kavramının değiştiğini düşünmeye başladım ve Dewey’in ev değiştikçe okulun değişmesi gerektiğini ifade ettiğini hatırladım. Ve Montessori‘yi okudum o da aynı şeyi söylüyordu. Farklı şeyleri vurguluyorlardı, fakat ikisi de – biri Chicago ve biri Roma’da – evin radikal bir şekilde değiştiğinde okulun değişmesi gerektiğini söylüyorlardı.

The Schoolhome’da belirttiğim; ev ortamındaki bir boşluğun varlığıydı, çünkü ev kavramı değişti ve orada tam anlamıyla kimse yok ve bu yüzden okul genel yargıları ihlal ederek, ev ortamında eksik olan ailevi duyguları beslemek zorunda aksi takdirde başımız belada.

İnsanları mecazen evden çıkarıyor olmasına rağmen; Internet, mesajlaşma ve tüm teknolojilerle ilgili, başkalarıyla bağlantılı olma bakımından bazı avantajlar var – ama bedensiz insanlarla.

Eğitim sisteminin temel prensibi artık, yalnızca ‘çalışma’ saatleri sayısı bakımından; insanlara nasıl davranacaklarını, kim olacaklarını, hayatta önemli olan şeyleri öğreten medyadır. Medya ahlaki otorite olma görevini mi üstlendi?

Bu ülkede [ABD] seçimlerdeki siyasi partilere bakarsanız, siyasi partiler nefret uyandırıyor ve medya bunu toparlıyor. Bunu yapmasına gerek yok, fakat idrak ettikleri şey bu ve çocuklar da bu durumdan ders çıkarıyorlar. Eğitimle ilgili tüm teorimin doğru olduğunun kanıtlandığının farkına vardım: Şayet okul başkasının görevini yerine getirmez ise, artık evde öğretilmediği için “İlgi, Alaka ve Bağlantı” üçlüsünü kaybedeceğimizi söylemiştim. Etrafınıza bakarsanız, bu bir nesil önce idi, ev ortamında yoksunluk yaşayan bir nesil geçti ve bize bedensiz insanlarla bağlantı kurduran teknoloji haricinde bu boşluğu dolduran hiçbir şey yok – mahsullerini ise biz topluyoruz.

Alice Harikalar Diyarında’da Mock Turtle “hırs, oyalama, çirkinlik ve alay” dan bahsediyor. Ve bu tam olarak günümüzde neler olduğunun bir göstergesi. Genç bireylere hırs duygusu aşılanıyor. Bunu yakın zamanda gördüm, New York Times’da, ister inanın ister inanmayın, mezunların ortalama kazançlarına göre yükseköğrenim kurumlarının sıralamasını gördüm. Sıralamamız şu kıstasta belirleniyor: Hırs. Dikkat dağılması; gezegenin kaderi gibi düşünmemiz gereken önemli şeyleri düşünmek yerine, bazı film yıldızlarının söylediği şeyleri düşünüyoruz, bazı sporcuların yaptığı hataları –bu dikkat dağılmasıdır. Ve sonra üçlünün çirkinleşmesi ve hor görülmesi var.

İnsanların yaşam boyu eğitim deneyimini olumlu bir yönde etkilemek için ne yapılması gerekiyor?

Bir yandan, sorunuzun cevabının çok basit olduğunu biliyorum. Diğer yandan, cevaplamak neredeyse imkânsız. Temel düzeyde, yapmamız gereken şey, eğitim karşılaşmalarını İlgi, Alaka ve İletişim üçlüsü ile çoğaltmaktır. Ve ‘biz’ tanımımızı genişletmek – bu, gezegenle bağlantılı olarak aklımda büyük yer edinen bir olgu. Okuduğum ilerici okul, ‘biz’ tanımını tüm insanlara dâhil ederek genişletti. Okulumuzda ırkçı bir şey söylendiği duyulmamıştır. İnsanlar ayrılıp başka okullara gittiğinde, duydukları şeylerden şaşkına döndüklerini belirttiler.  Fakat şimdi, ‘biz’ tanımını gezegendeki tüm türleri dâhil ederek genişletmek durumundayız. Yapmamız gereken, Dünya gezegeninin sadece biz insanlara ait olmadığı felsefesiyle tüm insanların karşılaşmasını sağlamak.  Dünya, tüm türlere aittir. Ve aynı zamanda, zıtlıklar ile olan karşılaşmaları azaltmaya çalışın – nefret ve açgözlülük ile. Şimdi bunu nasıl yapacağımız ise başka bir konu. Okulun diğer bir işlevi ise, çocuklara nasıl aracı olunacağını ya da analiz yapılacağını, aldıkları tüm bu ırkçı veya cinsiyetçi olan hatalı mesajlar öğretmektir. Bu mümkündür.

(Yazının 2. Bölümü vardır.)

Yazar: Zan Boag
Çeviren: Damla Mısır Henao Grisales

Kaynak: newphilosopher

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.