“Aklı başında olan her erkek ya da kadın, dünyada bir insan olma hissi taşıyan her erkek ya da kadın, dünyanın özel anlam ifade ettiği kişiler, her mutlu insan, bir kadına sonsuz borçludur.”

Benliğin ve ruhun nasıl geliştiğine dair anlayışımızı ya da bu gelişme için çocukluk çağlarındaki en uygun ortama dair anlayışımızı şekillendirmede pek az düşünür, büyük İngiliz çocuk doktoru ve psikanalist Donald Winnicott’tan (7 Nisan 1896 – 28 Ocak 1971) daha etkili olmuştur. Her modern psikoterapi uygulayıcısı ve ebeveynlikle ilgili her bağımsız kitap doğrudan ya da dolaylı olarak Winnicott’un çalışmalarından yararlanır.

Winnicott, çocukluk çağındaki oyunların ve hayatta olmayı deneyimleme becerisi içinde bağımsız olarak yalnız kalma yetimizin erkenden geliştirilmesinin temel önemini savundu. Hepsinin ötesinde tüm hayatı boyunca yaptığı çalışmaların “sıradan iyi anneyi bulma ve takdir etme isteği” tarafından hayat bulduğunu söylüyor ve “sağlığın temellerinin sıradan bir annenin kendi sıradan sevgisiyle bebeğine bakması şartına bağlı” olduğuna inanıyordu.

İlk olarak 1957’deki radyo konuşmaları derlemesine ek yazı olarak yazılmış ve tamamen büyüleyici Winnicott on the Child (Winnicott’tan Çocuk Üzerine Düşünceler) kitabına alınan “Annenin Topluma Katkısı” başlıklı bir metinde şunları yazıyor:

“Bana öyle görünüyor ki insan toplumunda eksik bir şeyler var. Çocuklar büyüyor ve sıraları geldiğinde anne ya da baba oluyorlar ancak genele bakıldığında büyüdükçe, annelerinin başlangıçta onlar için yaptıklarını bilir ve takdir eder hâle gelmiyorlar.

[…]

Çocukların kendilerini ortaya çıkardıkları için anne-babalarına teşekkür etmeleri gerektiğini söylemiyorum. Elbette, ilk buluşmanın karşılıklı haz ve tatminle olduğunu umabilirler. Ebeveynler kesinlikle bir çocuğun varlığı nedeniyle teşekkür beklentisi içinde olamazlar. Doğrulmayı bebekler istemez.

[…]

Her ne kadar minnettarlık zamanla gelişebilse de çocukların baba ve annelerine karşı ev kurma ve aile meselelerinde işbirliği yapma yükümlülüğü altında olduğunu söylemiyorum. Sıradan iyi anne-babalar bir yuva kurup birbirlerine destek olurlar ve böylelikle çocuk bakımının temel gerekliliklerini sağlarlar ve böylece her çocuğun tedricen kendini ve dünyayı bulabileceği ve bu ikisi arasında işleyen bir ilişki sürdürebileceği ortamı yaşatırlar. Fakat ebeveynler bunun için minnet hissi istemiyorlar; onlar ödüllerini alıyorlar ve teşekkür edilmektense, çocuklarının büyüyerek bizzat ebeveyn ve yuva kurucular haline geldiklerini görmeyi tercih ediyorlar. Bu tam tersi yönden de ifade edilebilir. Erkek ve kız çocuklar, kendilerini dünyaya getirdikten sonra hayatlarının başlangıç evrelerindeki yükümlülüklerini yerine getirmedilerse ebeveynlerini suçlayabilirler haklı olarak.”

Winnicott, toplumun daha geniş kesiminin refahında, yuvanın sıklıkla göz ardı edilen değerini göz önüne alarak şunları ekliyor:

“Bu uzun süren ve titizlik isteyen, ebeveynlerin çocuklarına destek olma görevinin neden yapılmaya değer bir iş olduğuna dair sebeplerinden birkaçını biliyoruz. Doğrusu bunun, toplum için tek gerçek temeli temin ettiğine ve bir ülkenin sosyal sistemindeki demokratik eğilimin biricik yapımevi olduğuna inanıyoruz. Ancak ev, ebeveynin sorumluluğudur, çocuğun değil.”

Winnicott, “sıradan iyi anne”nin, özellikle de bebeklik döneminin başlarında, çocuğa olan adanmışlığına bağlı olarak “bireye ve topluma yaptığı uçsuz bucaksız katkının” fark edilmesi için çağrıda bulunuyor:

“Özverili annenin bu katkısı uçsuz bucaksız oluşu nedeniyle tam olarak fark edilemiyor mu? Eğer bu katkı kabul edilirse aklı başında olan her erkek ya da kadın, dünyada bir insan olma hissi taşıyan her erkek ya da kadın, dünyanın özel anlam ifade ettiği kişiler, her mutlu insan, bir kadına sonsuz borçludur, sonucu çıkar.”

Bu borçlu ve bağımlı olma durumunu fark edemememiz, diyor Winnicott, kadın düşmanlığı gibi kişilerarası kötülüklerden, cinsiyet ayrımı gibi toplumsal hastalıklara kadar uzanan gözle görünür dışavurumlardan, toplumsal normlardan siyasi rejimlere kadar her şeyi etkileyen daha ince ve daha sistemik belirtilere kadar toplumun en temel kırılmalarının bir kısmından sorumludur.

“Toplumumuz, her bireyin gelişiminin ilk aşamasına ait bir gerçek olan bu bağımlılığın tam olarak onaylanmasını geciktirdiğine göre hem ilerlemenin hem de gerilemenin önünde, korkuya dayalı bir engel var olmalı. Eğer annenin rolü gerçekten görülmüyorsa geriye belirsiz bir bağımlılık korkusu kalıyor olmalı. Bu korku bazen KADINDAN korkmak ya da bir kadının korkusu biçiminde olur, bazen de, hâkimiyetten korkmak hep dâhil olmak üzere, daha zor ayırt edilen biçimler alacaktır.

Maalesef hâkimiyetten korkmak, grupların hâkimiyet altına girmekten kaçınmasına yol açmamaktadır. Aksine, onları belirli veya seçilmiş bir hâkimiyete doğru çekmektedir. Gerçekten de, diktatörün psikolojisi incelendiğinde görmeyi beklediğimiz bulgular; diktatörün kendi kişisel mücadelesinde, hâkimiyetinden bilinçsizce korktuğu kadını kontrol etmeye çalıştığı, onu kuşatarak kontrol etmeye çalıştığı, onun için hareket ettiği ve karşılığında eksiksiz bir itaat ve ‘sevgi’ talep ettiğidir.”

Winnicott, sahip olduğumuz en derin koşullanmış inançlarımıza itiraz edilmesine karşı gösterdiğimiz alışılagelmiş dirence dikkat ederek, Galileo’nun ön yargılarımıza inanmanın anlamsızlıkları üzerine uyarılarını yineliyor ve bizi kullanışlı ama huysuz bir kabule karşı koymaya çağıran tüm konular için sert bir şekilde geçerli olan bir son olduğunu söylüyor:

“Genelde bir konunun anlaşılmasından hemen önce bir inkâr, körlük ya da kasıtlı olarak görmeme aşaması olur; aynı denizin o gürüldeyen dalgasını göndermeden önce geri çekilmesi gibi.”

Winnicott, Winnicott on the Child’ın yine çok değerli olan devamında, gelişim psikolojisinin ve anne-çocuk ilişkilerinin güvenlik, öğrenme, iletişim, geçiş nesneleri ve kendi kendini gerçekleştirme gibi yönlerini keşfetmeyi sürdürüyor.

Yazan: Maria Popova
Çeviren
: Jülide Yapıcı

Kaynak: Brain Pickings

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

1992 yılında Hacettepe Üniversitesi mühendislik fakültesi gıda mühendisliği bölümünden mezun oldum.Çeviri yapmaya mezuniyet tezimin çevirilerini yaparak başladım. Daha sonra akademik ve özel sektörde tez ve proje çevirileriyle devam ettim . Gıda üretim ve kalite kontrol sorumlusu olarak gıda sektöründe , İngilizce öğretmeni olarak eğitim sektöründe , yönetici asistanı olarak özel sektör yatırım teşvik projelerinde , akademisyen olarak üniversite meslek yüksek okullarında görev aldım.2016 yılında İstanbul Üniversitesi AUZEF felsefe bölümü ve HAYEF pedogojik formasyon programını tamamladım.