Psikanalizle bağdaştırılan iki ana karakter Sigmund Freud ve Jacques Lacan’dır. Psikanalitik teoriye dair daha yakın zamandaki gelişmeler feminist akademisyenler tarafından gerçekleştirilmiştir. Özellikle Juliet Mitchell psikanaliz ve feminizm üzerine yazılar yazmış; Julia Kristeva ise Lacan’ın psikanaliz ve dil üzerine olan çalışmasını feminist perspektiften bakarak genişletmiştir. Bununla beraber, psikanalitik teorinin çoğu Freud ve Lacan ile başladığı için biz de sadece bu iki teorisyen üzerinde yoğunlaşacağız.

İlk olarak 19. Yüzyıl’ın sonlarında Freud tarafından Viyana’da geliştirilen psikanaliz, cinsiyetlerin ayrışıp oluşma mekanizmalarını anlatan insan zihninin teorisidir. Freud’un yazılarının kapsamı geniştir fakat cinsel kimliğin gelişimi ve kendini-koruma üzerine olan teorisi Oedipus Kompleksi, bunlar arasında en kalıcı olanıdır. Kısaca Oedipus Kompleksi, erkek bebeğin babasını bertaraf etmek ve annesinin cinsel partneri olmak için arzu duymaya başlamasıdır. Freudyenler kuşaklararası birçok çatışmanın Oedipus’un izlerini taşıdığını düşünürler. Örneğin profesyonel rekabet, Freudyen terimlerle ebeveynlerinin sevgisi için yarışan kardeşlerin yeniden üretilmesi olarak değerlendirilir. Gelişimin Ödipal evresi, akrabalığın sosyal kurallarına riayet etmeyi getirmelidir, ki bu da ensestin tabu kabul edilmesidir. Erkek çocuk annesinin cinsel partneri olamayacağını fark ettiğinde, ona çekirdek ailesi dışından birisiyle cinsel partner olma hakkını tanıyan sosyal haklar için heveslenmeye başlar. Bu kuram heteroseksüelite ve geleneksel çekirdek ailenin muhafaza edilebilirliği üzerine kurulması sebebiyle ağır eleştiriye maruz kalmıştır.

Freud’un çalışması klinik çalışma olarak ciddi biçimde kusurlu olsa da kültürel etkisi çok büyük olmuştur. Freudyen sürçme gibi terimler halen sıklıkla kullanılmaktadır. Bu terim dil sürçmesi dediğimiz, bir şeyi kastederek değil de bilinçdışımızın bir parçasının açığa çıkmasıyla dile getirdiğimiz durumudur. Freud’a göre bilinçdışı, bastırılmış duyguların, duyguların, anıların ve çoğunlukla cinselliğe ve şiddete dair içgüdüsel dürtülerin depolandığı yerdir. Bilinçdışı, insan zihninde bilincin öte kısmıdır ve eylemlerimiz üzerindeki etkisi büyüktür. 1950’lerde ve 1960’larda Lacan, Saussure’ün dilbilim kuramını temel alarak yapısalcı bir psikanaliz kuramı geliştirmiştir. Lacan, Freud’u yeniden yorumlayarak, Freud’ın kuramlarında üstü kapalı anlatılan şeyleri açıkça ortaya koymuştur. Freud’un sözlerinin asıl anlamlarıyla değil, sembolik anlamlarıyla ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. Lacan psikanalizi, akrabalık sistemindeki mecburi hizmetin sonucunda insan psişesinde arta kalan izlerin çalışması olarak tanımlar.  Lacan’ın çalışmalarını okumak çok zordur. Lacan çalışmalarını kendi sözleriyle şöyle anlatır: Oraya giden tek bir yol olmasını tercih ederim, o yüzden de o yolun zor olmasını.

Lacan, Freud’un analitik yöntemini yorumlarken cinsel kimliğin kırılganlığını ve bunun dil öğrenme ile olan ilişkilerini vurgular. Lacan’ın yazıları cinsiyetli benliğin gelişimini, daha somut, edebi, hatta bazen Freud tarafından tercih edilen biyolojik terimler yerine dilbilimsel veya sembolik-kültürel terimlerle açıklar. Örneğin Lacan’ın çalışmasında penis kıskançlığı Freud’un düşüncesinde olduğu gibi biyolojik organ olan penisin kıskançlığı değildir, daha çok erkeklikle ilişkili olarak, otorite/güç’ten yoksun olma haliyle bağlantılı bir psikolojik konum çizgisinde, tamamen sembolik-kültürel bir anlamı ifade eder,

Lacan için dil, çocuğun kültüre giriş yapabilmesi için gerekli ilk adımdır fakat aynı zamanda bilinebilir ve fark edilebilir olanı ve olmayanı işaret ederek kültürü düzenleyen ve şekillendiren bir işaret sistemi olarak da düşünülür. Dil kültürün temeli veya kısa ve öz açıklaması olarak algılanabilir. Dahası, Lacancı düşüncede benlik ve cinsellik sosyal olarak inşa edilir ve bunun içinde cinsel benlik bulunamaz – dilde öznenin oluşumundan önce ne erkek ne de dişi kişi vardır.

Bazı feministler fallus takıntısı yüzünden Lacan’dan nefret ederken, bazıları ise düşüncelerinin sosyalleşmeyi ve asırlardır kadınlığı şekillendirmiş olan simgeleştirme sürecini anlamanın anahtarı olduğunu iddia eder ve onu çok severler.  Lacan’a göre cinsel kimlik biyolojik cinsiyete veya doğuştan gelen diğer herhangi bir etkene bağlı değildir, cinsel kimlik dil ve kimlik dinamikleri aracılığıyla öğrenilir. 

Tüm bunların edebiyatla ilişkisi nedir? Psikanalitik eleştiri bizlere edebi metinlerin aslında nasıl oluştuğunu anlatıp bu oluşumun anlamıyla ilgili bazı gerçekleri gösterebilir. Dört çeşit psikanalitik edebiyat eleştirisi vardır. Analizin odağı (1) eserin yazarı; (2) eserin içeriği; (3) eserin formal yapısı; veya (4) okuyucu olabilir.

Freud edebi metinlerin rüyalar gibi olduğundan söz eder; yani bilinçdışındaki malzemeyi karmaşık yer değiştirme ve yoğunlaşmalarla nesneleştirir veya ifade ederler. Edebiyat bilinçdışının bilinçdışı anlamları ifade eden simgelere birebir çevirisi değildir. Daha ziyade edebiyat, bilinçdışı arzuları, güdüleri ve motifleri, yerlerine çıkış noktasıyla hiç benzeşmeyen imgeler koyarak ifade eder.

Freudyen psikanalitik eleştirmenler edebi çalışmaların hem bilinç hem de bilinçdışı seviyesinde birer anlam taşıdığını düşünürler, yani metnin bir yüzey anlamı, bir de gerçek anlamı bulunur. Bu tür analizler hem yazarın ve de karakterlerin bilinçdışı motiflerine bakabilir ve metin içinde Oedipus Kompleksi’nin varlığı gibi psikanalitik özellikleri tanımlayabilirler.

Bu yaklaşımın olası kısıtlayıcılığı analizi, daha geniş çaplı sosyal bağlamdan dışlanmanın psiko-dramasıyla sınırlandırmasıdır. Lacan’ın dille olan ilişkimiz üzerine olan kuramları onu edebi kuram açısından özelikle faydalı kılar. Lacancı eleştiri, dilin ve bilinçdışının neredeyse aynı olduğunu düşünür. Lacan’ın gözünde metafor ve mecaz, Freud’un yoğunlaşma ve yer değiştirme kuramlarına karşılık gelir. Mecazda bir şey diğerini bütünün yerini tutan bir parça olarak temsil eder, bir çizginin kaptanlığı veya kişinin rütbesini anlatması örneğindeki gibi. Freudyen anlayışta tek bir unsur başka bir şeyin yerine geçerek onu ifade edebilir, İtalya’nın bir kase makarna ile ifade edilebilmesi gibi. Lacan bunun mecaz ile aynı şey olduğunu söyler. Yoğunlaşmada birkaç şey tek bir sembole sıkıştırılabilir, aynı bir geminin dalgaları biçtiği metaforunda iki imajın tek bir ögeye yoğunlaştırması gibi, denizi yaran gemi ve toprağı süren traktör.

Bilinçdışının kendini-ifade için dilsel unsurları kullanıyor olması, Lacan’ın bilinçdışının dil gibi yapılandığını ileri sürerken sunduğu kanıtlardan biridir. Lacan Freud’un çalışmalarında dille bağlantılı bir taraf görür. Ne zaman bilinçdışı tartışılsa, dil analizlerinin de miktarı artar çünkü Freud’un dil sürçmesi örneğinde olduğu gibi cinas, kinaye ve diğer sözcük oyunu gibi mekanizmalar, bilinçdışının açık içeriğini oluştururlar.

Lacan  karakterizasyonun  geleneksel görüşlerini reddeder. Bilinçdışı varlığımızın özüdür, ama bilinçdışı dilsel olduğundan dolayı ve dil zaten biz daha içine girmeden kendi içinde bir bütün ve kullanılmaya başlanmış bir sistem olduğundan dolayı, kendine has, ayrı bir benlik olma kavramı savunulamaz. O yüzden Lacan karakterleri ‘gösteren’lerin bir montajı olarak görür. Edebiyatın gerçekçi şekli de Lacan altında yeniden incelenmelidir. Gerçekçi bir romanın gerçek dünyayı temsil ettiği söylenir fakat Lacan dilin dünyadaki herhangi bir referanstan tamamen temelden bağımsız olduğunu düşünür.

Bu sebeple Lacancı edebiyat eleştirmenleri metnin anlamını keşfetmeye çalışırken yazar veya karakterlerin başına gelenler üzerinden değil, metin dilinin altında yatan bilinçdışı üzerinden incelerler. Bu aynı zamanda yapısöküm olarak da bilinir. Yapısökümcüler edebi metni Lacan’ın dil ve bilinçdışı ile ilgili görüşlerinin, özellikle ‘gösterilen’in muğlaklığı, bilinçdışının merkeziyetiyle ilgili olanlarının, meşrulaşması veya örneklendirmesi olarak görürler. Bu da pratikte geleneksel edebi ifadeye meydan okuyan anti-realist metnin öne çıkmasıyla sonuçlanır.

Çeviren: Senem Erberk
Kaynak: resource.acu.edu.au

Libido Dergisi’nde yayımlanan, Libido Dergisi yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.