Hakikat ve Uzlaşma Komisyonunun Kanada’daki [yerli]yatılı okulları hakkındaki raporu, yerli halkın çocuk ve gençlerinin ihmal ve suistimal edildiğini ortaya çıkardı. Araştırmalar travmanın, sadece travmayı yaşayan kişiyi değil, DNA aracılığıyla sonraki nesilleri de etkileyebileceğini gösteriyor. Brent, Dalhouise Üniversitesinde psikiyatri bölümünde yardımcı doçent olan Amy Bombay ile İlk Milletler [olarak adlandırılan]halklar için epigenetik alanının muhtemel sonuçları üzerine konuştu.

Travmatik bir olay bir insanın DNA’sını tam olarak nasıl değiştirebilir?

Bu, ancak son on-on beş yılda epigenetik çalışmaları ile ortaya çıkardığımız bir şey. Epigenetik, temel olarak, çevresel etkenlerin ve deneyimlerin asıl DNA dizilimini değiştirmeden genlerin ifadesini nasıl değiştirdiğiyle ilgileniyor.

Yani etkilenen DNA kodunun kendisi değil başka bir şey mi?

Bu doğru. Hepimiz DNA’mızla doğarız; eskiden DNA’nın değiştirilemez olduğunu düşünürdük ve değişmiyor da. Ancak şunu biliyoruz: deneyimler, DNA’ya yapışan bazı DNA “etiketleri” -bilimsel olarak böyle ifade etmiyoruz- oluşturabiliyor. Bu küçük etiketler aslında genleri açabiliyor ya da kapayabiliyor. Ve böylece gen hâlâ aynen oradayken, fonksiyonunu yitirebiliyor ya da faklı bir şekilde işleyebiliyor; bu yüzden de o DNA’nın işlevsel boyutları ve rolleri farklı oluyor.

Peki, vücut neden böyle yapar? Evrimsel avantajı nedir?

Bence aslında duruma bağlıdır. Bir örnek vermek gerekirse Nazi Soykırımının uzun süreli etkileri üzerine yapılan araştırmalar bunu açıklamaya yardımcı olabilir. Kronik stres yaşayan kişilerde, kortizolun daha düşük seviyelerde seyretmeye meyilli olduğunu biliyoruz ki kortizol travma sonrası vücudumuzun normale dönmesine yardımcı olan stres hormonu. Soykırım sonrası hayatta kalıp travma sonrası stres bozukluğu gibi bir durumda olanlarda da kortizol seviyeleri düşük ve onlarda neden böyle bir durum görüldüğü tamamen açık değil. Fakat Rachel Yehuda’nın ekibinin yakınlardaki bir çalışmasında bu hayatta kalanlarda vücutlarındaki kortizolu parçalayan enzimin de daha düşük seviyelerde olduğu bulundu. Bu da açlık çeken bu insanların vücutlarında daha fazla serbest kortizol tutulmasını sağlayan bir adaptasyon olarak düşünülebilir ki bu sayede karaciğer ve böbreklerinde depolanan glikoz miktarının en yüksek seviyede olması ve uzun süreli açlık ya da başka tür stres durumlarında gerçekten yardımcı olabilecek diğer şeyler mümkün olabilir. Ancak o aynı tepki normal bir ortamda toparlanmaya çalışan bir sonraki nesil için adaptif olmayacak.

Bu durum, söz konusu fikrin zorlayıcı kısmı gibi geliyor bana. Eğer birinin vücudu çevresel bir strese karşılık veriyorsa DNA şifresi değişmeden sonraki nesillere nasıl aktarılabiliyor?

Yani her zaman böyle olacak diye bir şey yok. Ama eğer olursa DNA’yı etkileyecek yaşanmış herhangi bir deneyim, yumurta ve spermdeki germ hattıyla geçer. Ve böylece epigenetik değişimlerin kuşaklar arasında aktarılabilmesi mümkün olur.

Bu konudaki bilimsel kuram ne kadar kesin? Siz kesin olduğunu düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Bunun bir fenomen olduğunu biliyoruz. Epigenetiğin var olduğunu biliyoruz. Birçok farklı türde görüldüğünü biliyoruz ve artık insanlarda da olduğuna dair kanıtımız var. Belirli hastalıklarda ne kadar etkisi olduğunu ise henüz bilmiyoruz.

Peki, bunu bilmenin bir yolu var mı? Araştırmacılar gözlemledikleri şeyin sadece derin psikolojik hasarın mirası olmayıp genetik unsurların bir sonucu olduğunu biliyorlar mı?

Bu iki şeyi ayırmak oldukça imkânsız. Hepsi birbiriyle iç içe geçmiş ve etkileşim halinde: psikolojik, fizyolojik ve sosyal etmenler; özellikle nesiller boyunca devam eden bu döngüden söz ettiğimizde. Yani kesinlikle travmanın aktarıldığı diğer yollar da var ve fizyolojik ve epigenetik yol bunların sadece biri.

Büyükanne ve büyükbabanız ile amcanız yatılı okulda okumuşlar. Sizi bu araştırmaya iten şey o muydu?

Öyle. Benim babam [Kızılderili] rezervi içinde büyümüş ancak devlet görevlisi olarak Ottawa’ya taşınmış; bu yüzden ben Ottowa’da büyüdüm. Ben büyürken yatılı okullar hakkında çok konuşmamış olmamıza rağmen, lisedeyken annem bana bu meseleyi araştırmamı önermişti; ben de kendi çapımda bir araştırma yaptım ve makale yazdım. Bu okulların Kanada tarihinin bir parçasını olduğunu ve kendi ailemi de etkilediğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

İlk Milletler’in yedi nesli yatılı okullara gitti. Eğer kuram haklıysa, eğer travma nesilden nesle geçebiliyorsa toplu bir etki olabilir mi? Hatta tek değil yedi nesilden bahsettiğimiz için daha şiddetli olabilir mi?

Elbette. Hayat boyunca bu epigenetik değişiklikler birikebilir, bunu biliyoruz. Germ hattıyla geçerse ve sonraki nesle aktarılırsa, elbette aynı işaretleyici ve bu işaretleyicinin etkileri de aynen devam edebilir. Aileleri yatılı okullardan etkilenmemiş olan aileler ile sadece tek nesli, yani ebeveynleri ya da büyükanne ve büyükbabaları, bu okullara giden aileleri karşılaştırdık. Hem büyükanne ve büyükbabaları hem de ebeveynleri, yani önceki iki nesli, yatılı okula gidenleri de onlarda karşılaştırdık. Ve toplu etkileri olduğunu görebildik, ailenizde ne kadar çok bu okullara giden nesil varsa sizin psikolojik sıkıntı riskiniz o kadar yüksek.

Bunun bir karanlık tarafı var mı? Bu araştırmanın, İlk Milletler halklarının tedavi edilemez şekilde zarar gördüğü sonucunun çıkarılmasına neden olabileceğine dair endişeleriniz var mı?

Bu epigenetik işaretleyiciler bizim şu an yoğunlaştığımız olumsuz etkilerinin dışında koruyucu da olabilir ki bu iyi haber. Olumsuz deneyimlerin olumsuz sonuçları olabilir ama olumlu deneyimler de gen ifadesini etkileyerek daha koruyucu genlerin aktif olmasını sağlayabilir.

Bu araştırma için beklentileriniz nelerdir? Bunun İlk Milletler halklarına yardımcı olabileceği en iyi durum nedir?

Lisansüstü çalışmalarımda bu kuşaklararası etkileri anlatan birçok nitel araştırma, kişisel hikâye ve kitapla karşılaşmıştım. Sıra, bu konu hakkında sıradan insanlarla konuşmaya geldiğinde ise karşılaştığım tepki şu ortak yanıttı: “Oh, şu Kızılderililer, tek yapmaları gereken sorunlarını aşmak. Neden uyum sağlamıyorlar ki? Neden toparlanmıyorlar ki? Onlara tüm o ayrıcalıkları veriyoruz üstelik.” Bu tamamen başka bir konu. Yani umudum, Kanada’daki uzun kolonileşme tarihi ile ilgili yanlış anlaşılma ve bilinçsizlikle mücadele etmek. Ve bu mücadelede “Bunu aş artık” diyen insanlar karşısında, konunun o kadar kolay olmadığını deneysel araştırmalarla göstermek gerekiyor. Yerli nüfusumuza yatırım yapıp iyileşmeleri için emek harcamalıyız çünkü bugünkü konumlarına gelmeleri yedi nesil sürdü, iyileşmeleri de birkaç nesil sürecek.

Çeviren: Esra Demirezen
Kaynak: CBC Radio

Libido Portal’da yayımlanan, Libido yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Yazar:

Libido Dergisi, psikanaliz, felsefe ve insan bilimleri alanlarında makale, deneme ve çevirileri içeren iki aylık bir psikanaliz dergisidir. Genel okur-yazar kitlede psikanaliz kuramlarına duyulan ilgilinin artması, psikanalizin yaygınlaşmasını amaçlamaktayız. Psikanaliz kuramlarına duyulan ilginin gelişmesi amacıyla farklı psikanaliz akımları hakkında en tutarlı akımları ve bilgileri okuyucu ile buluşturarak dergimizi ve psikanaliz hakkındaki Türkçe yazıları geliştirmeye çalışmaktayız.